
Sevmek, çalışmak ve gülmek ruhsal sağlık ve iyi yaşamın en temel yapı taşları arasında yer alıyor. Bu bölümde Freud’un “sevmek ve çalışmak” vurgusundan yola çıkıp, modern psikolojinin önemli çerçevelerinden öz belirlenim teorisiyle bu fikri yeniden ele alıyoruz. Çalışmanın bizi nasıl gerçekliğe bağladığını, sevmenin neden sadece rahatlatmak değil canlandırmak olduğunu ve mizahın neden en olgun savunma düzeneklerinden biri sayıldığını konuşuyoruz.
İçerik
(00:00) Çalışmak, sevmek ve ruhsal sağlık
(00:50) Savunma düzenekleri, çalışmak ve sevmek
(02:34) Öz belirlenim teorisi: Özerklik, yeterlik ve ilişkiler
(04:58) Sevmek ne işe yarar? Anlam ve bağ kurma
(06:36) Mizahın iyileştirici gücü
(09:02) Birlikte gülmek: Sosyal bağ, beden ve beyin
(12:04) Mizah, dayanıklılık ve trajik iyimserlik
Kaynaklar
Laughter and its role in the evolution of human social bonding
The Oxford Handbook of Work Engagement, Motivation, and Self-Determination Theory
Sense of Humor, Stable Affect, and Psychological Well-Being
İletişim
nebiliyorus@gmail.com
https://www.instagram.com/cenanhep
Transkript
Freud'a sormuşlar.
Normal bir insan neyi iyi yapabilmelidir?
O da Lieben und Arbeiten yani sevmek ve çalışmak demiş.
Benim de kendisine katıldığım az sayıda görüşünden birisi bu.
Bu söz aslında Freud'un eserlerinde doğrudan geçmiyor.
Erik Erikson bir kitabında Freud böyle demiş diye anlatıyor.
Tam olarak bu sözü söylemiş olsun ya da olmasın Freud kendi eserlerinde çalışmayı ve sevmeyi yüceltiyor.
Ne Biliyoruz'a hoş geldiniz.
Ben Cenan, psikiyatri uzmanıyım.
Bu kanaldaki yayınlarda insanları daha iyi anlamanıza yardımcı olmayı hedefliyoruz.
Yılın bu son bölümünde mutlu yaşamın anahtarı olarak çalışmak, sevmek ve sevdiklerimizle gülmekten bahsedeceğiz.
Freud, egonun içsel çatışmalardan kurtulmak için kullandığı taktiklere savunma düzeneyi demiş.
Sonradan kızı Anna Freud, babasının dağınık haldeki tanımlamalarını bir lista haline getirip detaylandırmış.
George Valiant da bu listeyi bir hiyerarşiye oturtmuş.
Buna göre bir savunma düzeneyi eğer kişinin uyumunu bozuyor, gerçekleri çarpıtıyorsa ilkel, yok gerçeği olduğu gibi kabul edip ona yapıcı bir uyum sağlıyorsa olgun savunma düzeneyi
denir. En sağlıklı savunma düzeneklerinden biri yüceltme.
Yüceleştirme diyen kaynaklar da var.
Yüceltme, cinsellik, saldırganlık gibi ilkel ve kabul edilemez dürtülerin toplum tarafından kabul gören ve yararlı kanallara, mesela sanat, spor, bilim gibi alanlara yönlendirilmesi
demek. Bildiğiniz gibi Freud, davranışların altında yatan motivasyonları açıklarken cinselliğe ve libidinal enerjiye çok fazla atıfta bulunuyor.
Çalışmak ve sevmeyi de aslında yine libido üzerinden açıklamış.
Özetle diyor ki, Çalışmak bizi ilkel dürtülerimizden uzaklaştırır ve gerçekliğe bağlar.
Libidonun enerjisini toplum tarafından daha kabul edilebilir bir şeye dönüştürür.
Zaten yüceltme denen şey de bu.
Sevmek de enerjinin kişinin kendisine değil dış dünyadaki başka bir varlığa yatırılmasıdır.
Böyle bir yatırım insanı hasta olmaktan kurtarır.
Çünkü libidonun tüm enerjisini narsistik biçimde kendimize hapsedersek bu enerji dışarı akmayan, barajda biriken bir su gibi içeride bir basınç yaratır ve bizi zehirler.
