
Bu bölümde, psikiyatrik hastalıklar arasında en ölümcüllerden biri olan anoreksiya nervoza üzerine konuşuyoruz. Güzellik ve zayıflık kavramlarının modern kültürde nasıl iç içe geçtiğini, sosyal medyanın beden algısı üzerindeki etkisini ve neden bazı insanların zayıflık uğruna hayatlarını riske attığını inceliyoruz. Genetik yatkınlık, duygularla başa çıkma becerileri, kültürel değerler ve sosyal kıyaslamanın bu hastalığın gelişimindeki rolünü tartışıyoruz.
İçerik
(00:00) Giriş
(01:20) Kültürel çevre ve genetik etkileşimi
(02:10) Güzellik idealleri ve sağlık
(02:50) Beğenilme, özsaygı ve anoreksi
(04:33) Duygu düzenleme sisteminde bozukluklar
(05:39) Aleksitimi, bedene odaklanma
(06:20) Stresle baş etme stratejileri
(07:05) Tetikleyici faktörlerin etkisi
(08:50) Biyolojik, psikolojik ve sosyal yatkınlıklar
(10:25) Anoreksiya nervoza tedavi edilebilir mi?
(12:10) Neler yapılabilir?
Kaynaklar
- Anorexia nervosa: aetiology, assessment, and treatment
- An Integrative Bio-Psycho-Social Theory of Anorexia Nervosa
- Recent advances in understanding anorexia nervosa
- Genetics and neurobiology of eating disorders
İletişim
nebiliyorus@gmail.com
https://www.instagram.com/cenanhep
Transkript
Anoreksiya nervosa kişinin zaten çok zayıf olmasına rağmen kilo alma korkusuyla yemeğini ciddi biçimde kısıtlamaya devam ettiği yaşamı tehdit edebilen bir hastalık.
Ben bu bölümde daha kolay olsun diye anoreksi diyeceğim.
Anoreksi psikiyatrik hastalıklar arasında en ölümcül olanlardan biri.
Hatta birçok araştırmada ölümcülük açısından eroin, amfetamin, kokain gibi maddelerin bağımlılığıyla birlikte zirvede yer alıyor.
Yakın zamanda ülkemizde de ünlü bir ismin erken yaşta vefatıyla yeniden gündeme geldi.
Kendisine Allah'tan rahmet, yakınlarına sabır diliyorum.
Bu kaybın ardından da çeşitli psikoloji ve psikiyatri dernekleri, medyanın ve sosyal medyanın bu hastalığın gelişimindeki rolüne ve üzerlerine düşen sorumluluğa dikkat çeken bazı açıklamalar
yayınladılar. Peki böyle ölümcül bir hastalığın gelişiminde kültür ve çevrenin etkisi ne kadar önemli?
Ne biliyoruz hoş geldiniz.
Ben Cenan, psikiyatri uzmanıyım.
Bu kanaldaki yayınlarda kendinizi ve çevrenizdeki insanları daha iyi anlamanıza yardımcı olmayı hedefliyoruz.
Bu bölümde anoreksiya nervoza gelişiminde rol oynayan faktörlerden ve popüler kültürde idealize edilmiş güzellik anlayışının etkisinden bahsedeceğiz.
Sadık dinleyicilerimiz iyi biliyorlar.
Ben genelde bünye ve çevre etkileşiminde bünye yani biyoloji tarafındayım.
Ama anoreksi söz konusu olduğunda...
Çevresel etkenlerin önemini vurgulayan gerçekten çarpıcı veriler var.
Örneğin açlığın ciddi bir sorun olduğu bazı Afrika ülkelerinde anoreksi çok nadir görülüyor.
Tabi bu tek başına çevrenin etkili olduğunu kanıtlamaz.
Belki de Afrika'da o bölgelerde yatkınlık yaratan genler daha az görülüyordur.
Mesela aynı bölgelerde mavi gözlü insan sayısı da çok az.
Ama burada ilginç olan şu, bu insanlar batı ülkelerine göç edince tabii ki göz renkleri değişmiyor ama anoreksi sıklığı artıyor.
Demek ki genetik bu bölgelerde yaşayan bazı insanlar için de şarjörü dolduruyor.
Fakat tetiği çekecek bir kültürel ortam olmadığında anoreksi ortaya çıkmıyor.
Sağlık ve güzellik genellikle birlikte anılır.
Hatta sosyal medya içeriklerinde bile ikisi tek bir kategoride yer alıyor.
Evrimsel olarak da sağlıklı olanın bize daha çekici gelmesi zaten beklenen bir şey.
