
Bu bölümde sevdiklerimize neden yalan söylediğimizi, suskunluğun ne zaman bir yalana dönüştüğünü ve kırılan güvenin nasıl onarılabileceğini ele alıyoruz.
Yanıt aradığımız sorular:
- Her yalan kötü müdür?
- Sevdiğimiz kişilere neden yalan söyleriz?
- Bir şeyi söylememek de yalan sayılır mı?
- Doğal mahremiyet ile bir şeyi örtbas etmek arasındaki sınır nerede?
- Aldatma yaptıysak partnerimize itiraf etmeli miyiz?
- Kırılan güven gerçekten onarılabilir mi?
İçerik
(00:00) Giriş ve yalanların ağırlığı
(01:55) Prososyal yalan, antisosyal yalan ve radikal dürüstlük
(04:10) Yakınlarımıza neden yalan söyleriz?
(07:02) Söylememek de yalan mıdır?
(07:37) Doğal mahremiyet mi, örtbas mı?
(09:56) Aldatma ve itiraf
(12:17) Kırılan güvenin onarımı
Kaynaklar
Winnicott, D. W. (1971). Playing and Reality. Tavistock Publications.
İletişim
nebiliyorus@gmail.com
https://www.instagram.com/cenanhep
Transkript
Diyelim ki eşinizi ya da sevgilinizi aldattınız.
Aslında hiç böyle planlamamıştınız.
Çok pişmansınız. Siz söylemediğiniz sürece bunu öğrenme ihtimali yok.
Ama vicdan azabı duyuyorsunuz.
Bu durumu kendisine itiraf etmeli misiniz?
Bu zor soruya yalanın karmaşık dünyasını tanıdıktan sonra tekrar döneceğiz.
Bir önceki bölümde insanların bir günde ortalama kaç yalan söylediğine değinmiştik.
Bilimsel araştırmalar günde 1-2 yalan derken benim bilimsiz Instagram anketimde ortalama 4-5 çıkmıştı.
Acaba günde en fazla 1 yalan söyleyen birinin ortalama 4-5 yalan söyleyen birine göre daha ahlaklı olduğu kesin mi?
Bunun kesin olmadığı çok açık.
Çünkü yalanın kime, ne zaman ve hangi konuda söylendiği de çok önemli.
Mesela bir taksiye bindiniz, tam olarak gitmek istediğiniz yeri anlamadı, bir 500 metre gerisinde burası uygun mu diye sordu.
Siz de tabii tabii uygun deyip indiniz.
Burada söylediğiniz yalan da sayı olarak bir, sevgilinize hayatınızda başka biri olmadığını söylemekte.
İlla etik bir problem olmak zorunda da değil.
Üzgün ve kırgın olduğunuz bir günde, iş yerinde uzaktan tanıdığınız birine iyiyim demekle, eşinize iyiyim demek arasında da fark var.
Yani yalanların ederi taneyle değil, kiloyla ölçülüyor.
Miktardan çok kime söylendiği, ne hakkında söylendiği, neyi gizlediği önemli.
Ne Biliyoruz'a hoş geldiniz.
Ben Cenan, psikiyatri uzmanıyım.
Geçen bölümde yalanı nörobilim bakışıyla ele almıştık.
Bu bölümde de psikososyal yönden ele alacağız.
Her yalan kötü müdür?
Sevdiğimiz kişilere neden yalan söyleriz?
Bir şeyi söylememek de yalan sayılır mı?
Aldatmanın sınırı nerede başlar?
Ve kırılan güven gerçekten onarılabilir mi?
Yalanlar ikiye ayrılır.
Prososyal yalan ve antisosyal yalan.
Antisosyal yalan kendi çıkarımız için söylediğimiz karşımızdakine zarar veren yalanlar.
Birinden para almak için yalan söylemek, bir suçu ya da kabahati örtbas etmek için yalan söylemek gibi.
Prososyal yalansa beyaz yalanda dediğimiz karşımızdakinin iyiliği için, onun duygularını korumak, ilişkiyi muhafaza etmek için söylenen yalan.