Şimdi Freud'u tarihin tozlu raflarında libidosuyla baş başa bırakıp kendisine neden katılıyorum onu açıklayayım.
Motivasyon ve kişilik gelişimi hakkında inşa edilmiş en kapsamlı teorilerden biri benim de sevdiğim ve buradaki yayınlarda bazen değindiğim öz belirlenim teorisi.
Bu bölümde kolay olsun diye sık kullanılan İngilizce kısaltmasını kullanacağım.
SDT. Bu teoriyi iki kişi kuruyor.
Richard Ryan ve Edward Desi.
Ryan, Freud'un izindeki psikanalitik bir eğitimden geliyor.
Desi ise deneysel ve sosyal psikoloji ekolünden.
Farklı arka planlardan gelen bu iki bilim insanı bir anlamda güçlerini birleştiriyor.
Psikanalitik geleneklerin, özellikle ego psikolojisinin bazı temel kavramlarını alıyorlar.
Bunu daha modern, veri ve gözleme dayalı bir çerçeveye oturtuyorlar.
Biz bu çerçeveye önceki bölümlerde daha çok iş yaşamını konuşurken değinmiştik.
SDT'ye göre psikolojik doyumumuz için karşılanması gereken 3 ihtiyaç vardır.
Özellik, yeterlik ve ilişkiler.
Bu aslında sadece iş yeri için değil, hayatın tamamı için geçerli.
SDT, hayata daha batı merkezli bakan, bireysel özelliği ön plana koyan bir teori.
Dolayısıyla her şeyi kusursuz açıklaması mümkün değil.
Ama bence günümüz Türkiye'sindeki modern eğitimli insanı anlama açısından da pratik bir çerçeve sunuyor.
Hastalıkları anlamak için değil ama günlük yaşamdaki psikolojik ihtiyaçlarımızı anlamak için bence yararlı.
Peki Freud'un sevmek ve çalışmak lafını bu çerçeveye nasıl oturtabiliriz?
Çoğumuz yaşamımızı sürdürmek için çalışmak zorundayız.
Yani sırf zevk olsun diye çalışmıyoruz.
Peki çalışmak bizi nasıl mutlu eder?
Özellik, yeterlik ve ilişki ihtiyacımızın ne kadar karşılandığına bağlı.
Daha önce de konuşmuştuk, özellik istediğimiz şeyleri istediğimiz şekilde yapmak, istemediğimiz şeyleri de yapmamak demek.
Aynı zamanda kazandığımız para da bizi özgürleştirdiği ölçüde mutlu ediyor.
Yeterlik, işimizde iyi olduğumuzu ve bir fark yarattığımızı hissetmek.
İlişkiler de birlikte vakit geçirmekten mutlu olduğumuz kişilerle çalışmak demek.
Tabii ki işinde bunların hepsini aynı anda bulan insan sayısı çok fazla değil.
Bazen teknik olarak da mümkün değil.
Mesela birçok durumda ilişkiler özelliği sınırlıyor.
Bunları 9. ve 37.
bölümlerde çok daha detaylı ele almıştık.
Sevmek konusunda Freud ve SDT biraz ayrışıyor.
Freud'a göre sevgi, biriken enerjiyi dışarıdaki bir nesneye aktarıp rahatlamaktı.
SDT'ye göre sevmek, rahatlamak, yatışmak değil, tam tersi, enerji ve can bulmak için gerekli.
Başkalarını önemsemek, başkaları tarafından önemsenmek, bir topluluğun ya da ilişkinin parçası olduğunu hissetmek, bir bitkinin güneş ışığını alabilmesi gibi besleyici bir şey.
Geçenlerde Feyyaz Yiğit'in İbrahim Selim'e konuk olduğu programdan bir kesit denk geldi.
Feyyaz Yiğit depresif olduğu bir dönemde, yani gereksiz bir işle uğraşıyoruz, yaptığım işin benden başka kimseye faydası yok diye düşünüyormuş.
''Abi sana çok teşekkür ederim.
Çok zor günler geçiriyordum.
Kendimi öldürmediysem sebebi sensin.'' demiş.
Bu sözle Feyyaz Yiğit'in de tüm olumsuz düşünceleri uçup gitmiş.
''Bir dakikaya hiç işe yaramıyor değiliz.
Bir insanın 15 dakikasını bile güzel geçirmesine vesile olduysak bu önemli bir şeydir.'' diye düşünmüş.