Ama modern popüler kültürün güzellik ideali bu ilişkinin zayıflamasına hatta bazen sağlıklı sınırların aşılmasına yol açıyor.
Güzel görünme uğruna yapılan abartılı diyetler, egzersizler özellikle genç kadınlarda birçok sağlık sorununa neden olabiliyor.
Benzer şekilde çoğu estetik ameliyatın da bedensel sağlığımıza hiçbir faydası olmadığı gibi, Tam tersine fiziksel ve psikolojik komplikasyonlar ortaya çıkabiliyor.
Beğenilme temel sosyal ihtiyaçlardan biri ve güçlü bir motivasyon kaynağı.
Birinin bizi beğendiğini fark ettiğimiz zaman beynimizde ödül ve öz değerle ilişkili bölgeler harekete geçiyor ve bu da sosyal ilişkilerimizi büyük oranda şekillendiriyor.
Bir insanın kendini çekici bulması, kendine verdiği değeri ve öz saygısını anlamlı ölçüde artırır.
Bu bağlantı kadınlarda erkeklere göre, gençlerde de yaşlılara göre daha belirgindir.
Tabi bu işin bir de öbür yüzü var.
Eğer öz saygınız dış görünüşe çok bağlıysa bu aynı zamanda bedeninize dair fazla kaygı duymanıza ve özellikle kendini kıyaslama nedeniyle sosyal medyadan daha olumsuz etkilenmenize yol açıyor.
İşte anorekside bu ilişki tüm gücüyle yaşamı domine eder.
Bu hastalar kendi bedenlerini olduğundan daha kilolu veya çirkin görme eğiliminde olur.
Hastanın ebeveynleri, akranları ve medyada kendi bedeni hakkındaki algısını ve düşüncelerini etkiler.
Eğer bu üç kaynağın sunduğu güzellik idealleri kişinin kendisi tarafından benimsenirse, başkalarıyla ya da kendi filtreli fotoğraflarıyla vücudunu sürekli karşılaştırmaya başlar.
Hatta bir ara not ben de bölümü hazırlarken öğrendim.
Kendi filtreli fotoğraflarına bakmak başkalarıyla kıyaslamaya göre öz saygıyı daha kötü etkiliyormuş.
Sonuçta bu şekilde hasta kendinden bir türlü memnun olmama, yemeği aşırı kısıtlama ve aşırı egzersiz yapma döngüsüne adım atmış olur.
Bu çarpı kalgı kişinin hem dış görünüş hem de içsel değer anlamında mutsuz olmasına yol açar.
E sosyal medyaya hepimiz maruz kalıyoruz, kendimizi kıyaslıyoruz.
Peki niye herkes anoreksi hastası olmuyor?
Yeme bozukluğu hastalarında sıklıkla duyguların işlenmesiyle ilgili sorunlar da oluyor.
Bunu basitçe anlatabilmek için güzel çerçevelerden biri Paul Gilbert'ın üçlü duygu sistemi modeli.
Buna göre beynimizde üç temel duygu sistemi var.
Bir tanesi tehdit sistemi.
Bizi tehlikelerden korumak için sürekli tetikte, kaygı, utanç, korku gibi duygular üretiyor.
Diğeri başarma ya da motivasyon sistemi.
Bu da bir şeyleri başardığımızda gurur, haz, tatmin gibi duyguları yaratıyor.
Bizi motive ediyor, harekete geçiriyor.
Üçüncüsü de sakinleşme ve bağ kurma sistemi.
Bu da güvende hissettiğimizde, şefkat gördüğümüzde ve dinlendiğimizde devreye gidiyor.
Huzur, dinginlik ve aidiyet hissini sağlıyor.
Anoreksi hastalarında genellikle ilk iki sistem yani tehdit ve başarma baskın çalışırken sakinleştirici sistem devreye giremiyor.
Bu sefer hasta açlığını kontrol edemiyorsan, yeterince zayıf değilsen o zaman değersizsin, başarısızsın.
iradesizsin gibi düşüncelerle sürekli bir mücadele içine giriyor.
Duyguları kontrol etmedeki bu güçlüğün yanında onları bir de tanımlayıp ifade etmede de zorluk var.
Buna alexitimi diyoruz.
Alexi okuyamamak demek, timi duygulanım demek.
Alexitimi duygularını okuyamamak demek.
Bu kişiler üzgün mü, kaygılı mı yoksa mutlu mu olduklarını tam olarak anlayamıyorlar.
Duyguların tanımlanamadığı böyle durumlarda düşüncelerin bedensel işaretlere yönelmesi çok tipiktir.
Bu sadece anorekside değil başka hastalıklarda da oluyor.
