
Bu bölümde yalan söylemeyi nörobilim bakışıyla ele alıyoruz.
Yanıt aradığımız sorular:
- İnsanlar günde ortalama kaç kez yalan söyler?
- Yalan söylemek sadece insana özgü bir beceri mi?
- Çocuklar yalan söylemeyi kaç yaşında öğreniyor?
- Cezalandırıcı yetiştirme tarzı dürüst çocuklar mı, yoksa daha iyi yalancılar mı yetiştiriyor?
- Yalan söylerken beynimizde tam olarak neler oluyor?
- Beynimiz tekrarlanan yalanlara alışıyor mu?
- Bedensel ipuçlarına bakarak yalan tespit etmek gerçekten mümkün mü?
İçerik
(00:00) Günde kaç yalan söylüyoruz?
(02:07) Hayvanlarda yalan ve Makyavelist Zeka
(05:33) Çocuklarda yalanın gelişimi
(08:11) Yalanın bilişsel maliyeti ve beyin bölgeleri
(11:08) Beyin sahteciliğe nasıl alışıyor?
(13:53) Othello hatası ve poligrafın güvenilirliği
Kaynaklar
Dunbar, R. (1996). Grooming, Gossip, and the Evolution of Language. Harvard University Press.
Machiavelli, N. Prens (Türkçe çeviri).
İletişim
nebiliyorus@gmail.com
https://www.instagram.com/cenanhep
Transkript
İnsanlar günde ortalama kaç kez yalan söyler?
Geçen hafta yaptığım bilimsiz Instagram anketinde bu soruyu sordum.
Katılanların tahminlerinin ortalaması günde 4-5 yalandı.
Amerika'dan Japonya'ya kadar farklı ülkelerde yapılan çalışmalarda insanlara dün kaç kez yalan söylediniz diye sorulunca ortalama kişi başına günde 1-2 yalan çıkıyor ve bu ülkeden
ülkeye pek değişmiyor.
Yapılan çalışmaların bir ortak özelliği daha var.
İnsanların yarısından fazlası dün hiç yalan söylemedim diyor.
Yaklaşık %5'lik küçük bir grupta çok fazla yalan söylediğini kabul edip ortalamayı yükseltiyor.
Ama bana sorarsanız bu sonuçlar pek güvenilir değil.
Birincisi yalancılığı öz bildirimle ölçmek zaten ironik.
Ne kadar yalan söylüyorsunuz sorusuna herkesin doğru yanıt verdiğini varsayıp ona göre yorumluyorsunuz.
İkincisi günlük deneyimimiz de bu sonuçlarla uyumlu değil.
Eğer gerçek sonuçlardaki gibi olsaydı, çevremizdekilerin çoğu hiç yalan söylemeyen doğrucu Davut, az bir kısmı da yalancının önde gideni bayrak taşıyan olurdu.
Oysa gerçek yaşam muhtemelen normal dağılıma daha fazla uyuyor.
Çoğu kişi başkalarını üzmemek ya da kırmamak için ufak tefek yalanlar söylüyordur.
Her söylediği yalan olan ya da her doğruyu her yerde bodoslama söyleyen insan sayısı çok daha azdır.
O yüzden belki de bilimsel araştırmalarda hiç yalan söylemem diyenler en büyük yalancılardır.
Ve belki de benim bilimsiz Instagram anketi tarihte ilk defa bilimli anketlere göre gerçeğe daha yakın bir sonuç ortaya koymuştur.
Belki de benim bu söylediklerimin de hepsi yalandır.
Bilmiyoruz. Ne Biliyoruz'a hoş geldiniz.
Ben Cenan, psikiyatri uzmanıyım.
Bu kanaldaki yayınlarda insanları daha iyi anlamanıza yardımcı olmayı hedefliyoruz.
Bu bölümde günlük hayatımızın çok içinden bir şeyi, yalan söylemeyi, nörobilim bakışıyla ele alacağız.
Yalan söyleyebilmek biyolojik olarak önemli bir zihinsel beceri.
