
Bu bölümde hemen herkesin hayatının bir döneminde kapıldığı bir histen, tükenmişlikten bahsediyoruz.
Tükenmişlik tam olarak nedir? Gündelik bir yorgunluktan veya depresyondan farkı ne? Neden olur? Bizi tüketen şey başarı hırsı mı, geçim kaygısı mı? Ve son olarak, bu bir kader mi? Bu döngüyü kırmak için bireysel olarak ne yapabiliriz?
İçerik
(00:00) Giriş
(01:44) Tükenmişlik nedir, depresyondan farkı ne?
(05:39) Ne zaman doktora başvurulmalı?
(06:38) Neden tükeniyoruz: Felsefi kökenler ve ekonomik sebepler.
(08:55) Tükenmişliğin psikolojisi: Üç temel ihtiyaç
(11:55) Çözüm önerileri: Ne yapmalı?
(14:29) Kapanış
Kaynaklar
Understanding the burnout experience: recent research and its implications for psychiatry
The Relationship Between Burnout, Depression, and Anxiety: A Systematic Review and Meta-Analysis.
Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu (Max Weber)
Yorgunluk Toplumu (Byung-Chul Han)
The Oxford Handbook of Work Engagement, Motivation, and Self-Determination Theory
İletişim
nebiliyorus@gmail.com
https://www.instagram.com/cenanhep
Transkript
Tıp fakültesi 4. sınıfta polikliniklerde staj yapmaya başladık.
Asistan abiler ablalar hasta bakıyor, biz de arkalarında 4-5 öğrenci izliyoruz.
Odaya sürekli hastalar girip çıkıyor, bizim de kimseye bir faydamız yok.
Öyle ayakta durup kalabalık ediyoruz.
Oturacak yerde yok, yorulunca arkadaki kaloriferin üstüne oturuyoruz.
Popomuz çok ısınınca mecburen geri kalkıyoruz.
Ayak altında dolaşıp insanlara engel olmamaya çalışıyoruz çünkü gergin bir ortam var.
Mesela bir şey soracak olsak, asistanlar yanıtlıyor ama ses tonlarından sinirlendikleri anlaşılıyor.
Bunlar da amma artistlik yapıyor diye düşünmüştüm.
Ne var bize ters davranıyorsunuz?
O günlerden yaklaşık 10 yıl sonra pandemide doktorların tükenmişliğiyle ilgili bir çalışma yapıyorduk.
Elimizde ünlü mazlak tükenmişlik ölçeği var.
Bazı ifadeler var, bunlara katılıyorum derseniz tükenmişlik skorunuz yüksek çıkıyor.
Birkaç tanesini söyleyeyim.
İnsanlara karşı daha duyarsız oldum.
Sabrımın tükendiğini hissediyorum.
Gün boyu insanlarla birlikte çalışmak beni gerçekten geriyor.
Bunları okuyunca aklıma bizim öğrencilikteki asistanlar geldi.
Demek ki aslında bizim abiler ablalar tükenmiş.
Yoksa bizi terslemeleri kötü insanlar olduklarından değil.
Yaptığınız iş sizi tüketince en ufak şeye bile sinirlenmeye başlıyorsunuz.
Ne biliyorsa hoş geldiniz.
Ben Cenan, psikiyatri uzmanıyım.
Bu kanaldaki yayınlarda insanları daha iyi anlamanıza yardımcı olmayı hedefliyoruz.
Bu bölümde hemen herkesin hayatının bir döneminde kapıldığı bir histen.
Tükenmişlikten bahsedeceğiz.
Geçen hafta yaptığım bilimsiz Instagram anketinde tükenmişlik sendromunu nereden duydunuz diye sordum.
Oy verenlerin %61'i Meryem Üzerli'nin işi bırakmasıyla duyduğunu işaretledi.
Ben de ilk öyle duymuştum.
O zamanlar daha yeni asistandım.
sezonun bitmesine 2-3 hafta kala Uzerli'nin Muhteşem Yüzyıl setini aniden bırakıp Berlin'e tedavi olmaya gittiği haberi çıkmıştı.
Kimileri dizilerdeki korkunç çalışma koşulları nedeniyle oyuncuya hak verdiğini, kimileri ise bu hareketi şımarıkça bulduğunu söylüyordu.
