
Neden bazen karar verirken kilitleniriz? Seçeneklerin artması neden bizi özgürleştirmek yerine felç eder?
Bu bölümde kararsızlığın psikolojisini, sonuçlarını ve çözüm yollarını ele alıyoruz.
İçerik
(00:00) Giriş, reçel deneyi ve seçenek bolluğu
(01:39) Kararsızlık türleri
(02:24) Tek yönlü ve çift yönlü kararlar
(03:39) Karar yorgunluğu
(06:12) Seçim felci: Fazla düşünmenin kilitlediği anlar
(07:39) Kayıp korkusu, FOMO ve riskten kaçınma
(09:26) Mükemmeliyetçilik ve “iyi olanla yetinmek”
(10:04) Kararsızlık nelere yol açıyor?
(11:22) Kararsızlığı azaltmanın yolları
(15:18) Özet ve kapanış
Kaynaklar
When Choice Is Demotivating: Can One Desire Too Much of a Good Thing?
Nudge: Improving Decisions About Health, Wealth, and Happiness (Richard H. Thaler, Cass R. Sunstein)
Thinking Fast and Slow (Daniel Kahneman)
İletişim
nebiliyorus@gmail.com
https://www.instagram.com/cenanhep
Transkript
Diyelim ki yüksek kalitede reçeller üreten bir şirketimiz var.
20 çeşit harika reçel üretiyoruz ve tanıtım yapmak istiyoruz.
Şehrin en işlek süpermarketinde bir stand açalım diyoruz.
Markette de böyle işler için hazır masalar varmış.
Eğer bir masa kiralayalım dersek, tadı mıdır kavanozlardır derken 6-7 çeşit reçel sığdırabiliyoruz.
Ama yan yana 2-3 masa kiralama fırsatımız da var.
Nasıl yapalım? Tek masa tutup çilek, vişne, ayva gibi en bilindik seçenekleri de götürebiliriz ya da üç masa birden tutup tüm çeşitleri deneme fırsatı da sağlayabiliriz.
Sezgilerimizle yanıt veren alt beynimiz çeşit bol olunca herkesin damak tadına uygun bir şeyler bulmasını böylece daha çok satış olmasını bekliyor.
Peki bunun için üç katı kira ödemeye değer mi?
Bunu düşünmeyi de analitik üst beynimize bırakıyor.
Fakat Iyengar ve Leper'ın bu konuyu işlediği ünlü deneylerinde sezgilerimizi haksız çıkaran bir sonuç ortaya çıkıyor.
Reçel seçeneği çok fazla olduğunda standa uğrayanların sadece %3'ü alışveriş yaparken az çeşit sununca bu oran %30'lara fırlıyor.
Yani büyük standı seçince yalnızca 3 kat kira ödemek zorunda kalmıyoruz, aynı zamanda çok daha az satış yapabiliyoruz.
Ne Biliyoruz'a hoş geldiniz.
Ben Cenan, psikiyatri uzmanıyım.
Bu kanaldaki yayınlarda insanları daha iyi anlamanıza yardımcı olmayı hedefliyoruz.
Bu bölümde seçim yapmak zorunda kalmanın insanı nasıl kilitleyebildiğini, kararsızlığın psikolojisini ve çözüm yollarını ele alacağız.
Çağımızın vebası olmasa da kararsızlık hepimizin zaman zaman deneyimlediği bir şey.
Ne giyeceğimize karar verirken, restoranda yemek seçerken, Netflix'te ne izlesem diye bakıp bakıp en sonunda hiçbir şey seçemeyip kapatırken benzer hisleri yaşıyoruz.
Tabii bunlar uyduruk kararsızlıklar ama bir de üniversite hatta lise seçerken başlayan hayata yön verecek konularda kararsızlıklar var.
Yaş geçtikçe de çocuğu hangi okula göndersek, maaştan kalan bir şey varsa nereye yatırım yapsak gibi yeni kararsızlık türleri de ortaya çıkıyor.
Karar vermenin duygusal zorluğu felsefede de çok işlenmiş bir konu.
Kierkegaard bunu özgürlüğün baş dönmesi diye, Sartre'da insanın özgürlüğe mahkum olması diye tanımlıyor.
Ama biz bu bölümde karar vermeye önce bilissel açıdan yaklaşalım ve Jeff Bezos gibi kararlar ikiye ayrılır diyerek başlayalım.