Anoreksi hastalarının özelliği burada ana odağın açlık olması.
Yani şöyle diyebiliriz, bu hastalar için açlık, kontrol edilmesi ve üstesinden gelinmesi gereken önemli bir tehdit-tehlike.
Bununla baş etmek için sağlıklı sistemler devreye giremediğinden bu defa hasta hissettiklerini bastırmaya, görmezden gelmeye ya da bazı davranışlarla söndürmeye çalışıyor.
Böyle durumda yemeği kısıtlama, bedeni zorlama ya da aşırı egzersiz yapma aslında bir duyguları düzenleme aracı haline geliyor.
Aynı zamanda açlığın yarattığı fiziksel etki de bir çeşit hissizlik, duyarsızlık yaratıyor ve sorunlardan uzaklaşmayı sağlıyor.
Ama tabii bu sağlıklı bir strateji değil.
Kısa vadede rahatlatıcı olsa da uzun vadede yıkıcı bir mekanizma.
O zaman temeldeki sorunun duygularını tanıyamama, onları yönetememe ve bu sorunları çözmek için başarısız taktikler kullanma olduğunu söyleyebiliriz.
Eğer kişi böyle kırılgan bir zeminde kilo verirsem daha değerli olurum fikriyle karşılaşırsa ve bir şekilde bu fikir tutunulacak dal haline gelirse bu sistemlerin tamamı yeni
hedefe hizmet etmeye başlıyor.
Artık tehdit sistemi kilo almaya odaklanıyor.
Ama aynı kişi eğer bu kültürel karşılaşmayı hiç yaşamazsa yani kilo vermekle değerli olma arasında bir bağ kurmazsa muhtemelen sistemdeki bozulma başka bir şekilde kendini gösterecektir.
Belki depresyon, belki bir ansiyete bozukluğu ya da yaşayacağı travmatik deneyimlere olan tepkiyle.
Bazı Afrika ülkelerinde anoreksinin neredeyse hiç görülmemesi de bununla ilişkili.
Bazı bölgelerde açlık toplumsal bir gerçek.
Ama kültürel olarak bir hedef ya da ideal değil.
Aç kalmak, zayıf olmak sosyal statü kazandırmıyor.
Dolayısıyla kişi duygusal olarak aynı bozulmayı yaşasa bile bunu kilo verme üzerinden şekillendirmiyor.
Genellikle son yüzyılda bir yandan obezite, şişmanlık artarken bir yandan da anoreksinin artması bir ironi olarak gösterilir.
Gerçekten kulağa ironik gelse de bence çelişkili bir durum yok.
Tam tersine bu tutarlı bir şey.
Zaten anoreksi hastalarının üçte birinin geçmişte kendilerinin de kilolu oldukları dönemler var.
Bunu araştıran bir çalışma bulamadığım için kendi fikrim olarak söylüyorum.
Bence Afrika'da anoreksinin az görülmesinin sebeplerinden biri de şişmanların da az olması.
Çünkü anoreksinin gelişebilmesi için kişinin ya kendisine ya da etrafındakilere bakarak bir şekilde bu şişmanlık ve beden görünümü meselesini kafaya takmaya başlaması gerek.
Ortamda kimse obez olmayınca doğal olarak şişmanlık da ayıplanmaz ve anoreksi de ortaya çıkmaz.
O halde bir insanın nasıl anoreksiya nervosa geliştirebileceğini özetleyeyim.
Öncelikle bir yatkınlık olmalı.
Bu yatkınlığın bir kısmı biyolojik.
Tam olarak açıklayabilmiş değiliz ama bazı çalışmalar bu etkiyi %20'lerde, bazıları %70-80'lerde gösteriyor.
Burada biyolojik yatkınlık açısından hem beyinde hem metabolizmada farklılıklar var.
Beyinde ödül, bağlanma, duygu düzenleme ve alışkanlıklarla ilgili merkezlerde bozulmalar var.
Metabolik olarak da bu kişilerin kolayca kilo vermeye ve hareketli olmaya yatkınlıkları var.
Hatta iyi kolesterol diye bilinen HDL bu kişilerde normalden daha yüksek olabiliyor.
Yani çoğu insanın arzu ettiği özellikler burada bir belaya dönüşüyor.
Psikolojik olarak da anoreksik kişiler muhtemelen hastalık öncesinde de daha mükemmeliyetçi, detaycı ve kaygıdan kaçınan kişiler oluyorlar.
Ergenlik gibi büyük hormonel ve bedensel değişimlerin yaşandığı dönemler, bazı travmatik olaylar, okul değişikliği, bir yakının kaybı ya da belki hapse girmek, zaten yatkınlığı olan
bu kişilerin duygu düzenleme becerisini sonuna kadar zorlayıp bardağı ağzına kadar dolduruyor.