Birkaç ay sonra Uzerli bir röportaj vermişti, yaşamında aslında bambaşka zorlukların olduğunu, işin tükenmişlik kısmının gazeteciler tarafından çok abartıldığını açıklamıştı.
Yine de aşırı yoğun çalışmanın bir insanı tüketebileceği konusunda farkındalık yaratması açısından önemli bir olaydı.
Peki tıpta tükenmişlik sendromu diye bir şey gerçekten var mı?
Mesela bir doktor hastasına istirahat raporu verip tanıya da tükenmişlik yazabilir mi?
Teknik olarak yazabilir.
Sistemde tükenme diye bir tanı kodu var.
Z73.0 Fakat pratikte bu çok mantıklı bir hareket olmaz.
Çünkü tükenmişlik kendi başına bir hastalık değil.
Dünya Sağlık Örgütü'ne göre hastalığa yol açma ihtimali olan bir mesleki durum.
Yani bir çeşit risk faktörü.
Mesela aşırı yoksulluk için de bir tanı kodu var.
Z59.5 Onu da teknik olarak rapora yazabilirsiniz.
Zaten bir anlamda tükenmişliğin olayı bu.
Başka bir şeye örneğin depresyona ilerlemediği sürece tükenmiş biçimde hayatınıza devam ediyorsunuz.
Belki birçok insan hayatın normali bu sanıyor.
Kölesini hayatta kalmaya yetecek kadar besleyen bir efendi gibi öldürmüyor ama süründürüyor.
Bu yüzden insanların %65-70'i en azından hayatının bir döneminde tükenmişliği yaşasa da tükenmişlikten dolayı işi bırakmak deyince üzerinden 12 yıl geçse bile herkesin
aklına tek bir isim geliyor.
Yanlış anlaşılmaması ve saygısızlık olmaması için tekrar söyleme ihtiyacı hissediyorum.
o örnekte de aslında tükenmişlikten çok daha fazlası olduğu için oyuncu işine devam edemiyor.
Her ne kadar tükenmişlik mesleki bir olgu diye tarif edilse de aslında bu tanım tam olarak yeterli değil.
Mesela bir öğrenci, yatağa bağımlı hastasına bakan bir kişi ya da hem çalışıp hem bebeğini büyütmeye çalışan yalnız bir anne de tükenmiş olabilir.
Yani tükenmişliğin temeli işten ziyade yıpratıcı sorumluluklar.
Bu sorumlulukların yakın zamanda azalacağına dair bir umut ışığı yoksa tükenme ihtimali de daha fazla oluyor.
Peki diyelim ki ağır sorumluluklarla baş etmeye çalışırken artık tükendik.
Bizde ne gibi belirtiler olacak?
Bazı belirtiler doğrudan duygusal ve fiziksel tükenme ile ilgili.
Yani enerji kaybı, yorgunluk, bitkinlik, aşırı yüklenme hissi ve çaresizlik.
Bazıları da duyarsızlaşma ve duygusal katılaşma ile ilgili.
Bizim asistanlarda olduğu gibi diğer kişilere sert davranma, empati kaybı, işin hem anlamına hem kendisine karşı olumsuz hatta alaycı bir tutum.
Bir üçüncü grup belirti de başarı ve yetkinlik hissinin azalmasıyla ilgili.
Yani daha verimsiz, yetersiz, başarısız olduğunu düşünme ve özgüvenin azalması.
Gördüğünüz gibi belirtiler depresyona benziyor.
Temel fark belirtilerin sadece sorumlu kaldığınız alanla sınırlı olup olmaması.
26. bölümde Tolstoy'un depresyon tarifini söylemiştim.
Şu anda karşıma bir büyücü çıksa ve dile benden ne dilersen dese söyleyecek hiçbir şeyim yok diye yazmış.
Bu ifade bence ağır depresyondaki ilgi istek kaybını çok iyi anlatıyor.
Ama tükenmiş bir asistan düşünelim.
Akşam poliklinikten çıkarken bir büyücü denk gelse ve dile benden ne dilersen dese çok mutlu olur ve bir sürü şey diler.
Tabii ki tükenmişlik özellikle de çok uzun sürerse depresyona da yol açabilir.