Birincisi tek yönlü kapıya benzeyen kararlar.
Yani verdikten sonra geri dönülmesi çok zor olan hatta bazen hiç mümkün olmayan önemli kararlar.
Bir de çift yönlü kapıya benzeyenler var.
Kolayca geri dönebildiğimiz yani kararımızdan vazgeçmenin veya değişiklik yapmanın mümkün olduğu kararlar.
Bezos liderlerin çoğu zaman çift yönlü kapıları tek yönlü gibi algılayıp gereksiz yere yavaşladığını, bunun da inovasyonu engellediğini söylüyor.
Yani bir karar vereceksek önce bu kararın çift yönlü mü tek yönlü mü olduğunu belirleyelim, çift yönlü olanlara boşu boşuna fazla enerji ve vakit ayırmayalım diyor.
Bu arada bu devasa şirket liderlerinin karar verme konusunda epey aforizmaları var.
Mesela Steve Jobs'a da sormuşlar, neden hep kot pantolon ve siyah kazak giyiyorsun diye?
O da zihinsel enerjimi daha önemli kararlara saklamak için demiş.
Bu karar yorgunluğunu azaltmak için hep aynı tip giyinmesiyle ünlü başka isimler de var.
Mark Zuckerberg ve Albert Einstein.
Benim kendi gözlemim şık giyinmeye önem vermek ya da vermemek bir çeşit huy.
Yani sonradan pek değişmiyor.
Kişi aşırı meşgul de olsa bu alışkanlığını genelde sürdürüyor.
Tipik örneği de bence muhteşem giyinen Atatürk.
Tersi de doğru, bir kişinin sonradan gösterişli giyinmeye kalkması bence çoğu zaman eğreti duruyor.
O yüzden daha iyi anlayabilmek için bu üçünlü isim gençliklerinde çok da meşgul değillerken ne giyiyorlarmış ona bakmak lazım.
Eskiden giyimlerine çok özen gösteriyorlar da sonra iş güç arttıkça teklife döndülerse o zaman haklılar demektir.
Ama aynı kıyafetten onlarca alıp hep aynı şeyi giymeyi biz daha çok nöro gelişimsel farklılıkları olan kişilerde görüyoruz.
Mark Zuckerberg zaten kendisi 2013'te otistik özelliklerinin de olduğunu açıklamıştı.
Bu açıklama otizmde damgalanmanın azalmasına önemli katkı sağlamıştır.
O yüzden bana sorarsanız Jobs, Zuckerberg ve Einstein büyük olasılıkla aynı şeyleri giymelerini kulağa karizmatik gelecek şekilde rasyonalize ediyorlar ama şu konuda haklılar.
Karar vermeye çalışmak zihin için yorucu bir şey.
Özellikle de analitik üst beynimiz yani Kahneman'ın tercih ettiği terimle sistem ikimiz devreye girdiğinde.
Karar yorgunluğu bir anlamda üst beynin pilinin bitmesi demektir.
Bu fiziksel olarak da isabetli bir benzetme çünkü beyindeki elektrik dalgalarını inceleyen EEG çalışmaları da bunu destekliyor.
Üst beynin pili bitince doğal olarak kontrolü daha ekonomik alt beyin ele alıyor.
O yüzden yorgunken daha çok alt beynimizle hareket ederiz ve dürtüsel oluruz.
Mesela daha çabuk sinirleniriz ya da bir diyet yapıyorsak onu bozabiliriz.
Nobel ödüllü ekonomist Taylor ve hukuk profesörü Sunstein'in Nudge kitabı, insanları belli bir yöne doğru dürtmek için karar verme sistemlerinin tembelliğinden yararlanmayı çok güzel işliyor.
Geçen bölümde önerdiğim Kahneman'ın Hızlı ve Yavaş Düşünmek kitabı gibi Nudge ya da Türkçe çevirisiyle Dürtme kitabını da herkese öneririm.
Biz şimdi baştaki reçel örneğimize dönelim.
Standı kuruyoruz, gelenlere tatmak ister misiniz diyoruz.
Onlar da tabii bedava ve ekstra bir gıda diye düşünüp olur diyorlar.
Eğer sadece çok iyi bilinen reçelleri getirdiysek, çoğu kişi zaten hepsinin tadını bildiği için farklı tatlar arasında bir karşılaştırma yapmak zorunda kalmıyor.