Bu anlamda yalanı motor yağına benzetebiliriz.
Çoğu zaman bulaştığı yeri berbat eder ve temizlenmesi imkansız değilse bile zordur.
Ama doğru yerde, doğru miktarda kullanılınca sürtünmeyi önler, makinenin yıpranmadan çalışmasını sağlar.
Brad Blanton adında bir psikolog 1994 yılında Radikal Dürüstlük diye bir kitap yayınlamış.
Kitabın tezi şu, çoğu psikolojik sorunun altında yalanlar yatar.
Sadece büyük yalanlar değil.
Küçük nezaket yalanları da dahil.
Hepsi. O zaman ne yapalım?
Aklımıza geleni filtrelemeden söyleyelim.
Ne kadar acı, ne kadar uygunsuz, ne kadar utandırıcı olursa olsun.
Düşündüğümüzü hemen o anda söyleyelim.
Blanton başlangıçta kitabını yayınlayacak hiçbir yayın evi bulamamış.
Kitabı kendi imkanlarıyla çıkarmak zorunda kalmış.
Sonradan kitap bestseller olup birçok dile çevrese de muhtemelen kitabı okuyup da radikal dürüstlük moduna geçenlerin oranı çok düşüktür.
Çünkü doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.
Günlük hayatta da her düşündüğü şeyi dam diye söyleyen, kimseyi idare etmeyen kişilere genelde vay be ne dürüst insan denmez, kaba ya da patavatsız denir.
Bu konuyla ilgili araştırmalarda da insanlar pro sosyal yalanlar söyleyen kişileri her gerçeği söyleyenlere göre daha çok tercih ettiklerini belirtiyor.
Aynı araştırmalardaki bir başka bulgu da şu.
Günlük nezaket yalanlarının büyük çoğunluğunu aslında yakın olmadığımız kişilere söylüyoruz.
Önemli bir gerçeği gizleyen ciddi yalanların çoğunu en yakınımızdakilere söylüyoruz.
Bu bölümün geri kalanında da irisiyle ufağıyla, beyazıyla siyahıyla yakın çevremize söylediğimiz yalanlara bakacağız.
Eşimize, sevgilimize, en yakın arkadaşlarımıza, anne babamıza ya da belki çocuklarımıza.
Önce neden sorusuna bakalım.
Yakınlarımıza neden yalan söyleriz?
Birini kazıklamaya çalışan bir satıcı ya da aynı anda bir sürü kişiyle flört eden çapkın biri bir şeyler kazanma arzusuyla yalan söyler.
Ama daha oturmuş yakın ilişkilerde çoğunlukla motivasyon bu değil.
Kaybetme korkusu. Yakınlarımıza söylediğimiz yalanların arkasında çok büyük oranda atalarımızın hayatta kalmasını sağlayan en büyük güdülerden biri.
Zarardan kaçma var.
Karar verme ile ilgili 39.
bölümde konuşmuştuk.
Çoğu insan için kaybetmenin acısı kazanmanın hazlından çok daha güçlüdür.
Kazanacağı miktarla kaybedeceği miktar aynı olduğu zaman çoğu insan durduk yerde yazı tura atmayı kabul etmez.
Sonuçta yalan söyleme de bir karar verme.
Beynimiz bir yakınımıza gerçeği söyleme ile yalan söyleme arasında karar vermeye çalışırken daha çok ne kazanırımın değil ne kaybederimin muhasebesini yapıyor.
Karşımızdakinin sevgisini, saygısını, ilişkimizdeki huzuru ya da kendi gözümüzdeki imajımızı.
O yüzden sevdiklerimize söylenen yalanlar çoğunlukla önceden çok iyi kurgulanmış, defalarca sahneye konmuş ve geliştirilmiş yalanlar değil.
Beynin zarardan kaçma refleksinin anlık ve doğal bir sonucu.