Üstelik sadece insana özgü değil.
Hayvanlarda da çoğunlukla yiyeceği erişimle ilgili taktiksel aldatma davranışları var.
Örneğin Güney Amerika'da, Arjantin ve Brezilya ormanlarında yaşayan bir maymun türü var.
Kapuçin maymunları.
Bunlar sosyal hayvanlar.
Gruplar halinde yaşıyorlar.
Ve her grupta net bir hiyerarşi var.
Yiyecek bulunduğu zaman güçlü olanlar önce yiyor, zayıflar onlardan arda kalanları yiyebiliyor.
Bu maymunlarla yapılan saha çalışmaları, hiyerarşide alt sıralardaki maymunlardan bazılarının yiyecekler paylaşılırken değişik bir taktik kullandığını göstermiş.
Bazı zayıf maymunlar, gerçekte ortada hiçbir tehlike yokken, gulelek gulelek diye alarm çığlıkları atıp ortalığı karıştırıyorlar.
Güçlü maymunlar güçlüler.
Ama yılana kartala kafa tutacak kadar salak değiller.
O yüzden alarm gelince kaçıp saklanıyorlar.
Yiyecekler orta yerde kalıyor.
Sahte alarmı veren küçük maymunlar da önce bir yalandan kaçıyorlar ama sonra hemen geri gelip yiyecekleri kapıyorlar.
Kapuçin maymunu bu şekilde alarm verirken aslında çok karmaşık bir zihinsel iş yapıyor.
Diğer maymunların beyninde bir korku yaratacağını biliyor.
Onların kaçacağını öngörüyor ve geride kalacak yiyeceğe ulaşmayı planlıyor.
Yani sadece sinyal kullanmıyor, başkalarının zihninde ne olacağını, onların ne tepki vereceğini modelliyor.
1988'de Oxford Üniversitesi'nde iki primatolog, Richard Byrne ve Andrew Whiten, Machiavellist Zeka adında bir kitap yayınlamış.
İsminden de anlaşılacağı gibi bu Niccolo Machiavelli'ye bir gönderme.
Machiavelli ünlü Prens kitabında şöyle diyor.
Tamam bir yöneticinin her zaman dürüst olması ve verdiği sözleri tutması kağıt üzerinde övülecek bir erdem.
Ama gerçek dünyada başarıya ulaşan liderler hep verdikleri sözleri pek umursamayan, insanları kurnazlıkla yönetmeyi bilen kişilerdir.
Whiten ve Byrne de bundan esinlenerek şöyle diyorlar.
Primatların beyinleri neden bu kadar büyük?
Yaban hayatta avını bulmak, onu avlamak, kendini de avcılardan korumak zorlu işler.
Ama bir şekilde tüm hayvanlar bunları yapıyor.
Bir kapı Çin maymunu olduğumuzu düşünelim.
Doğayla baş edebilmek için bir grupla yaşamaya muhtacız.
Ama bu grup da dikensiz gül bahçesi değil.
Hiyerarşi var, ittifaklar var, kıskançlıklar var.
Kim kime sırt çevirdi, kim kimi kandırmaya çalışıyor, kim kimle yatmış.
Bütün bunları takip etmek, hatırlamak, tahmin etmek gerekiyor.
Makevelist zeka tezine göre yalan söyleyebilmek, başkasını manipüle edebilmek, ittifak kurup ittifak bozabilmek, Bunlar yalnızca zekanın ürünleri değil, aynı zamanda zekayı
büyüten baskılar. Benzer yorumlar dedikodu için de çok yapılır.
Daha önce mizah bölümünde andığımız Robin Dunbar'ın çok bilinen tezine göre, dilin insanlığa en büyük katkılarından biri de dedikodu yapabilmektir.
Çünkü grup büyüdükçe kim güvenilir, kim sahtekar, kim ittifaklarını bozdu, bunları takip etmenin tek yolu başkalarıyla bunlar hakkında konuşmaktır.