Burada Feyyaz Yiğit'in başlangıçta yaşadığı duygu yeterlik ihtiyacının karşılanmaması.
Yaptığı şeyin dünyada bir fark yaratmadığını düşünüyor ve mutsuz oluyor.
Ama sonra çocuğun sözleriyle hem kendini daha yeterli hissediyor hem de aslında hiç tanımadığı insanların hayatına dokunduğunu, onlarla bir ilişki içinde olduğunu fark edip mutlu oluyor.
Bu hikaye aynı zamanda ortak bir şeye gülmenin insanları birbirine yaklaştırmasının da güzel bir örneği.
Freud'un katıldığım bir başka görüşü de mizaha yaptığı övgü.
Yüceltme gibi mizah da olgun savunma düzeneklerinden biri.
Bir şeylere gülmek bazen kaybettiğimiz bir şeyin ya da kaçırdığımız bir fırsatın acısını hafifletiyor, bazen ilişkileri onarıyor.
Zekice ve nazikçe yapılan mizah, kırılgan konuların konuşulmasını kolaylaştırıyor.
Bir gerginliği şakayla yumuşatmak ya da sevdiğimiz insanlarla bir kahkahayı paylaşmak, En zor durumlarda bile güvende ve güçlü hissettirebiliyor.
Bazen de hiç olmazsa birkaç saniyeliğine sıkıntımızı dindiriyor.
Yalnız burada önemli bir şey var.
Mizah bir sorunu ciddiye almamak, görmezden gelmek değil.
Çatışma veya stres yaratan durumun komik veya ironik yönlerini vurgulayarak acı verici duyguyu hafifletmek.
Yani bir çeşit sorunla baş edilebilir bir mesafeden ilişki kurmak.
Mizahın iyileştirici gücü onu hangi niyette kullandığımıza göre de değişiyor.
Eğer mizahı ortamı yumuşatmak, insanlarla bağ kurmak veya zor bir durumda hayatın absürt yanlarını görüp kendi kendimize gülmek için kullanıyorsak buna yapıcı mizah diyoruz.
Bu tarz hem bizi hem de ilişkilerimizi besleyen gerçek bir besin görevi görüyor.
Diğer yandan bir de yıkıcı mizah var.
Eğer şakalarımız başkalarını iğnelemek, aşağılamak için kullandığımız bir silaha dönüşüyorsa orada artık iyileşmeden bahsetmek mümkün değil.
Sadece başkalarını değil, kendini aşırı yerin dibine sokan espri tarzı da sağlıklı değil.
Kendinle alay edebilmekle kendini acımasızca eleştirmek farklı şeyler.
Birinde hata yapsam da değerliyim ve buna gülebilirim mesajı varken öteki tamamen değersizleştiriyor.
Stoacı Epictetus'a atfedilen bir söz var.
Sizi kim sinirlendirebiliyorsa efendiniz odur.
Eğer bir soruna öfkelenmek yerine ona mizahla yaklaşabiliyorsanız bu aslında iplerin sizin elinizde olduğunu gösterir.
SDT perspektifinden ele alırsak mizah yapabilmek aslında kendimizi hem yeterli hem özgür hissetmemizi sağlar.
Hem kontrolün bizde olması açısından özgür hem de bazı topraklarda çoktan gözden uzaklaşan ifade özgürlüğü anlamında özgür.
İlişki bağlamında mizahın yararı da birilerine bağlı hissetme ve bir topluluğa ait olma arzusunu doyurmasıdır.
Erişkin biri günde yaklaşık 17-18 kere gülüyor, bunların çok büyük çoğunluğu ortamda başka biri varken gerçekleşiyor.
Bu anlamda mizahın doğası gereği bireysel değil sosyal olduğunu söyleyebiliriz.
Yalnız başınayken sesli gülmek daha az rastlanılan bir şey.
O yüzden birinin WhatsApp'ta yaptığı bir espriye sesli güldüysek, Daha üst bir mertebe olarak bunu belirtme ihtiyacı duyuyoruz.
Birlikte gülmek, insanlarda bir çeşit sosyal tımar aracı gibi çalışıyor.
Biliyorsunuz primatlar birbirlerinin vücutlarını temizlerler ve okşarlar, buna tımar diyoruz.
Bunun sadece hijyenik değil, duygusal sonuçları da var.
Birçok primatta tımar, en yaygın yakınlık ve bağlılık davranışı.
