
Bu bölümde, iyi giden bir şeyi konuşmanın onu bozacağı inancını ve kendini övmenin psikolojisini ele alıyoruz.
Yanıt aradığımız sorular:
- İyi giden bir şeyi konuşmak onu bozar mı? "Nazar değdi" dediğimizde aslında ne oluyor?
- Kendimizle ilgili olumlu şeyleri anlatmak neden çoğu zaman itici görünür?
- Bir hedefi başkalarına anlatmak onu gerçekleştirme şansımızı düşürür mü, yoksa bu bir mit mi?
İçerik
(00:00) Giriş
(00:45) "Sus, nazar değmesin"
(02:09) Kendini övme, aşırı tevazu ve iticilik
(04:40) Hedefini anlatmak ulaşma şansını düşürür mü?
(07:55) Nazar mı değdi?
Kaynaklar
Kahneman, D. (2011). Thinking, Fast and Slow. Farrar, Straus and Giroux.
İletişim
nebiliyorus@gmail.com
https://www.instagram.com/cenanhep
Transkript
İki hafta önce çarşamba sabahı alışkanlıklarla ilgili bölümümüzü yayınladık.
Bölümü dinlediyseniz başında son birkaç aydır haftada iki günde olsa düzenli spora gittiğimi söylüyorum.
Bölümün yayına girmesinin üstünden henüz birkaç saat geçmişken oğlumla sahilde bisiklet turuna çıkmıştık.
Bir kaza geçirdim, sağ elimde iki kemik birden kırıldı.
Böyle olunca aklı başında her insan gibi, tabii ki ben de olayın nazara bağlı olduğunu düşündüm.
Son iki haftada çevremdekilerle de çok fazla nazar muhabbeti olunca ben de biraz iyi giden şeylerle ilgili konuşup konuşmama konusuna kafa yordum.
Bu bölümde de size onlardan söz edeceğim.
Benim kaza gerçekten nazar sayılıyor mu çok emin değilim.
Onu nazar uzmanları daha güzel yanıtlar.
Ama iyi giden bir şeyin konuşulmasının bir aksiliğe yol açacağı inancı yaygın bir inanç.
Mesela nöbet tutan doktorlar, hemşireler, sağlık personeli çok iyi bilir.
Bir nöbet çok iyi gidiyorsa ve biri bunu dile getiriyorsa aman aman sus nazar değmesin denir.
Bununla ilgili çalışmalar bile yapılmış nöbet hakkında olumlu konuşmak gelen hasta sayısını arttırıyor mu diye.
Arttırmıyor çıkmış bir şey fark etmiyormuş.
Ama objektif olarak bir fark çıkmayan çalışmalarda personele sorduklarında e tabi arttı hasta sayısı demişler.
Peki neden böyle bir şey oluyor?
Muhtemelen Daniel Kahneman'ın hızlı ve yavaş düşünmekte çok güzel anlattığı ortalamaya yaklaşma nedeniyle.
Şöyle düşünelim, diyelim 8 saatlik nöbetler tutuyoruz.
Her saat yaklaşık 20 hasta, bir nöbette de toplam 160 hasta geliyor.
Ama ortalama bir günde ilk birkaç saat 10 hasta gelirse, sonraki saatlerde 30 hasta gelmesi lazım ki 160'ı bulalım.
Yani aslında durumun nöbet iyi geçti deyip dememekle bir alakası yok.
İlk saatler iyi geçtiyse sonraki saatlerin çok iyi geçmemesi zaten beklendik bir şey.
Kendimizle ilgili iyi şeylerden bahsetmeyi ikiye ayırmak istiyorum.
Birincisi zaten sahip olduğumuz ya da başardığımız şeylerden söz etmek.
Yani bir anlamda övünmek.
Kendi kendine övmenin ima yoluyla dahi olsa itici olduğunu hemen herkes kabul eder.
Bununla ilgili yıllar önce izlediğim bir YouTube videosunda şöyle bir söz geçiyordu.