Yani bir insanda ne aramazsan, hem yalan hem dedikodu ikisi de büyük beyin gerektiriyor, ikisi de aynı evrimsel baskının ürünü.
Evrimsel ölçekte çoğu okuzun süredir yalan söyleyebildiğimizi konuştuk.
Bir de bireysel ölçeğe bakalım.
Yeni doğmuş bir bebek yalan söyleyebilme becerisini ne zaman kazanıyor?
Bununla ilgili Kanada'da yapılmış çok ünlü bir deney var.
Deneye katılan her çocuk bir odaya alınıyor, sırtı bir oyuncağa dönük şekilde oturtuluyor.
Araştırmacı diyor ki ben odadan çıkıyorum sen sakın arkana dönüp bu oyuncağa bakma.
Sonra çıkıp gidiyor. Tabi çocukların büyük çoğunluğu dayanamıyor dönüp bakıyor.
Baksın bir şey olmaz çünkü çocukların dürtü kontrolünün bir erişkin kadar güçlü olmasını zaten beklemiyoruz.
Esas incelenen şey şu.
Araştırmacı odaya geri dönünce oyuncağa baktın mı diye soruyor.
Bakalım çocuk ne cevap verecek.
2-3 yaşındaki çocukların yaklaşık 3'te biri bakmadım diyor.
Yani yalan söylüyor.
4 yaşına geldiklerinde çocukların büyük çoğunluğu yalan söylüyor.
7-8 yaşına geldiklerinde neredeyse her çocuk yalan söylüyor.
Bu durum normal zihinsel gelişimin bir yansıması.
Burada yalan söyleyebilen çocuklar kafalarında şu hesabı yapabiliyor demektir.
Oyuncağa baktım. Ben bu gerçeği biliyorum ama araştırmacı bilmiyor.
Çünkü odada değildi.
Eğer ona bakmadığımı söylersem onun zihnine yanlış bir bilgi yerleştirebilirim.
Bu şekilde başkalarının kafasında kendininkinden farklı bir dünya olduğunu, onların düşünceleri, inançları olduğunu anlayabilme yeteneğine, yani başkasının zihni hakkında kuram üretebilme
becerisine kısaca zihin kuramı deniyor.
Daha erken yalan söylemeye başlayan çocuklar, genelde bu zihinsel kapasiteye daha erken ulaşmış olanlar.
Yalnız sözlerimi dikkatle seçiyorum ve burada yalan iyi bir şeydir demiyorum.
Yalan söyleyebilmek belli bir zihinsel beceri gerektirir.
Bir de aynı ekibin çocuklarla yaptığı başka ilginç bir araştırma var.
Bu defa iki farklı okuldan çocukları alıyorlar.
Bir tanesi daha cezalandırıcı, ufak şeyler için bile fiziksel cezalar verilebilen bir okul.
Diğeri fiziksel cezanın verilmediği daha hoşgörülü yaklaşımın olduğu bir okul.
Bu arada öğrencileri benzer profilde olup da yaklaşımın bu kadar zıt olduğu iki okul bulabilmek için Kanada'dan ta Batı Afrika'ya gitmişler.
Takdire şayan bir çaba.
Ve şunu bulmuşlar. Cezalandırıcı yetiştirme tarzı hem çocukların daha fazla yalan söylemesine yol açıyor, hem de söyledikleri yalanları tutarlı biçimde sürdürebilme becerisini de arttırıyor.
Yani bu çalışmalara göre ufak tefek yalanlar söylemenin normal zihinsel gelişimin doğal bir parçası olduğunu, baskıcı yetiştirme tarzınınsa usta yalancılar yarattığını söyleyebiliriz.
Yalanın gelişimsel yönüne baktıktan sonra sizi bir de biyolojisine götürmek istiyorum.
Karar vermeyle ilgili bölümlerde aynı bir suyun en kolay yoldan akması gibi beynimizin de en az enerji gerektiren yolu seçme eğiliminde olduğunu söylemiştik.