Grup içi dostluk, ittifak, sakinleşme ve stres azaltma için bir araç.
İnsanlar gülerken de beyinlerinde ve otonom sinir sistemlerinde pozitif duygulara işaret eden bazı değişiklikler oluyor.
Endorfin, oksitosin ve dopamin salımı artıyor.
Stres hormonu kortizol salımı azalıyor.
Bu kortizol azalması 20-30 dakika komik video izleyen kişilerde bile gözlenmiş, sevdiğiniz insanlarla birlikte gülmek çok daha iyi.
Yalnız bu güzel etkilerin ortaya çıkabilmesi için Duchenne gülmesi de denen, göz çevresindeki kasların da katıldığı içten ve fiziksel olarak yoğun bir gülme gerekli.
Sadece komik bulmak veya gülümsemek aynı fizyolojik sonuçları doğurmuyor.
Bu doğrultuda çevrenizdeki insanlarla içten kahkahalar atıyorsanız, bu sadece ödüllendirici bir deneyim değil, hem doğal bir ağrı kesici, hem kalp damar sağlığınız için yararlı
bir aktivite, hem de ilişkiler için sağlam bir köprü.
Aynı şeye gülmek, basitçe aynı taraftayız demenin en kısa yolu.
Değerlerin ve bakış açılarının senkronize olduğunu gösteriyor.
İlginç şekilde bu senkronizasyonun beyinde de bir izdüşümü var.
Beyin görüntüleme ve EEG çalışmaları, birlikte gülen insanların, beyinlerinde özellikle temporal ve frontal bölgedeki elektriksel aktivitenin de senkronize olduğunu gösteriyor.
İnsanlarda da bedensel tımar, yani saç tarama, baş okşama, Masaj, partnerin saçıyla oynama gibi davranışlar primatlardaki tımarla hem duygusal hem de dokunsal açıdan benzer
etki yapar. Fakat bedensel tımar birebir ve zaman alıcı olduğu için grup büyüdükçe bunu sürdürmek zorlaşır.
Dunbar, hominitlerde grup boyutu büyüdükçe fiziksel temasa ihtiyaç duymadan endorfin sistemini tetikleyen yeni bir mekanizmanın gerektiğini, gülmenin de bu boşluğu uzaktan tımar olarak
doldurduğunu öne sürüyor.
Deneysel modeller sadece tımarla mümkün olandan çok daha büyük toplulukların gülme yoluyla birbirine yaklaşabildiklerini, böylece bağ kurulabilen kişi sayısının yaklaşık 3 katına çıktığını gösteriyor.
Son olarak mizahın zorluklarla baş etmedeki katkısından da söz etmek istiyorum.
Yaşanan olumsuz bir olayı mizahi bir biçimde yeniden değerlendirebilme muhteşem bir psikolojik dayanıklık göstergesi.
Bu sadece dikkatini olaydan başka bir yöne çevirmek değil.
Olayı detaylarıyla hatırlarken travmatik anıları sağlıklı bir şekilde işlemek ve entegre etmek demek.
Zorlayıcı deneyimlere böyle yaklaşabilmek hem fizyolojik uyarılmayı azaltır hem de olayın ezici olumsuz duygularını yumuşatır.
Tabii ki hayatta bazı acılar mizahı yapılamayacak kadar derin.
Burada kastettiğim olumsuz duyguları reddeden polyanlacı bir toksik pozitiflik değil.
Viktor Frankl'ın logoterapi çalışmalarıyla bilinen trajik iyimserlik.
Frankl, trajik iyimserliği Nazi toplama kamplarındaki deneyimine dayanarak en ağır trajediler içinde bile acının, suçluluğun ve ölümün kaçınılmazlığını kabul edip buna rağmen
yaşamda bir anlam bulma ve umudu koruma yeteneği diye tarif ediyor.
Mizah da Her şey için olmasa bile bazı olumsuz deneyimleri ya da gelecekteki karanlığı yeniden değerlendirebilmek için çok güçlü bir araç.
Zorluklara karşı dayanıklılık sağlayan, yaratıcı bir başa çıkma ve umut etme yolu.
2025 birçoğumuz için zor geçti.
Yeni yılda herkese iyimserlik, mizah, sevdikleri işte çalıştıkları, sevdikleriyle birlikte güldükleri sağlıklı günler dilerim.
Sonraki bölümde görüşmek üzere.
İyi seneler.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