Sizinle ilgili iyi bir özellik ancak başkasının sormasıyla ortaya çıkarsa.
Onun dışındaki durumlarda itici olur.
Bunu ben en fazla entelektüel uğraşlarıyla hava atmaya çalışan insanlar da görüyorum.
Hayatın olağan akışında kimse bunlarla ilgili soru sormadığı için bir şekilde kendileri muhabbetin oraya gelmesine çalışıyorlar ve bu hemen her zaman itici oluyor.
O yüzden hava atmak amacıyla entelektüel uğraş bulmak çok mantıklı bir şey değil.
İşin bir de diğer boyutu var.
Diyelim ki gerçekten iyi olduğumuz bir konuda biri bir şey sordu.
O zaman da abartılı bir şekilde tevazu göstermek bence sevimsiz oluyor.
Biliyorsunuz ben Freud'a dargınım ama mantıklı bulduğum tanımlamalarından biri reaksiyon formasyon yani karşı tepki oluşturma, abartılı davranışların tam aksi yöndeki dürtü ve düşüncelere
işaret ettiği fikri.
Klasik örneği aşırı ahlak bekçisi kesilen kişilerin en ahlaksızca davranışları yaparken yakalanması.
O yüzden aşırı alçak gönüllü konuşanlar bana her zaman biraz kibirli gelmiştir.
Tabii ki Freud'la ilgili hemen her şeyde olduğu gibi bunun da sağlam bir kanıtı yok ama bana mantıklı geliyor.
İlginç bir şey stresle övünmeyle ilgili çalışmalar var.
Mesela bir yakınınız sürekli of çok yoruldum gene çok çalıştık falan deyip duruyorsa bunun çok para kazandığı ya da en çok işi kendisinin yaptığı diğerlerinin onun kadar çalışmadığı iması taşıdığı düşünülüp
olumsuz duygular uyandırabiliyor.
Peki kendini öven insanlar bunu bilmiyor mu?
Aslında sakin bir zamanda sorsak bilir ama o anda bilmiyor.
Çünkü genellikle insan karşısındakinin ne hissettiğini o an kendi hissettikleri üzerinden tahmin eder.
Kendisiyle ilgili güzel bir şey anlatırken içi kıpır kıpır olan bir kişi karşısındakinin de sevinip eğlendiğini sanabilir.
Bu bir çeşit perspektifi değerlendirme hatası.
Bunu hemen herkes yapar ama bazı insanlar bu konuda daha başarısız.
Benim düşüncem narsist diye etiketlenen insanların bir kısmında da altta yatan sorunlardan biri bu.
Mesela birini düşünelim, kendini övüp duruyor, belki etrafındakiler birbirine bakıyor, kıs kıs gülüyorlar, arkasından alay ediyorlar ama bizimki bunun farkında değil.
Sinyalleri alamıyor. Yoksa narsist birinin zaten alay edilmesine yol açacak şeylerden kaçınması gerekir.
Bu bölümde üzerine konuşmak istediğim ikinci bir kategori de henüz gerçekleşmemiş ama hedeflediğin güzel şeylerden bahsetmek.
Mesela çok başarılı olacağını düşündüğü bir iş kuran kişinin sürekli bunu anlatıp durması.
Bununla ilgili de geçen hafta bir bilimsiz Instagram anketi daha yaptım.
Soru şuydu. Hedeflediğimiz bir şeyi başkalarına anlatmak, hedefe ulaşma olasılığımızı etkiler mi?
Üç seçenek vardı.
Arttırır, azaltır, etkilemez.
Bence yanıtlarda çok net bir konsensus sağlandı.
%58 azaltır dedi.
Yalnızca %11 arttırır dedi.
Geri kalan %31 de net bir ilişki yoktur, fark etmez dedi.
Arkasından neden diye sordum.
Azaltır diyenlerin en çok verdiği yanıt tabii ki nazar oldu.
İkinci en çok verilen yanıt beni şaşırttı.
Tabii ben soruyu açık uçlu sorduğum için birbirine benzeyen yanıtları toparlayarak söylüyorum.