Bu yüzden insan beyninin doğal çalışma akışı doğruyu söyleme yönündedir.
Çünkü yalan söylemenin enerji maliyeti çok daha fazla.
Yalan söylerken özellikle de yakalanmamak bizim için önemliyse beynimizde bir sürü bölge bir sürü işi aynı zamanda yapmak zorunda kalıyor.
Önce gerçeği uzun süreli belleğimizden çağırıyoruz.
Ondan sonra bu gerçeği dile getirmemek için aktif bir fren mekanizması kullanıyoruz.
İnandırıcı bir alternatif kurgulayıp onu sunuyoruz.
Bir yandan da yalan uydururken karşımızdakinin yutup yutmadığını anlamak için onun tepkilerini gözlüyoruz ve stratejimizi anlık olarak güncelliyoruz.
Bir de söylediğimiz yalanı yine uzun dönem hafızamıza yazmamız gerekiyor ki sonradan söyleyeceklerimiz onunla çelişmesin.
Bu yüzden insan yorgunken, kafası çok meşgulken ya da alkollüyken yalan söylemesi hem zorlaşır hem de yalanların tutarlılığı düşer.
Latince in vino veritas, şarapta gerçek vardır, sözünün kökenleri taa milattan önce 6.
yüzyıla kadar gidiyor. Bu arada bunu söylerken aklıma sevgili arkadaşım Cem'in önerdiği bir bölüm konusu geldi.
Alkollüyken sen sen değil misin yoksa daha mı çok sensin?
Bu da çok tatlı konu gerçekten.
Uygun bir zamanda bunun üzerine de bir bölüm yapmak istiyorum.
Sonuçta yalan söylemek de aslında bir tür karar verme.
O yüzden yalan söylerken kullandığımız beyin bölgelerimiz karar verme bölümlerinde bahsettiklerimizle çok benzer.
Mesela bilgisayarlardaki REM'e benzettiğimiz ünlü dorsolateral prefrontal korteks yalan söylerken ağzına kadar dolu bir şekilde çalışıyor.
Çünkü hem gerçeği tutuyor, hem yalanı tutuyor, hem de hangisini söyleyeceğini ayarlıyor.
İkinci bölgede anterior singulat korteks.
Ondan da pişmanlıkla ilgili 40.
bölümde söz etmiştik.
Demiştik ki verdiğimiz ya da vermediğimiz kararların olası sonuçları arasında önemli bir fark varsa anterior singulat gidip amigdalamızı uyandırıyordu.
Biliyorsunuz amigdala da duygusal önem ve tehdit algısıyla ilgili bir merkez.
Biz de amigdalamız çalıştığı için huzursuz hissediyorduk.
İşte aynı anterior singulat yalan söylerken de Yani beynin bildiği bir gerçekle ağzımızdan çıkan söz arasında bir uyumsuzluk varsa burası karışacak diye vaziyet alıyor ve
amigdala yine uyanıyor.
Tabi bu basit bir özet ama beynimizde yalan söylemeyle pişmanlığın benzer devreleri aktifleştirdiğini söyleyebiliriz.
34. ve 35.
bölümlerde sosyal olarak acı verici şeylerin fiziksel olarak acı verici şeylerle beynimizde büyük oranda aynı bölgeleri uyardığını söylemiştik.
İşte bu kadar ilkel bir mekanizmadan pişmanlıkla yalan söylemenin yarattığı huzursuzlukları ayırmasını zaten bekleyemeyiz.
Yalnız bu huzursuzluk amatör yalancılar için geçerli.
Garrett ve ekibinin bu huzursuzluğu inceledikleri bir çalışma 2016 yılında Nature Neuroscience'da yayınlanmış.
Makalenin başlığı Beyin Sahteciliğe Alışıyor.
Çalışma şöyle, katılımcıların arka arkaya yalan söyleyebilecekleri bir durum yaratıyorlar.
Ve aynı anda fonksiyonel MR'la beyinlerinde hangi bölgelerin aktifleştiğine bakıyorlar.
