
Yeni doğmuş bir bebek birkaç gün içinde annesinin kokusunu diğer tüm kadınlardan ayırt edebiliyor ama bunu bilinçli olarak yapmıyor. Bağlanma, farkında bile olmadan beynimize kazınan bu tür izlerle başlıyor. Bu bölümde bağlanma kuramının sancılı doğumunu ve bir bebeğin annesine bağlanırken beyninde neler olup bittiğini konuşuyoruz.
İçerik
(00:00) Bowlby'nin 1957 sunumu ve psikanalitik dünyanın tepkisi
(03:22) Harlow'un tel anne — kumaş anne deneyi
(04:59) Maymun Punch'ın hikayesi
(06:28) Örtük bellek, açık bellek ve bebeğin hipokampusu
(08:09) Kokunun bağlanmadaki yeri ve noradrenalin
(08:43) Kötü olaylardan iyi anılar
(10:11) Bağlanma şemaları nasıl oluşur?
(11:46) Klein'a neden dargınım?
Kaynaklar
Harlow, H. F. (1958). The Nature of Love. American Psychologist, 13, 573–685.
İletişim
nebiliyorus@gmail.com
https://www.instagram.com/cenanhep
Transkript
19 Haziran 1957'de İngiliz Psikanaliz Cemiyeti'nin Londra'daki merkezinde John Bowlby bir yıl sonra yayınlayacağı Çocuğun Annesine Bağının Doğası isimli makalesinin kısa bir özetini
sözlü olarak sunuyordu.
Bowlby bu konuşmasında anneyle olan bağın sadece beslenme gibi fiziksel ihtiyaçlardan kaynaklanmadığını, çocuğun bunlardan tamamen bağımsız ve içgüdüsel bir bağlanma ihtiyacı da olduğunu öne
sürüyordu. Buna kanıt olarak da bakım evlerinde kalan, fiziksel ihtiyaçları tamamen karşılanan ama duygusal olarak ebeveynlerin yakınlığından mahrum kalan çocuklardaki gözlemlerini aktarıyordu.
Bowlby bu konuşmasıyla bağlanma teorisinin temellerini atarken beklediği bilimsel tartışma ortamı yerine sert bir dirençle ve dışlanmayla karşılaştı.
Salonda buz gibi bir hava esmişti.
Bowlby'nin hem süpervizörü hem analisti olan Melanie Klein bu yaklaşımı çok yüzeysel bulduğunu Bowlby'nin psikanalizin odaklandığı derin bilinç dışı süreçleri göz ardı ettiğini söylüyordu.
O sırada yakınları tarafından güçlükle sakinleştirilen Anna Freud da sen de iyice psikanalist olmaktan çıktın, başımıza davranışçı mı olacaksın diye bağırıyordu.
İlerleyen yıllarda Bowlby kendisiyle yapılan röportajlarda 50'lerdeki psikanalitik ortamın havasını dini bir atmosfer olarak tanımlamıştır.
Psikanalitik dünyanın dogmatizminden ve tarikatvari yapısından rahatsızlık duymuş ve açık bilimsel tartışmayı, sorgulamayı güçlü bir şekilde savunmuştur.
Ne Biliyoruz'a hoş geldiniz.
Ben Cenan, psikiyatri uzmanıyım.
Bu kanaldaki yayınlarda insanları daha iyi anlamanıza yardımcı olmayı hedefliyoruz.
Bu bölümde özellikle kariyerinin orta bölümlerinde hem Freudçılar hem Klein'ciler tarafından hor görülüp dışlanan koca yürekli Bolbin'in bağlanma kuramını konuşacağız.
Önce kuramın sancılı doğumuna ardından da bir bebek anneye bağlanırken beyninde neler olup bittiğine günümüzün bilimsel merceğiyle bakacağız.
1950'lerde psikanaliz dünyasındaki atmosferi bir düşünmenizi istiyorum.
O dönemin en baskın kuramları bebeğin anneye duyduğu bağlılığın temelinde beslenme ihtiyacının yattığını savunuyordu.
Mesela en başta Volbi'ye yüzeysel bakıyorsun diyen analisti Melanie Klein'ın nesne ilişkileri kuramında Bebeğin dış dünyayla ilişki kurduğu ilk kısmi nesne olarak memenin önemi çok büyük.
Bebeği zamanında doyuran, sıcaklık, sevgi ve rahatlama sağlayan iyi meme, sadece bir beslenme aracı değil, aynı zamanda yaşamın ve tatminin kaynağı.