Katılan insanlar bir şeyleri anlatmanın sanki o işi başarmışız gibi bir haz sağladığını, bunun da gerekli motivasyonu baltaladığını, hatta zihnimizin yalancı bir dopaminle kandırıldığını yazdılar.
Ben bu bilginin bu kadar yaygın bilindiğinin farkında değildim.
Basitçe nazar değiyordur herhalde diye düşünüyordum.
Anladığım kadarıyla YouTube'da ve podcastlerde çok fazla işlenen bir konuymuş.
Hatta bazı insanlar ben bunu senden duydum dediler.
Halbuki ben hiçbir yerde böyle bir şey söylememiştim.
Bu arada bu da ilginç bir konu.
Buna kaynak izleme hatası deniyor.
Zihnimiz bilgiyi ve bilginin nereden geldiğini ayrı ayrı saklıyor.
Bilginin kendisi çok daha dayanıklı.
Kaynağı ise daha hızlı siliniyor.
Biz de o boşluğu tahminle dolduruyoruz.
Hatta bir yerde okuduğu bir şeyi yıllar sonra kendi fikri zannetmeye bile bir isim vermişler.
Kriptomnezi diye. Konumuza dönüyorum.
Bu anlatınca gerçekleşmez fikrinin bu kadar yaygın olmasındaki sebeplerden biri, Golwitzer'ın 2009'da yayınladığı bir çalışma.
Yaklaşık 50 tane hukuk öğrencisiyle bir araştırma yapmışlar ve diyorlar ki bir şeyi anlatınca zihnimiz o kimliğe bir parça ulaşmış gibi hissediyor dolayısıyla gerçekten çalışma ihtiyacı azalıyor.
Ama aslında aynı konuyu çok daha fazla insanla çalışıp tersini iddia eden araştırmalar da var.
Onlar da diyorlar ki bir şeyi anlattığınızda eğer bir taahhütte bulunma hissi gelişiyorsa o zaman daha çok çaba harcayıp hedefe ulaşmak için daha dirayetli olabiliyorsunuz.
Özellikle sayısal bir hedef söylenirse olumlu etki oluyor.
Mesela iş kurduk muhteşem olacak değil de bu yıl bin tane satış yapacağız demek gibi.
Tabii ki mekanizmalar bunlarla sınırlı değil.
Bunlar dışında başarı şansını azaltan rakiplerin fikrinizi çalması ya da başarı şansınızı arttıran size yardımcı olabilecek insanlarla tanışma gibi fikirler de var.
Özetle şunu söyleyebilirim, uğraştığım bir şeyi anlatmanın o işi baltalayacağına dair benim bilimsiz Instagram anketinde çıkan konsensus bilimsel araştırmalarda çıkmıyor.
Aslında üzerine konuştuğum her iki kategori için de söylüyorum.
Her şeyde olduğu gibi kendinle ilgili olumlu şeylerden bahsetmenin de nasıl, ne zaman, nerede, kime yapıldığı önemli.
Mesela bizim kaza nazardan mı oldu çok emin değilim.
Normalde biz her zaman kaskımızı takarak çıkarız ama bu defa hava sıcak diye kask değil normal şapka takmıştık.
Kaza da ben kafamdan uçan şapkayı tutayım diye gidonu bırakınca oldu.
Sahil rüzgarlıydı.
Yani doğru düzgün kaskımızı taksak bu kaza muhtemelen olmayacaktı.
Bu arada ilk kaza anında tabi elim çok acıdı ama ben kırıldığını fark etmedim.
Eve yine bisikletle döndük.
Dönüşte şapkam gene uçtu bu defa da sağlam sol elimle tutmaya çalıştım.
Neyse ki bu sefer kaza olmadı ama kafandan şapka uçunca bunu tutmaya çalışmamak çok zor bir şey.
İnsanın eli otomatik olarak kafasına gidiyor.
Herkese kazasız belasız ve nazarsız günler dilerim.
Sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