Tabi burada minik bir parantez açmak istiyorum.
Laboratuvarda yalan söyleyen insanla, eşine, patronuna, mahkemeye ya da kendine yalan söyleyen insan aynı durumda değil.
Örneğin MR cihazının içindeyken yakalanırsam ne olur düşüncesi çok da büyük bir baskı yaratmıyor.
Yani laboratuvardaki yalanla gerçek hayattaki yalan akraba ama ikiz kardeş değil.
Yine de bu ünlü araştırmadan çok çarpıcı bulduğum birkaç sonucu paylaşmak istiyorum.
Katılımcılar kendi çıkarları için ilk kez yalan söylediklerinde amigdala biraz önce söylediğimiz gibi alarma geçiyor.
Kişi bir gerginlik yaşıyor.
Ama yalan söylemeye devam ettikçe amigdalanın tepkisi her seferinde biraz daha azalıyor.
Üstelik bu tepki ne kadar azalırsa bir sonraki yalan da o kadar büyük oluyor.
Bu durum suç işlemeyi ve güç ağlarını konuşurken bahsettiğimiz Tavris ve Aronson'un seçim piramidi benzetmesiyle de uyumlu.
Kişinin vicdanından verdiği her minik ödün bir sonraki adımı kolaylaştırıyor.
İlginç bir detay, amigdalanın bu adaptasyonu sadece kendi çıkarımıza söylediğimiz yalanlarda görülüyor.
Başkasının iyiliği için yalan söylediğimizde böyle bir adaptasyon yok.
Tabi orijinal deneyde böyle bir senaryo yok ama...
Birinin aşırı zevksiz bir kıyafetine canım çok güzel olmuş demek gibi nezaketen bir yalan söylerken kendimizi kaptırıp git gide coşmuyoruz.
Diyelim ki bir arkadaşınız dudak dolgusu yaptırmış, aşırı kötü olmuş.
Yakında bir arkadaşınız, kalbini kırmamak için konuyu açmak istemiyorsunuz.
Ama en sonunda o soruyor, ya fark etmemiştin değil mi çok doğal oldu diye.
İşte burada evet ya harika olmuş nerede yaptırdın derken o huzursuzluğu büyük ihtimalle yaşayacaksınız.
Ve gözlerinizde yeterince derine bakan bir kişi hay ben senin yazdığını kolaylıkla okuyabilecek.
Ama karşınızda kendi çıkarı için yalan söyleyen biri varsa ve artık amigdalası yalan söylemekten kabak lastik gibi olduysa mümkün değil bedensel ipuçlarından yalan söylediğini anlayamazsınız.
O yüzden yok gözlerini kaçırıyor mu, yok eli saçına gidiyor mu, yok terliyor mu gibi stresin bedensel ipuçları üzerinden yalanı yakalamaya çalışmak, Profesyonel bir yalancı karşısında bizi iyice tuzağa düşürür.
Vay be herif doğru söylüyor deriz.
Tersi de doğru yalancılıkla suçlanan bir kişi özellikle bir otorite karşısında örneğin bir polis sorgusunda ya da daha basiti bir iş görüşmesinde tamamen doğru söylediği halde panik olup stres
tepkileri gösterebilir. Buna otello hatası da deniyor.
Bu yüzden aslında yalanı değil stresi ölçen yalan makineleri.
Yani poligraflar çoğu ülkede delil olarak kabul edilmiyor.
Özetle bu bölümde yalanın biyolojik tarafına baktık.
Hayvanların da yalan söyleyebildiğini, çocukların 2 yaşından itibaren yalan söylemeye başladığını, abartılı disiplinin daha sinsi yalancılar yarattığını, beynimizin yalana fiziksel ve kimyasal
olarak alıştığını ve bedensel ipuçlarından yalan tespit etmenin güvenilir bir yöntem olmadığını konuştuk.
Bir sonraki bölümde de yalanın psikososyal boyutlarını ele alacağız.
Herkese sağlıklı ve yalansız günler dilerim.
Sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
