
Bu bölümde çalışma ortamımızda kararlılıkla "Hayır" diyebilmek için üç temel ilkeden bahsediyoruz.
İçerik
(00:00) Giriş
(02:30) Birine iyilik yapmak ve işini iyi yapmak
(07:40) "Hayır" derken suçlu hissetmek
(10:12) Gerçekten sorumlu biz miyiz?
(12:18) Evet demek aptallık mıdır?
(13:34) Özet
Kaynaklar
When I Say No, I Feel Guilty: How to Cope - Using the Skills of Systematic Assertive Therapy (Manuel J. Smith)
Boundaries: When to Say Yes, How to Say No to Take Control of Your Life (Henry Cloud, John Townsend)
İletişim
nebiliyorus@gmail.com
https://www.instagram.com/cenanhep
Transkript
Hangi uzmanlık alanına yöneleceklerine karar vermeye çalışırlarken tıp öğrencilerinin bize en çok sorduğu sorulardan biri de sürekli insanların sorunlarını dinlemek sizi de olumsuz etkilemiyor mu oluyor.
Ben bu soruya genelde şöyle yanıt veriyorum.
Bu psikiyatriye özgü bir şey değil.
Hekimlik zaten sağlık sorunları olan insanlara yardımcı olma ile ilgili bir meslek.
Hangi branşı seçersek seçelim biz sağlığını bir sebepten yitirmiş mutsuz insanlarla en çok karşılaşıyoruz.
ve mesleğin hep zor durumda olanlarla çalışmayı gerektiren bu doğası hekimler için hayır demeyi çoğu zaman zorlaştırıyor.
Birçok durumda bir şeyler talep eden kişinin sorunlarını çözebilecek tek kişi siz oluyorsunuz ve çoğu zaman enerjinizden, vaktinizden, ailenizden hatta bazen sağlığınızdan
fedakarlık ederek mümkün olduğunca herkese yardımcı olmaya çalışıyorsunuz.
Diğer yandan, doğrudan sağlıkla ilgili olmayan, hatta bazen yasal sorumlulukları zorlayan talepler de çok sık oluyor.
Mesela randevi olmadan muayene olmak ya da hasta gelmeden ilacını yazdırmaya çalışmak zaten her branşın karşılaştığı talepler.
Psikiyatride de özellikle akıl sağlığı raporlarıyla ilgili çok zorlayıcı talepler olabiliyor.
Asistanlığın sonunda bu konuya epey kafa yormuştum.
Çünkü üniversitede asistanken çok arada kalırsan direkt hocaya danışıyorsun, o ne diyorsa onu uyguluyorsun.
Çok fazla bir sorumluluk yok. Ama uzman hekim olup zorunlu hizmete gittiğinde artık sorumluluk sahibi sensin.
O yüzden o dönemde hayır deme ve kararlılıkla ilgili epey çalışmıştım.
Bir isteğe hayır diye yanıt vermek çoğu zaman zor ve üzerine çok yazılmış, çok konuşulmuş bir konu.
Üstelik çok da kapsamlı.
Mesela anne babaya hayır demek başka, eşinize hayır demek başka.
Zam isteyen çalışana hayır demek başka.
borç isteyen bir arkadaşa hayır demek başka.
Bu yüzden hayır demek gibi kapsamlı bir konuyu parçalara bölmek mantıklı.
Ben de başlangıç noktasını iş yerinde hayır demek olarak belirledim.
Çünkü sınırlar daha belirli ve herkese yararlı olabilecek ilkeler söylemek daha kolay.
Ne Biliyoruz'un 16.
bölümüne hoş geldiniz. Bu bölümde örnekleri kendi mesleğimden verip, iş yerinde hayır deme ve sınırları belirlemeyle ilgili temel ilkelerden söz edeceğim.
Zorunlu hizmette bir cuma günü mesai bitmiş, sekreterler, psikologlar çıkmış, ben de hastaları bitirmişim, tam çıkmaya hazırlanıyorum.
O sırada tekerlekli sandalyede yetmişli yaşlarda bir amcayla yanında orta yaşlarda oğlu geliyor.
Ve oğlu diyor ki, hocam biz buraya iki saat uzaklıkta falanca ilçeden geliyoruz.
İşler anca bu saate yetişti.
En son noterde babamın imza atması kaldı ama önce sizin de akıl sağlığı yerindedir diye bu raporu onaylamanız gerekiyormuş.
65 yaş üstünde birinin noterde imza atabilmesi için mutlaka böyle bir rapor alması gerekiyor.
Psikiyatriden, sıklıkla, bazen nörolojiden.
Bu raporlar sadece 24 saat geçerli.