Yıllar önce bir hocamız meme üzerine bu kadar şey yazan kuramcının kim olduğunu unutmayalım diye Melanie Klein'a Memeli Klein diyordu.
Bu görüşün hakim olduğu bir ortamda Bowlby çıkıp diyor ki bebeğin anneye duyduğu sevgi beslenmenin bir yan ürünü değildir.
Bağlanma da tıpkı beslenme gibi kendi başına bir hayatta kalma güdüsüdür.
Bu yorum belki Anna Freud'un ego psikolojisi ve Melanie Klein'in nesne ilişkileri kuramlarının kalplerine saplanan bir bıçak değil ama karınlarına atılan çok sert bir yumruk.
O yüzden çok tepki görüyor.
Bowlby bu çıkışıyla kendisini dünya dönüyor diyen Galileo gibi hissetmiş olacak ki psikanalizi dinlere benzetmiş.
Kendisi yetimhane gözlemlerine dayanarak sezgilerinden emin ama bu radikal fikirlerini kabul ettirmek için daha somut deneysel verilere ihtiyaç duyuyor.
İşte bu veri yine aynı yıllarda okyanusun diğer tarafında Amerika'da çalışan Harry Harlow'un deneylerinden geliyor.
Harlow biraz karanlık bir isim, maymunlarla yaptığı deneyler sonucunda Hayvan hakları konusunda kötü anlamda sembol olmuş birisi.
Yaptığı deneylere karşı oluşan tepkiler hayvan haklarının korunmasında ve hayvan deneylerinin sınırlandırılmasında önemli bir rol oynamış.
Kendisinin en meşhur deneyi etik açıdan en hafif olanlarından biri.
Bu deneyde Harlow yavru maymunlara iki tane yapay anne sunuyor.
Bir tanesi sert tel materyalden yapılmış süt veren anne, diğeri yumuşak kumaşla kaplı ama süt vermeyen bir anne.
Maymunları kendi haline bırakınca tel anneden sütü aldıktan sonra geri kalan zamanın büyük çoğunluğunu kumaş anneye sarılarak geçiriyorlar.
Korktukları zamanda süt veren tel anneye değil yumuşak anneye koşuyorlar.
Bu deney bağlanmanın beslenmeden ziyade dokunmayla, yakınlıkla daha ilgili olduğunu çok çarpıcı bir şekilde göstermiş oluyor.
Bilim tarihinde hep aynı şeyleri bulan ama birbirlerinden haberi olmayan insanlara alışığız ama bu defa öyle olmuyor.
Bowlby, Harlow'un çalışmalarından haberdar oluyor, körün istediği bir göz Allah verdi iki göz diyerek doğru karşı kıtaya, Harlow'un Wisconsin'deki laboratuvarına gidiyor.
Bir yıl sonra yayınlayacağı makalede de doğrudan Harlow'un çalışmalarına atıfta bulunuyor.
Biz şimdi bu deneylerden 70 yıl sonraya günümüze hızlı bir sıçrama yapalım ve bugünkü bilgilerimizle bağlanmaya bakalım.
Harlow'un deneyinin bir versiyonunu yakın zamanda Japon makak maymunu Punch olayında gördük.
Temmuz 2025'te doğan ve annesi tarafından terk edilen Punch yaşadığı hayvanat bahçesindeki sürüye de adapte olamamış.
Görevler fiziksel temas ihtiyacını karşılayabilmesi için ona battaniyeler, pelüş oyuncaklar, havlular vermişler.
Ama Punch bunlardan özellikle bir pelüş orangutana çok güçlü bağlanmış ve sürekli yanında gezdiriyormuş.
Punch'ın iç burkan bu görüntüleri aslında bağlanma kuramının en meşhur deneylerinden birinin tekrarı.
Yani bağlanma kültürden kültüre hatta muhtemelen primattan primata bile değişmeyen derin bir ihtiyaç.
Peki bu ihtiyacın biyolojik karşılığı ne?
Minik bir bebek annesine bağlanırken zihninde neler oluyor?
Buna aslında ta ilk bölümde çok kısa değinmiştik.
Çocukluğa inilmeli mi, Freud'a neden dargınım bölümünde.
Şimdi neredeyse iki yıl önce açık bıraktığımız o kapıdan tekrar girip biraz daha detaya bakacağız.