Sadece bu marka iyi mi kötü mü diye bakıyor, beğenirse de alıyor.
Beyni yoracak çok fazla bir şey yok.
Ama eğer daha önceden hiç bilmediği bir sürü reçelden tatmasını sağlarsak bu defa hangisini alacağına karar vermek zorunda kalıyor.
Ve muhtemelen çoğu kişi de bu zahmete katlanmayıp neyse sonra bakarız diye düşünüyor ve teşekkür edip ayrılıyor.
Bir şeye karar verirken aşırı analiz yapmanın insanı kilitlemesine İngilizce analysis paralysis deniyor.
Kulağa uyumlu geliyor gerçekten ama direkt Türkçe çevirisi analiz felci bana çok teknik geliyor.
O yüzden ben seçim felci diyeceğim.
Seçim felci edebiyat dünyasında da çok kez işlenmiştir.
Muhtemelen en meşhur örnekleri Shakespeare'in Hamlet'i ve Ezop masallarındaki tilki hikayesi.
Bu hikayede bir tilkiyle bir kedi muhabbet ediyorlar.
Tilki bin bir çeşit numaram var şöyle akıllıyım böyle kurnazım diye hava atarken kedi valla ben bir tek ağaca çıkmayı biliyorum ama onu da baya iyi yaparım diyor.
Derken ikisine tazılar saldırıyor.
Kedi tek bildiği işi yapıp hızla ağaca çıkıyor.
Tilki de ne yapayım diye düşünürken yakalanıyor.
Seçim felci bir anlamda üst beynimizin bir bilgisayar ya da cep telefonu gibi kilitlenmesidir.
Az önce konuştuğumuz karar yorgunluğuyla seçim felci arasında karşılıklı bir ilişki var.
Eğer üst beynimiz yoruldu, pili bittiyse en ufak bir işte çok daha kolay kilitleniyor.
Yok gün boyu kilitleniyor aynı cep telefonu gibi reset atıp duruyorsak pili çok daha hızlı bitiyor.
Önceki bölümlerde insan beyninin aynı bir suyun akması gibi en kolay yoldan gitmeyi tercih ettiğini söylemiştik.
Peki o zaman seçeneklerin bol olması nasıl oluyor da suyun daha rahat akmasını sağlamıyor da sistemi kilitliyor?
Neden hızla bir tanesini seçip yola devam edemiyoruz?
Beynimiz için karar vermek, yeni bir şey elde etmek kadar sahip olduğumuz veya olabileceğimiz diğer seçeneklerden vazgeçmek anlamına da geliyor.
Ve çoğu insan için kaybetmenin acısı...
kazanmanın hazlından psikolojik olarak çok daha güçlü.
Burada bahsettiğimiz kayıp illa maddi bir kayıp olmak zorunda değil.
Daha önce de çok konuştuğumuz FOMO yani bir deneyimi kaçırma korkusu da oldukça güçlü.
Mesela geçenlerde Ankara'ya psikiyatri kongresine gittik.
Ben de sadece bir gece kalacaktım.
Görmek istediğim de çok sayıda insan vardı.
Ama hepsi de bambaşka ortamlardan tanıdıklar.
Hepsini aynı yere çağırmam için anca düğünün falan olması lazım.
O yüzden mecburen bir programa katılıp diğerlerini kaçırmış olun.
Kaybetmekten korkmanın gücünü daha somut bir şekilde gösteren çok ünlü bir deney var.
Diyelim ki size bir teklifte bulunuyorum, yazı tura atacağız.
Eğer siz kazanırsanız ben size 15 bin lira vereceğim, ben kazanırsam siz bana 10 bin lira vereceksiniz.
Bu oyunu oynamayı kabul eder misiniz?
Çoğu insan böyle bir durumda ya durduk yere 10 bin lira niye kaybedeyim diye düşünüyor ve oyuna girmiyor.
Çoğunluk risk almayı ancak olası kazanç olası kayıptan en az iki kat fazlaysa göze alıyor.
Bu tercih bir bilgisayarla insan beyninin çalışma farkına en güzel örneklerden biri.
Tabii ki günlük hayatta böyle yazı tura oyunlarıyla karşılaşmıyoruz ama yazı tura olmasın 10 yıl boyunca hayatın içinde bin tane farklı konuda karar verecek olalım.