Örneğin yakın bir arkadaşıyla konuşurken okumadığı bir kitap için ağzından okudum çıkıveren ya da bir sanat türünden hiç anlamadığını çaktırmamaya çalışan bir kişi muhtemelen arkadaşının gözündeki imajını
korumaya çalışıyor. Ya da daha yakın ilişkileri düşünelim, yeni sevgilisinden eski ilişkilerini gizleyen bir kişi kazanma hırsıyla değil kaybetme korkusuyla yalan söylüyor.
Hepimiz itibarımızı koruyan zırhımızın düşmesinden ve çırılçıplak kalmaktan korkuyoruz.
Bunlar daha görünür örnekler, daha sessizleri de var.
Mesela yıllarca biriken olur tamamlar.
Çoğu zaman yalan gibi bile görünmeyen, fark etmez denen ama aslında fark eden şeyler.
İstemeden söylenen isterimler, hatta belki ben de seni özledimler.
Bunlar da kısa vadede gerilimi önleyen, huzuru koruyan ama uzun vadede patlayabilen yalanlar.
Önceki bölümde beynimiz açısından yalan söylemenin enerji maliyeti çok yüksek olduğu için insan zihninin doğal çalışma akışı doğruyu söyleme yönündedir demiştik.
O zaman nasıl oluyor da bu tarz gündelik olaylarda otomatik olarak yalan söyleyiveriyoruz?
Söylüyoruz çünkü beynimiz bir tehlike algılayınca enerji maliyetini tamamen bir kenara bırakıyor.
Tıpkı bizi kovalayan bir aslan varsa enerjiyi hiç düşünmeden tüm gücümüzle bir yöne kaçmak gibi.
Zihnimiz tehlikeyi savuşturmak için otomatik olarak yalana sarılıyor.
Zaten bu tarz gündelik yalanlar çoğunlukla yakalanmamak için bir sürü şeyi aklımızda tutmamızı gerektiren şeyler değil.
Esas akıntıya karşı kürek çekmek, büyük bir yalanı sürdürmeye çalışmak.
Daha doğru bir ifadeyle bir şeyi gizlemeye devam etmek.
Çünkü karşımızdakinden önemli bir şeyleri gizlemek, arka arkaya yalanlar söyleyerek değil, çoğu zaman hiçbir şey anlatmayarak oluyor.
O yüzden Amerikan mahkemelerinde duyduğumuz o çok meşhur yemin de gerçeği, tüm gerçeği ve yalnızca gerçeği söyleyeceğime yemin ederim deniyor.
Sonuçta karşımızdakinin yanlış bir kanıyı sürdürmesini hedefliyorsak suskunluğun kendisi de bir yalan sayılır.
Ama o zaman dürüstçe her şeyi anlatmanın bir sınırı yok mu?
Örneğin romantik ilişkilerde partnerimize geçmişimizdeki her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlatmak gerekiyor mu?
Karşı tarafı ilgilendirmeyen doğal mahremiyet alanı diye bir şey var mı?
Varsa nerede başlıyor?
Eğer ilişkimizde bir şeyi gizliyorsak, bunun doğal mahremiyet mi yoksa örtbas etmek mi olduğunu değerlendirmek için yararlı olabilecek iki soru var.
Birincisi, karşı tarafın bilmediği şey bizim yaptığımız bir şey mi yoksa bize yapılmış bir şey mi?
Örneğin çocukken yaşadığımız zor bir dönem, Önceki ilişkimizde aldatılmış olmamız, bir kayıp, bir travma bunlar bize yapılmış şeyler.
Bunları ister anlatırız ister anlatmayız.
Herkesin geçmişinde dokunulmasını istemeyeceği yerler vardır.
Bu doğal mahremiyet alanıdır.
Ama kendi yaptığımız şeylerde durum biraz daha farklı.
Örneğin geçmişte ağır bir borç altına girdiysek ve bu borç ortak hayatımızı etkilemeye devam ediyorsa bunun gizlenmesi örtbas etmeye yakın.
İkinci soru da şu, eğer bilgiyi gizliyorsak bunu sadece karşımızdakini korumak için mi yapıyoruz yoksa daha çok kendimizi mi koruyoruz?