İşte burada Kilo vermeyi bir takıntı haline getiren faktörler bardağa taşıran son damla.
Ulaşılması imkansız ve aynı zamanda da sağlıksız bir güzellik idealinin benimsenmesi ve bu ideale ulaşma çabasının sorunlarla baş etmede başlıca yöntem haline gelmesi maalesef
ölümcül olabilen bu yolculuğu başlatıyor.
Peki yolculuk başladı diyelim bunu durdurmanın hiçbir yolu yok mu?
Zorluklara rağmen var.
Buradaki en büyük zorluk Tedavinin uzun bir sürece yayılmasının gerekmesi ama hastanın da genelde tedavi olmak istememesi.
Anorekside erken tanı ve erken müdahale çok önemli.
Çünkü açlık vücudun karşılaşabileceği en ağır streslerden biri.
Ne kadar uzun süre açlığa maruz kalınırsa tahribat da o kadar fazla oluyor.
Ağır stres de vücudun ilk vazgeçtiği şey üremektir.
Üreme hormonlarının kan düzeyi düşer.
Kadın hastalarda adet döngüsünde bozulma neredeyse kuraldır.
Buna ek olarak burada detaylarına girmeyeceğim çok sayıda metabolik ve yapısal bozulma gerçekleşiyor.
Beyin görüntüleme çalışmaları anorekside beynin uzun vadede küçüldüğünü ve bu küçülme şiddetlendikçe tedaviye yanıtın da zorlaştığını gösteriyor.
Ama iyi haber erken müdahale ile birçok değişiklik geri döndürülebiliyor.
Yedinci bölümde antidepresanların çoğu zaman başarılı kafaya takmama ilaçları olduğundan bahsetmiştik.
E anoreksi de kilo almayı kafaya takma.
E o zaman neden ilaçlar diğer hastalıklarda olduğu kadar işe yaramıyor?
Muhtemelen en önemli faktörlerden biri az önce bahsettiğimiz yapısal değişiklikler.
O yüzden tekrar söylüyorum erken müdahale önemli.
Bugün için maalesef anorekside etkili olduğu kanıtlanmış güçlü bir ilaç seçeneği yok.
Fakat bu ilaçların hiçbir işe yaramadığı anlamına gelmiyor.
Çünkü kanıt olmamasının en önemli sebeplerinden biri kanıt toplamanın zor olması.
Tedavi uzun süreli olmak zorunda ve bu kadar uzun süre bilimsel çalışmalara katılacak gönüllü hasta bulmak çok zor.
Zaten tedavi olmak istemiyorlar.
Son olarak neler yapılabileceğinden bahsetmek istiyorum.
Anoreksiya nervosa tedavisi zor ama mümkün bir hastalık.
Tedavi sürecinde psikiyatrinin yanında hastanın yaşına göre iç hastalıkları ya da pediatri, beslenme ve diyetetik gibi farklı disiplinlerin bir arada hareket etmesi gerekiyor.
Özellikle çocuk yaş grubunda aile temelli yaklaşımlar sadece hastayla çalışmaya göre çok daha etkili.
Ayrıca daha büyük ölçekte toplumsal ideal beden algısının şekillenmesinde çok önemli rol oynayan, Hem geleneksel hem sosyal medya platformlarına da önemli sorumluluklar düşüyor.
Kültürel ve çevresel faktörler dolan bardağın anoreksi yönüne taşmasında çok önemli.
Ve maalesef altta yatan bu kırılganlık anoreksiye dönüşürse diğer bozukluklara kıyasla daha zorlu seyrediyor.
Bunların yanında herkesin yapabileceği şeyler var.
Gördüğünüz gibi bu hastalık bir irade zayıflığı ya da sadece güzel olma kaygısı değil.
çok daha karmaşık ve derin bir psikolojik arka planı var.
O yüzden kesinlikle yargılamadan, damgalamadan yaklaşmak ve erken davranmak çok önemli olduğundan sevdiklerimizde belirtileri fark edersek bir psikiyatristten yardım almasını sağlamak çok
hayati katkı sağlayabilir.
Bazen günlük hayatta bir arkadaşın yaptığı basit bir şaka kişiyi tehlikeli bir yolculuğa iten son dokunuş olabiliyor.
O yüzden sağlıksız ideal beden algısının benimsenmemesi için insanların görünümüyle ilgili konuşmadan önce durup bir daha düşünelim.
Herkese kendisiyle barışık, sağlıklı günler dilerim.
Sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