Bunların her birinde olası kaybımız bir birim, olası kazancımız da bir buçuk birim olsun.
Ortalama bir insan risk almama tarafında olacağı için sonuçta mantıklı hareket edip her seferinde risk alan bir bilgisayara karşı çok daha geride kalıyor.
Peki kimler olası kayıpları gözünde çok büyütür ve daha çok seçim felcine uğrayıp geri kalır?
Tabii ki mükemmeliyetçi insanlar.
Voltaire'in çok ünlü sözünde söylediği gibi, mükemmel iyinin düşmanıdır.
Aynı noktadan yarışa başladıklarını varsayarsak…
iyiyle yetinenin çoğu zaman her kararda felç olan mükemmeliyetçiye göre çok daha iyi bir yere çok daha kısa sürede varacağını söyleyebiliriz.
Özetle seçim felci yaşamamızın altında iki temel yükü vardır.
Birincisi üst beynin pilini tüketen bilişsel yük, diğeri de kayıptan korkmanın getirdiği duygusal yük.
İkisi de karar vermeyi zorlaştırıyor.
Peki kararsızlık nelere yol açıyor?
Yani bir türlü karar verememenin can sıkıcı bir deneyim olması dışında, Bize maliyeti ne?
Birincisi tabii ki ertelemecilik.
15. bölümde zaman yönetimini konuşmuştuk.
Bu kanalın en çok dinlenen bölümlerinden biri.
Orada ya şu iş vardı yapacaktık diye düşünüp durmanın ne kadar çok vakit kaybettirdiğinden söz etmiştik.
E tabii ki hangisini seçsem diye düşünmek de öyle.
Bir şeye karar veremediğimiz zaman aynı iş için çok daha fazla enerji sarf etmiş oluyoruz.
Üst beynimizin pili daha hızlı bitiyor.
Ve bu sefer bir kısır döngü oluşuyor.
Karar veremedikçe karar vermek zorlaşıyor.
Sonuçta bu enerji kaybı hem verimliliği düşürüyor hem de başka işlere ilerleyemediğimiz için bir çeşit fırsat maliyeti yaratıyor.
İkincisi de kararsızlık iki bölüm önce konuştuğumuz tükenmişlik riskini arttırıyor.
Sadık dinleyicilerimiz biliyorlar, yaptığımız işte hatta genel olarak hayatta mutlu olmak için özellik, yeterlik ve ilişkiler çok önemli.
Kararsız kalmak zaten yeterlik hissini doğrudan baltalayıp mutsuz edebiliyor.
Ayrıca dolaylı olarak ilişkilerimizi veya özelliklerimizi olumsuz etkiliyorsa tükenme riskimizi daha da fazla arttırıyor.
Peki ne yapalım?
Tabii ki birincisi mükemmel olan yerine yeterince iyi olanı hedefleyelim.
Asistanken KLP birbirine geçtiğimde ilk gördüğüm hastayı hala hatırlıyorum.
KLP ırmaklı olan bölümde de geçmişti.
Başka bir tıbbi hastalığı olanların psikiyatrik durumuyla ilgilenen bölüm.
Pazartesi günü başladım.
İlk gittiğim hasta onkolojide yatıyordu.
Bir önceki cuma günü benden önceki arkadaş görmüş.
Uyuyamaması nedeniyle hastaya bir ilaç başlamış.
Ve kanser hastası olduğu için de normalde kullandığımız dozun yarısını önermiş.
Ben odaya tam girdim.
Hasta yakınları dediler ki hocam cuma gecesi bir uyudu daha şimdi uyandı.
3 gün uyumuş hasta.
Ben dedim ki anam burası çok bambaşka bir dünya.
Ve bu ilk hastadan o kadar etkilendim ki diğer hastalarda o ilacı başlasam şu yan etki olacak, bu ilacı başlasam şuradan ilaç etkileşimi olacak derken hiçbir karar veremez oldum.
Yani tam bir seçim felci.
E hiçbir şey yapmasam bu sefer hastaların şikayetleri devam ediyor ve her şey bir öneriyle ya da psiko eğitimle düzelecek gibi değil.
O günlerde tesadüf sorun çözme terapisi okuyordum.
Orada şöyle bir ilke var.
Sorunların hemen hiçbir zaman kusursuz tek bir çözümü yoktur.
Genellikle farklı çözüm seçenekleri vardır.