Burada daha çok vurgusunu önemsiyorum.
Sonuçta gizlediğimiz her şeyde karşımızdakinin üzülmemesi gibi bir motivasyon olacak.
Üzülmesin diye gizledim diyerek kendimizi kandırmak kolay.
Gizlemedeki esas motivasyonumuz ne?
Az önceki borç örneğinde gizlemek daha çok kendi itibarımızı korumaya yarıyor.
Bütçede karşımızdakinin bilmediği bir delik bulunması onun yararına değil.
Ama diyelim ki eski sevgilimizin uyduruyorum gözlerini şu anki sevgilimizin gözlerinden daha güzel buluyorduk.
Olabilir gayet doğal bir şey.
Gidip de onun gözleri seninkinden çok daha güzeldi.
Baktığım zaman içinde kayboluyordum.
Demenin kime ne faydası olacak?
Tabii kanalın genel ilkesini hatırlatıyorum.
Her durum, her olay kendine özgü değerlendirilmeli.
Burada yapmaya çalıştığım şey y eşittir ax artı b tarzında bir formül vermek değil.
Sadece içinde olduğumuz durumu anlamaya yardımcı olacak araçlar sunmak.
Bu uyarıyı yaptıktan sonra ikilemi zorlaştırıyorum.
Örneğin önceki ilişkimiz biz aldattığımız için bittiyse ne olacak?
Bu hem bizim eylemimiz hem de kendimizi korumak için.
Yani bariz şekilde örtbas ediyoruz.
Diğer yandan bir defa sevgilisini aldatan bir kişi bundan sonra her ilişkisinin başında radikal bir dürüstlükle yalnız ben böyle böyle yaptım haberin olsun mu diyecek?
Bir kez aldatan artık ağırlaştırılmış müebbete mahkum mu olacak?
Bu soruyu dışarıdan yanıtlamak belki daha kolay ama olayın içindeyseniz aldatan mı aldatılan mı olduğunuzdan bağımsız objektif bir yanıt vermek imkansıza yakın.
Şimdi hiç içinde kalmamanızı dilediğim bir başka konuya, bölümün açılışında verdiğim örneğe dönüyorum.
Eşinizi aldattınız, siz söylemezseniz öğrenmesi kesinlikle mümkün değil.
Tekrar da olmayacak, konu kapandı.
İtiraf etmeli misiniz?
Geçtiğimiz yıl çok deneyimli bir hocamız, asistanlarımız ve hemşirelerimizin olduğu bir yemekte bu konu açıldı.
Söyleyelim diyenler de oldu, söylemeyelim diyenler de.
Her iki taraftan diğer yanıtı hayretle karşılayanlar da oldu.
Hocayla ben aynı tarafta kaldık.
Devam etmeyi düşünüyorsan kesinlikle söylememelisin.
Bir adilik zaten yapmışsın.
Şimdi söylemek kendi vicdanını rahatlatmak için eşine bir darbe daha vurmak olacak.
Hoca bu şekilde çok vaka gördüğünü, söylendiğinde sonucun iyi olduğuna hiç rastlamadığını söyledi.
Psikiyatride sevdiğim yanlardan biri bu.
Bu şekilde her gün yaşanmayacak olaylar, insanın kendi başına gelince neyin doğru, neyin yanlış, neyin iyi, neyin kötü olacağını bilmek çok zor.
Ama birbirinden çok farklı dünyalarda, birbirine çok benzer şeyler yaşayan yüzlerce, binlerce insanın hikayesini dinlemek, hangi kararın sonucunda ne olacağını öngörme şansınızı arttırıyor.
Ama yine de şansınızı arttırıyor.
Her söylediğinizin doğru olduğu anlamına gelmiyor.
O yüzden psikiyatristin itiraf et, etme, ayrıl, boşan, taşın, istifa et gibi önemli kararlarda direktifler vermesi sınır aşımı olur.
Çünkü içinden bir tahminde bulunmakla bir kişiye tavsiye verip kararın sorumluluğunun altına girmek arasında çok büyük fark var.