Yani kişinin aynı gün hem raporu alıp hem de işini halletmesi lazım.
Ama bu yaşta bir kişinin noterde yapılacak işlemin anlam ve sonuçlarını kavrayıp kavramadığını anlayabilmek için, hem bir görüşme yapmak, hem tıbbi kayıtlarını incelemek, mesela bir demans ilacı falan kullanıyor
mu diye, hem de dikkati ve belleğini değerlendiren bazı testleri uygulamak gerekiyor.
Ama psikologlar çıkmış, testleri yapacak kimse yok.
Ayrıca detaylı öykü muayenede yaklaşık 20-30 dakika alacak, 30 dakika geçse zaten noter kapanmış olacak.
Diğer yandan ben raporu vermezsem tekerlekli sandalyedeki bu amca iki saat yolu gidip pazartesi sabah tekrar gelecek.
Her şeyi en baştan yapacaklar.
Oğlu da ısrar ediyor.
Hocam diyor babamın hiçbir hastalığı yok.
Sorun bak her şeyi biliyor.
Bir imza atacaksınız sadece.
Zaten çok zor oluyor getirip götürmek.
Sabahtan beri perişan oldu adam.
Peki ne yapmalıyım?
Amcaya ve oğluna yardımcı olmalı mıyım?
Yoksa raporu vermememin sonuçlarıyla ilgilenmeyip işim ne gerektiriyorsa?
Onu mu yapmalıyım? Kesinlikle işimi yapmalıyım.
Bu vakayı ben uydurdum ama yüzlerce benzer örneği yaşamışımdır.
Eminim beni dinleyen hekim arkadaşlar da çok benzerlerini çok defa yaşamıştır.
Biliyorsunuz tecrübe yenen kazıkların toplamıdır ve bir şekilde sizden bir bilgiyi gizlemeye çalışan kişilerin son saniye vaktimiz kısıtlı diye geldiğine çok şahit oldum.
Mesela bu akıl sağlığı raporları için çok defa yaşlının vefatından sonra kardeşlerin birbirine girdiğini gördüm.
İşte babamıza sahte rapor düzenlendi, demans bunama ilacı kullanıyordu, akıl hastası olduğu halde sağlam raporu aldılar diye.
Ve eğer her şeyi düzgün yapmadıysanız, mesela elinizde psikologların yaptığı testlerin raporları yoksa, işinizi iyi yapmadığınız için hatalısınız demektir.
Kendisinden çok şey öğrendiğim, Şimdi emekli olmuş bir hocamızın çok sevdiğim bir sözü var.
İşini iyi yapmakla birine iyilik yapmayı karıştırmamak gerekiyor.
İyilik yapmak özellikle de işini iyi yapmanın dışına çıkarıyorsa seni o zaman hata yapıyorsun demektir.
Diyelim ki genç bir erkek geldi.
Kollarında bir sürü faça izi, dövmeler, değişik bir saç tıraşı, gözler olmuş kan çanağı.
Diyor ki hocam benim şu bağımlık yapıcı yeşil reçeteli ilacı arkadaşın üstüne yazıversen olur mu?
E olmaz ama bazı durumlarda talepler hekimin vicdanını zorlayabilir.
Mesela doğum izni sona ermiş artık işe dönmesi gereken bir anne fakat bebeğe bakacak kimse yok sizden rapor istiyor.
Diyor ki hocam lütfen çok çok zor durumda kalacağız hem ben hem bebeğim.
Siz de bir anne ve bebek zor duruma düşsün istemiyorsunuz ama yasal sorumluluklarınız da var.
Ayrıca birçok farklı olasılık da var.
Mesela belki de bu kişinin ücretsiz izin hakkı var ama kullanmıyor.
Eğer durum böyleyse sizden istediği şey tam olarak bebeğin ortada kalmaması değil, hasta gibi göründüğü için maaş almaya devam etmek oluyor.
Bu üzerine çok konuşulabilecek bir konu sosyal politikalarla da ilgili.
Hatta bu podcast'i dinleyen de doktordan çok anne vardır, bir sürü kişi lan ne olacak rapor verseniz diyordur.
Ama yasal sorumluluklarımız belli ve bir kişiye hasta olmadığı halde hastaymış gibi rapor vermek suçtur.
Bazen de birine iyilik yapayım derken belki farkında olmadan bir başkasına kötülük yapıyor olabilirsiniz.
Diyelim ki bir hasta randevu almadan gelmiş muayene olmak istedi.
Ben de dedim ki mesai bitince yarım saatte onu görüveririm, problem yok.
Ama bu durumda dahi belki evde beni bekleyen çocuğumun babasını görme hakkından çalmış oluyorum.