Peki ne zaman tükenmişliğin artık depresyona dönüştüğünü düşünelim?
Diğer bir deyişle ne zaman doktora başvuralım, ne zaman patrona başvuralım?
Yorgunluk, isteksizlik ve karamsarlık hissi sadece işle sınırlı kalmıyorsa, örneğin artık arkadaşlarımızla görüşmekten bile keyif almıyorsak, sevdiğimiz şeylere bile enerji bulamıyorsak, Sosyal
çevreden soyutlanmaya, insanlardan uzaklaşmaya başladıysak, dinlenmek, tatile çıkmak gibi normalde bize iyi gelen şeyler artık yeterli olmuyorsa, uyku düzenimiz bozulduysa, sebebini
açıklayamadığımız ağırlarımız varsa ve tabii en önemlisi işin anlamsız gelmesi tüm hayatın anlamsız gelmesine dönüştüyse, umutsuzluk ve ben ölsem kurtulsam daha mı
iyi acaba gibi düşünceler başladıysa, O zaman mutlaka bir doktorla görüşmek gerekir.
Tükenmişliğin ne olduğunu ve ne olmadığını konuşmuş olduk.
Bir de neden olduğuna bakalım.
Tabii ki iş yükünün çok ağır olması, karşılığında elde edilen gelirin düşük olması, iş güvencesinin olmaması ve memnun olmamaya rağmen çalışmayı bırakamamak tükenmede çok önemli etkenler.
Daha önce kişisel gelişim bölümünde de bahsetmiştim.
Umut Sarıkaya'nın çok sevdiğim bir tiplemesi var.
Sokakları süpüren canından bezmiş adamın yanına gidiyor.
Çöpçü de olsan işini en güzel şekilde yapacaksın.
Bak ben işimi seviyorum.
Biraz defne yaprağı sinirlerine çok iyi gelir gibi uyduruk tavsiyeler veriyor.
Bu adam toksik pozitifliğin ve sürekli bir daha iyi versiyonun olma peşinde koşmanın gerçekten iyi bir karikatürü.
Oysa gerçek hayatta böyle karakterlerin kendilerinin de çok geçmeden tükenme olasılığı yüksek.
Koreli yazar Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu kitabında bu sürekli kendini gerçekleştirme peşinde koşan modern insana performans öznesi adını veriyor.
Modern sistemin en büyük aldatmacasının herkesin ben bunu yapabilirim diye sürekli kendi kendini kamçılaması olduğunu, insanların kendimi gerçekleştireyim derken aslında kendilerini sömürdüklerini
söylüyor. Han Güney Kore'de doğmuş ve çok uzun yıllardır Almanya'da yaşıyor.
Yani dertsiz batılıların dertleriyle uğraşacak vakti var.
Ortaya attığı bu öz sömürü kavramı önemli bir bakış açısı sağlıyor olabilir ama bence bizim ülkemizdeki tükenmiş, yorgun insanların çok küçük bir bölümünü açıklıyordur.
Bizde çoğu kişi için tükenmişliğin yakıtı kendini gerçekleştirme hırsı değil, ay sonunu getirme, kirayı ödeme ya da çocuğun okul taksizini ödeyebilme gibi en temel anlamda hayatta kalma
mecburiyeti. Bu açıdan yine Almanya'dan ama 100 yıl öncesinden Max Weber'ın sözleri bence bize daha çok uyuyor.
O da Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu kitabında insanların 16.
yüzyıldan itibaren cennete gideceklerini ispatlamak için durmaksızın çalıştıklarını, zamanla dini motivasyonların ortadan kalktığını ama kapitalist sistemin insanları rasyonel bir çalışma zorunluluğunun
içine hapsettiğini söylüyor.
Ve buna da demir kafes diyor.
Dokuzuncu bölümde detaylarıyla konuşmuştuk.
İş yerindeki psikolojik doyumu anlamak için öz belirlenim teorisi güzel bir çerçeve sağlıyordu.
Kısaca özetliyorum.
Bir insan işinde mutlu olmadığını söylüyorsa şu üç alandan en az birinde mutlaka bir sorun vardır.
Özellik, yeterlilik ve ilişkiler.
Yani aslında 1904'te Weber'ın kafes diye nitelendirdiği şey 80 yıl sonra tanımlanan öz belirlenim teorisinde özelliğin etrafını kuşattığı için mutsuz ediyor.