Psikiyatristin size en büyük faydası bu kanalın da mottosu kendinizi ve çevrenizdeki insanları daha iyi anlamanızı sağlamak olabilir.
Peki güven bir kez kırıldığında gerçekten tamir etmenin hiçbir yolu yok mu?
Senaryo her zaman kötü ilerlemek zorunda mı?
Bu konuda 2025 yılında Q2 bir dergide yayınlanmış bir gözden geçirme yazısı var.
Ona göre her zaman kötü olmak zorunda değil.
Ne zaman iyi olur? Tamir sürecinde belki de en kritik bileşen sorumluluğun üstlenilmesi.
Ben hata yaptım.
Sorumlusu benimle. Koşullar beni buraya sürükledi.
Çok farklı şeyler. Çünkü sorumluluğu bu şekilde dışa atfeden bir kişi aslında koşullar tekrarlanırsa aynı şey yine olabilir mesajı veriyor.
Güvenin tekrar inşa edileceği zemin koşullar ne olursa olsun sağlam olmalı.
Mesela özür dilerim ama ben de çok mutsuzdum.
Ya da özür dilerim ama sen de şöyle şöyle yaptın.
Bunlar özür bile sayılmaz.
Savunma hatta karşı saldırı.
Gerçek bir özür, karşıdakinin anlaşıldığını hissedeceği amasız bir özür olmalı.
Burada aldatan taraf için zorlu bir görev var.
Bir yandan tekrar olmaması için neden böyle oldu sorusunun yanıtlanması gerekiyor.
Diğer yandan bu yanıt aranırken bahaneci ya da karşı tarafı suçlayıcı bir pozisyona düşmemek gerekiyor.
Buradaki anahtar hem nedenleri saptamak hem de tekrarın olmaması için sorumluluğu üstlendiğini hissettirebilmek.
Bu kolay bir şey değil.
O yüzden en iyisi hiç aldatmamak.
Onarımda başka faktörler de zaman ve sabır.
Güven tamam affettim deyince hemen kurulmuyor.
Güvenin inşası ancak zaman içinde tutarlı davranışların tekrar tekrar sergilenmesiyle olur.
Aynı trafik kazası geçiren kişinin belli bir süre en ufak bir araba kornasından bile irkilebilmesi gibi aldatılan kişi de sürekli tetikte hissedebilir.
Bu nedenle erken dönemde biraz fazla kontrolcü, sorgulayıcı olmak çok anlaşılır.
Bu iki taraf için de yorucu bir süreç ama güven inşa edilene kadar şüpheye yer bırakmayacak ekstra şeffaflığın talep edilmeden sunulması gerekiyor.
Son gereksinim de tüm bunlarla bağlantılı ortak yeniden inşa.
Sadece konuşmakla onarım olmuyor.
Birlikte yeni deneyimler, paylaşılan anlar, yeniden kurulan gündelik bağlar gerekiyor.
Çünkü güven bir karar değil, biriken bir his.
Birikmesi için de ortak bir hayat gerek.
Kırılan güvenin onarılması için kullanılan klişe bir benzetme var.
Japon Kintsugi sanatı.
Kırılan seramik parçalarının altın tozlu reçineyle birleştirilip çatlakların gizlenmek yerine daha çok vurgulanması.
Sonuçta ortaya çıkan kase hem estetik görünümü hem de yaşanmışlığı taşımasıyla kimileri için öncekinden de değerli bulunuyor.
Ben bu benzetmeyi biraz fazla romantize, biraz Instagram bilgeliği buluyorum.
Bence kusurları bir süs gibi göstermek yerine Winnicott'un yeterince iyi annelik tanımı gibi yeterince iyi ilişki kavramını benimsemek daha gerçekçi.
İki insanın birlikteliği kusursuz olmak zorunda değil.
Zaten böyle bir şey mümkün de değil.
Alınan yaralara rağmen iyileşip yola devam edebilmek zayıflığı değil gücü gösterir.
Herkese sağlıklı günler dilerim.
Sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