Bunlardan kiminin bir yönü üstündür, kiminin diğer yanı.
Bir seçimin korkunç bir hata olması, diğerinin kusursuz doğru olması neredeyse hiç rastlanan bir şey değil.
Böyle düşünmek beni bayağı rahatlattı.
Dedim ki hangi tercih yapsam bir olumsuz tarafı mutlaka olacak ama ben içlerinde en avantajlı görüneni seçeyim.
En olmadığı ertesi gün başka hastaya gittiğimde bu hastaya da bir uğrarım.
Nasılsınız diye sorarım.
Ters giden bir şey varsa ona göre düzeltirim.
Bu nosyonu çok değerli buluyorum.
Çünkü mükemmel olmaya gerek yoktur demiyor.
Zaten mükemmel diye bir şey yoktur diyor.
Bir önceki bölümde de anlaşılmıştır.
Ben de genel olarak kararsız bir insan sayılırım.
Mesela bu bölümleri hazırlarken bile hangi cümleyi nasıl söyleyeyim, ne zaman söyleyeyim diye çok düşündüğüm oluyor.
Mümkün olduğunca uzatmadan anlatmak için ya bunlara da çok gerek yok deyip bazı yerleri de çıkarıyorum.
Ama bu sefer de bölüm çok yoğun oluyor.
Takip etmek için konsantrasyon gerekiyor.
Geçen arabada eve giderken eski bölümlerden birini dinleyeyim dedim.
Biraz da yorgundum.
Kendi söylediğimi kendim anlamadım.
Aslında o kadar uğraşmasam, biraz da goy goy yapsam belki daha bile çok dinlenir ama böylesini ben daha çok seviyorum.
Siz de şu saniyeye kadar dinlediğinize göre muhtemelen size de bir şekilde hitap ediyor.
İkinci öneriye geçelim.
Jeff Bezos'un söylediği kararları tek yönlü ve çift yönlü diye ayırmak.
Zaman yönetimi bölümünde bir şeyi iki dakika içinde yapabiliyorsak yapıp kurtulalım fikri vardı.
Aynı şekilde iki dakika içinde önce bu karar kritik mi değil mi diye bakıp geri dönülebilir bir şeyse sezgilerimize güvenip bir tanesine yönelmek bize çok vakit ve enerji kazandırabilir.
Mesela neyi izleyeceğimizi seçmek son derece geri dönülebilir bir karar.
Direkt bir tanesini açıp beğenmezsek kapatabiliriz.
Tek yönlü kararlardaysa mümkünse karar sürecini daha küçük parçalara bölüp, elimizdeki bilgileri arttırmaya çalışabiliriz.
Mesela iki farklı iş seçeneği arasında kaldık.
Vaktimiz varsa karar verme işini sonraya erteleyelim.
Şu şu kişilerle görüşeyim ya da şu açıdan da araştırayım diye daha kolay harekete geçebileceğimiz bir planlama yapalım.
Böylece felç olmaktan da kurtulduğumuz için kendimize güvenimizi de arttırmış oluruz.
Üçüncü önerim de karar yorgunluğunu önlemek için seçenek sayımızı azaltmaya çalışmak.
Reçel deneyi bunun çok tipik bir örneği.
Bir başka örneğini de geçen bölümde Yusuf Ali abi söylemişti.
Eğer restoranda yemek seçemiyorsan önce et mi yiyeceksin tavuk mu ona karar ver sonra etler arasından devam edersin diyordu.
Bu öncelikle kesin seçmeyeceklerine odaklanıp onları dışlama işini aslında daha kritik kararlar içinde yapabiliriz.
Özetle kararsız kalmak can sıkıcı bir deneyim olmasının yanında aynı zamanda verimimizi de düşürüyor ve tükenmişlik riskini arttırıyor.
Kararsızlığı önlemek için de mükemmel karar diye bir şey olmadığını kabul etmek, geri dönülebilir şeyler için sezgilerimize daha çok güvenmek, kritik kararlarda felç oluyorsak, mümkünse kararı erteleyip, harekete
geçebileceğimiz daha küçük adımlar planlamak, çok fazla seçeneğimiz varsa da önce bir kesin seçmeyeceklerimizi eyleyip, üst beynimizin yükünü azaltmak, yapabileceğimiz en pratik şeyler.
Herkese kararlarından çok mutlu olduğu sağlıklı günler dilerim.
Sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