Burada özellikten kastımız neyi yapıp neyi yapmayacağını kendin seçebilmek.
Eğer bir işin gerektirdikleri sizin değerlerinizle ve ilgi alanlarınızla örtüşüyorsa o zaman çalışma saatleri fazla bile olsa tüketmeyebiliyor.
Bu büyük oranda motivasyon molekülü dopaminle ilgili bir şey.
İlişkilerin yeni başladığı heyecanlı dönemde sabahlara kadar mesajlaşıp yorgun hissetmezken bir süre sonra çok yorgundum hayatım uyuyakalmışım denmesinin sebebi de aynı.
Yeterince para kazanamıyor ya da kazandığımız parayı harcayamıyor olmamızda aslında özellik duygusunu baltaladığı ölçüde tüketiyor.
Yine bu duygunun en büyük düşmanlarından biri de olmadık saatlerde ulaşılabilir olmamızın istenmesi.
Yeterlikse en basit haliyle yaptığımız işte iyi olduğumuzu ve bunun bir fark yarattığını hissetmektir.
Bir işi başardığımızda takdir görmek, olumlu geri bildirimler almak, özverimizin fark edilmesi ve bunun bize hissettirilmesi.
Bunların hepsi yeterlik duygumuzu besler.
O yüzden tam da hakim olmadığımız bir işi yaparken çok daha kolay tükeniriz.
Başlangıçta anlattığım asistanlar da büyük olasılıkla yeni yeni poliklinikte hasta görmeye başlamışlardı ve hata yapma endişeleri daha kolay tükenmelerine yol açıyordu.
Bu konuyla ilgili üzerine kitap bile yazılmış çok güzel bir anekdot var.
Facebook'ta yöneticiler işe aldıkları mühendislerin zaten çok iyi çalışan bir sistemi bozmaktan endişe ettikleri için ketlendiklerini ve bunun da yenilik yapmayı çok zorlaştırdığını fark ediyor.
Bunun üzerine çalışanlarına şöyle diyorlar.
Eğer bu sistem sizin yaptığınız bir hata nedeniyle çökecek kadar zayıfsa zaten bu sizin değil bizim sorumluluğumuzda.
O nedenle bozarsanız bozun sorun yok yeter ki hızlı davranın.
Bu yaklaşım yeni mühendisleri rahatlatıyor ve verimi müthiş arttırıyor.
İşte tıp eğitiminde ve hekimlikte işin doğası gereği olmayan şey bu.
Asistanlara arkadaşlar hata yaparsanız yapın sorun yok diyemezsiniz.
Bu da baskıyı ve tükenmeyi arttırıyor.
Üçüncü madde, ilişkiler de tabii ki birlikte çalıştığımız kişilerle olan bağımız.
Beraber vakit geçirmeyi sevdiğimiz insanlarla çalışmak, birçok durumda işin olumsuzluklarına katlanmayı kolaylaştırıyor.
Anlaşıldığımızı hissetmek, ekibimize güvenebilmek, tükenmişliğe karşı çok güçlü koruyucular.
Peki ne yapalım?
Konunun karmaşık ve çok faktörlü doğası ortada.
O yüzden 34. bölümde bahsettiğimiz gibi 5 neden yöntemi yani kök nedeni bulana kadar neden neden diye kendi kendimize sormak her sorunda olduğu gibi burada da iyi bir başlangıç.
Tükenmişliği insanların %70'i yaşadığına göre sorun çoğunlukla bireysel değil sistemsel bir sorun.
O nedenle özellikle çalışma saatleri, maddi yetersizlik gibi bazı konularda maalesef yapabileceğimiz fazla bir şey olmayabilir.
Dertsiz batılıların bu konuda maaş kesintisi olmadan haftada 4 gün çalışma ya da mesai dışında ulaşılmayı engelleyen bağlantıyı kesme hakkı gibi düzenlemeleri var.
Şimdilik biz sadece darısı başımıza diyebiliyoruz.
Biz ne yapabiliriz?
Koşullarımız el verdiğince sınırları belirlemek çok yararlı olabilir.