Her zaman olduğu gibi bu bölümü anlayabilmek için de önceki bölümleri dinlemiş olmaya gerek yok.
Ben zaten gerekli yerlerde açıklamaları yapıyorum.
Ama bu bölümden sonra ismi geçen bölümleri de dinlerseniz, aynı Tetris'te beklenen uzun çubuğun son saniye gelmesi gibi her şeyin yerli yerine oturmasının hazzını yaşayabilirsiniz.
Belleğimizi kabaca ikiye ayırabiliriz.
Açık bellek, bildiğimizi bildiğimiz şeyler.
Mesela çok eğlendiğiniz bir konseri hatırlamanız ya da düşünce özgürlüğü kavramının ne olduğunu bilmeniz gibi.
Örtük bellek ise bildiğimizi bilmediğimiz şeyler.
Mesela ilk kez gördüğünüz bir insanın nedensiz bir şekilde sizi huzursuz etmesi ya da daha önce duyduğunuzu hiç hatırlamadığınız bir kokunun sizi mutlu etmesi.
41. ve 42.
bölümlerde açık belleğin nasıl çalıştığını konuşurken demiştik ki, beynimiz bir bilgisayarın harddiski gibi anıları tek bir dosya halinde derli toplu tutmuyor.
Mesela bir hatırayı hafızamıza yazarken, ses bilgisini ayrı, görüntü bilgisini ayrı yerlere gönderiyoruz.
Bu dağıtma ve gerek olduğu zaman tekrar toplama işini hipokampus yapıyor.
İlk bölümde konuştuğumuz HM vakası da her iki tarafta hipokampusu çıkarıldığı için açık belleğine hiç yeni bir şey kaydedemiyor ama örtük belleğini kullanmaya devam ediyordu.
Bu örnekler bize gösteriyor ki beynimizin tek bir hafıza merkezi yok.
Neden yok? Çünkü beynimiz bir bilgisayar gibi en baştan tasarlanıp fabrikada üretilmemiş.
Milyonlarca yıl içinde var olana yeni özellikler eklenerek gelişmiş.
İşte yeni doğan bir bebekte çok kritik bir eksiklik var.
Açık belleğine kaydetme ve okuma işini yapacak hipokampus henüz tam olgunlaşmamış.
O yüzden yaklaşık ilk iki buçuk yaşta açık belleğimize hiçbir şey kaydedemiyoruz.
Aynı HM vakası gibi.
Bu nedenle hemen hiç kimse ilk iki yaşını bilinçli olarak hatırlayamaz.
O halde bağlanma bizim örtük belleğimizle ilgili bir şey.
Bir bebeğin bakım verene bağlanmasında en temel duyu kanalı kokudur.
Bu hem insanda hem hayvan modellerinde gösterilmiş bir şey.
Yeni doğmuş bir bebek, annesinin kokusunu birkaç gün içinde diğer kadınların kokusundan ayırt edebiliyor.
Ama tabii kendisi bunu farkında olarak bilerek yapmıyor.
Bu ayrımda da noradrenalin molekülünün görevi aldığını biliyoruz.
Doğumdan sonraki ilk dönemde bebeğin beynindeki noradrenalin düzeyi inanılmaz yüksek.
Bu noradrenalin...
Bu kokuyu kaydet, buna yaklaş, onu takip et sinyali gönderiyor.
İlginç bir şey doğumdan sonraki ilk günlerde beynimizin tehlike dedektörü amigdala da henüz tam olgunlaşmamış.
O yüzden bebekler ilk günlerde her duydukları kokuyu bu güvenli diye kaydediyor.
Bu aynı zamanda çizgi filmlerde çok gördüğümüz yumurtadan çıkan bir hayvanın normalde korkup kaçacağı saldırgan bir hayvanı annesi zannedip onun peşine takılmasının sebebi.
Amigdala henüz olgunlaşmamışken kokular acı verici uyaranlarla birlikte verilse bile bebekler bu kokulara sonradan daha çok yöneliyor.
Bu biraz kulağa rahatsız edici geliyor ama böyle bir şey neden var?
Hayvanları düşünün. Anne istemeden bebeğin üstüne basabilir hatta yuvaya girip çıkarken ezebilir.
Bu hayvanların dünyasında çok sık olan bir şey.
Ama bebeğin hayatta kalabilmek için anne ne yaparsa yapsın ona tutunması gerek.