İşle ilgili aktiviteleri hatta mesajlara, aramalara bakmayı belli saatlere sınırlandırma imkanımız varsa bunu kesinlikle kullanmayı öneririm.
Birçok hekim arkadaşımın lan o kadar dinledik bunu mu söyleyecektin diyeceğini tahmin ediyorum.
Bazı işlerde bu gerçekten mümkün olmuyor ama zihinsel olarak en azından belli saatlerde işten tamamen kopabilen, konsantrasyonunu farklı etkinliklere yönlendirebilen kişilerin
tükenmişliğe karşı çok daha dayanıklı olduğu defalarca gösterilmiş bir şey.
Zaman yönetimi ve verimli çalışma ile ilgili 15.
bölüm ve iş yerinde hayır diyebilme ile ilgili 16.
bölümde bu konuda daha detaylı konuşmuştuk.
Bu biraz da mindfulness konusu.
İleride bu konuda benden daha yetkin isimlerle mindfulness bölümleri yapmayı da istiyorum.
Bunların yanında tabii ki temel yaşamsal ihtiyaçlarımız da çok önemli.
Günde 7 saatten az uyuyanlarda tükenmişlik ve depresyon çok daha fazla görülüyor.
Sağlıklı beslenmenin, özellikle Akdeniz tipi diyetin duygusal tükenmeyi azalttığına dair çok çalışma var.
Fiziksel egzersizin de psikolojik dayanıklığı arttırdığı, tükenmişliğin hem duygusal hem zihinsel hem de başarı hissiyle ilgili her üç boyutunda da anlamlı iyileşme sağladığını gösteren çalışma
sayısı da çok fazla. Son önerim de yardım almaktan çekinmemek.
Bunu hem yakınlarımızdan yardım istemek hem de profesyonel destek anlamında söylüyorum.
İster Weber'in demir kafesi, ister Türkiye'nin geçim kafesi olsun hepimizin hareket alanını kısıtlayan faktörler var.
Belki hayatın kendisi sandığımız zorluklar dışına çıkabileceğimiz sınırlardır.
Sondan bir sonraki kısmı da kendime ayırmak istiyorum.
Tükenmişlikle ilgili bu bölümü gece birde kaydediyor olmam benim için tatlı bir hatıra oldu.
Aman ha 7 saat uyuyun diyorum ama.
Kendim sabah erkenden kalkıp korkunç bir trafikle ilk derse yetişmeye çalışacağım.
Peki bunu bana yaptıran dopamin nereden geliyor?
Tabii ki özellik, yeterlik ve ilişkilerden.
Hiçbir zorunluluğum olmamasına rağmen sırf bir şeyleri anlatmayı sevdiğim için bu bölümleri hazırlıyorum.
Bu da yoğunluğun içinde ekstra bir işten çok bir mola gibi hissettiriyor.
Zaten uzun yıllardır gerek hastalara gerek öğrencilere anlattığımız şeylerden bahsediyoruz.
Hem de bölümü hazırlarken okuduğum şeyler aynı zamanda kendi mesleğime de katkı sağlıyor.
Bu yüzden yeterlik açısından da beni çok zorlamıyor.
Bu bölümde çok fazla eski bölümlere atıfta bulunduk.
Zaman geçtikçe hem hastalara hem konuya ilgi duyanlara önerilebilecek giderek daha kapsamlı bir kaynak da ortaya çıkmış oluyor.
Ayrıca podcast'ın güzel bir tarafı bölümleri yayınladıktan sonra bile üzerinde değişiklik yapabiliyor olmanız.
Yanlış bir şey söylersem ya da bugün doğru sandığım bir şeyin yarın yanlış olduğunu öğrenirsem, sadece o minik kısmı silme ya da değiştirme özgürlüğüm var.
Mesela YouTube'da bu yok.
Diyelim ki Türk insanına COVID bulaşmaz dediniz, o artık orada kaldı.
Bu sefer gerçekten son, muhtemelen en büyük motivatör de ilişkiler.
Hem eşimin, ailemin anlayışı ve desteği, hem de sizler.
Ürettiğiniz bir şeye insanların ilgi göstermesi gerçekten çok mutlu ediyor ve devam etmeyi sağlıyor.
Buraya kadar dinleyip bu motivasyonu sağladığınız için her birinize çok teşekkür ederim.
Sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