Evrimde elenip gitmemesi için bir yavrunun Acı da olsa yaklaş çünkü uzaklaşmanın bedeli çok daha büyük parolasıyla hareket etmesi gerekiyor.
Birçok hayvanda yaklaşık 10 günde, insanlarda muhtemelen birkaç ay içinde noradrenalin merkezleri olgunlaşıp sakinleşiyor.
Korku merkezi amigdala yavaş yavaş olgunlaşıyor.
Bu olgunlaşmalar gerçekleştikten sonra bebek korkmayı öğrenince artık annenin varlığı korkuyu azaltmaya yarıyor.
Yani burada annenin yarattığı güvendeyim hissinin iki aşaması var.
Başlangıçta zaten her şey güvenli olarak kodlanıyor.
Sonradan anne varsa korku azalıyor.
İlk iki buçuk yaşta açık bellekten sorumlu merkezlerin tam olarak olgunlaşmadığını söylemiştik.
Ama ilk birkaç ayı saymazsak örtük bellekten sorumlu alanlar gayet güzel çalışıyor.
Neresi bunlar? Özellikle amigdala, bazal ganglionlar ve duyunla ilgili bazı alanlar.
Biliyorsunuz amigdalamız zaten korku merkezi.
Bazal gandiyonlarımız da bisiklete binmek, araba kullanmak gibi otomatik yaptığımız şeyleri yöneten yer.
O nedenle ilk iki yaşta bebeğin yapabildiği şey şu.
Bir şeyle karşılaştığı zaman bu güvenli mi, tehlikeli mi gibi çok temel bilgileri kaydedip ondan sonra otomatik olarak hareket etmek.
Bununla ilgili Tottenham ve Vanucci'nin 2025'de yayınlanmış güncel bir çalışması var.
Diyorlar ki bebek aslında bağlanma şemalarını oluşturmak için sürekli tahmin yapıyor.
İhtiyacım olduğunda bakım veren kişi karşılık verecek mi, vermeyecek mi diye.
Her ağladığında biri gelip onu sakinleştiriyorsa tahminleri tutuyor ve dünya güvenli bir yer, insanlar güvenilir fikri gelişiyor.
Yok eğer bazen biri geliyor bazen gelmiyorsa o zaman da dünyanın güvenli bir yer olduğu tahmini desteklenmemiş oluyor.
Bu tahminler başlangıçta bölük bölçük duygusal izler halinde.
Ama 41. ve 42.
bölümde konuştuğumuz gibi beyin aynı deneyimleri yaşaya yaşaya bellekteki izleri güçlendiriyor ve bazı bağlanma şemaları oluşturuyor.
İhtiyaç duydum ve karşılık gördüm eşleşmeleri güvenli şemalara, ihtiyaç duydum ama karşılık göremedim eşleşmeleri de güvensiz şemalara dönüşüyor.
Aslında Melanie Klein da benzer bir şeyi iyi meme kötü meme diye ayrım yaparak anlatmış.
Ben de zaten her söyledikleri yanlış diye kendilerine dargın değilim.
Bolbin'in dediği gibi tarikatvari yapılarından dolayı dargınım.
Ben birçok kuramın yapısı gereği yanlışlanabilir olmaması ve güçlü lobilerinin bulunmasının da etkisiyle insan zihninin nasıl çalıştığını anlamamıza destek değil köstek olduğunu
düşünüyorum. Bunun çok tipik örneklerinden biri Alzheimer hastalığında yaşanmış.
O hikayeyi de ilerleyen bölümlerde anlatırım.
Bu bölümde ne konuştuk?
Bağlanma kuramının nasıl doğduğundan, deneysel metodolojiye dayanma çabasından ve bağlanmayla ilgili izlerin örtük belleğimize nasıl kazındığından bahsettik.
Bağlanma üzerine söylemek istediğim başka şeyler de var.
Örneğin ilişkilerin önemi üzerine yaptığımız 35.
bölümde ırmağın kısaca değindiği Mary Ainsworth'un yabancı durum deneyi, oksitosin, dopamin, kortizol gibi moleküllerin bağlanmayı nasıl inşa ettiği, Sonraki deneylerin kuramı destekleyip desteklemediği
ve eksiklerin neler olduğu gibi.
Keyfine dinlenen bir podcast bilgi bombardımanına dönüşmesin diye onları daha sonraya bırakıyorum.
Herkese sağlıklı günler dilerim.
Sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