Dolayısıyla biri bizden bir iyilik istiyorsa pusulamızın işini iyi yapmak olmasında yarar var.
Mesela iyi bir doktor kimdir?
Randevu olmadan kendisinden rica edilen hastaya bakan doktor mu?
Muayene etmeden her ilacı yazıveren mi?
Ya da kimseyi kırmayıp sağlıklı insanlara hasta diye rapor veren doktor mu?
Ne iş yapıyorsanız yapın.
İyi bir öğretmen, iyi bir mühendis, iyi bir psikolog, bir satış görevlisi, hatta iyi bir yönetici, patron aklınıza gelebilecek her meslek için geçerli.
Siz sonuçta o durumla işiniz dolayısıyla karşılaşıyorsunuz ve işinizi iyi yapmakla yükümlüsünüz.
Birine iyilik yapayım derken işinizi iyi yapmaktan ödün veriyorsanız bunu yapmamalısınız.
Bu ayrımı gözden geçirmek benim için birçok durumda hayır demeyi çok kolaylaştırmıştır.
Neden kolaylaştırıyor?
Çünkü hayır demek çoğu zaman suçlu hissettiğiniz için zor.
Mesela asistanken hocaya danışabilmek neden rahatlatıyor?
Çünkü son kararı o veriyor, siz sorumluluk almamış oluyorsunuz.
O yüzden esas sorumluluk sahibi kişi bensem ve evet dediğimde mesleğimden ödün vermiş olacaksam o zaman bunu fark etmek suçlu hissetmeme engel oluyor.
Bu da bizi hayır demeyle ilgili ikinci ilkemize getirdi.
Sizi manipüle eden kişilerin bilerek ya da bilmeyerek en çok kullandığı taktiklerden biri suçlu hissetmenize yol açmaktır.
Bu bazen çok doğrudan ve açıkça söylenebilir.
Mesela asker muayene eden psikiyatristlerin en çok karşılaştığı şeylerden biri hava değişimi isteyen askerin ''Hocam ben şimdi kendimi öldürürsem bunun sorumlusu kim olacak?'' demesidir.
İşte burada çelik gibi sinirlere sahip olmanız ve bu süreci yönetmeniz gerekiyor.
O artık bizim mesleğe özgü bir konu, çok detayına girmeyeyim.
Bazen suçlu hissettirme daha örtülü de olabilir.
Hatta söyleyen kişinin çok kötü bir niyeti de olmayabilir.
Mesela noter kapanacak diye sizin yüzünüzden pazartesi bir daha gelmek zorunda kalacak amca.
Ya da hocam son dolmuş saat 2'de kaçırırsam taksiyle dönmek zorunda kalacağım diyen hastalar.
Burada çok minik bir anımı anlatmak istiyorum.
Zorunlu hizmette bir gün toplu bir işe alın mı ne olacakmış.
Bir anda 50-60 kişi birden geldi.
Hepsi akıl sağlığı yerindedir raporu almak istiyor.
Ve gelip kalabalığı gören herkes kapıdan kafasını uzatıp bir mazeret öne sürüyor, öne kaynamak için.
Bu aslında o güne özgü değil tabii, her gün bin defa olan şey.
Yine o günde en çok söylenen şey, işte saat bilmem kaçta otobüsümüz var, biz erken girebilir miyiz oldu.
Ben de dedim ki fark etmez, kim nereden gelmiş olursa olsun, normal sıra numarası neyse ben ona göre alacağım.
Bu sefer bazıları başhekimliğe gitmiş.
Başhekim yardımcısı aradı.
Diyor ki hocam bazılarının otobüsü varmış.
Onları erken alabilir misiniz?
Dedim ki ya herkes aynı şeyi söylüyor.
Nereden bileceğim ben kimin otobüsü var?
Hocam diyor nasıl yapsak?
Mesela biletlerini gösterseler olur mu?
Ben gerçekten hasta olanlara mı bakacağım?
Bir anda gelen bu 50-60 kişiye akıl sağlığı raporumu vereceğim yoksa muavin gibi bilet kontrolü mü yapacağım?
Üstelik... Bilet kontrolü yapsam gidip öne kaynamak için kesin 3-5 liraya bilet alıp gelen olur.
Bu tabii uç bir olay sayılır ama gerçekten erken almazsam otobüsünü kaçıracak ya da herhangi bir başka sebepten zor duruma düşecek hasta varsa o zaman ne yapmalıyım?
Ben şöyle düşünüyordum.
Belki dışarıda bekleyen onlarca insandan biri de bu hastayı öne aldım diye geç kalacak ve sesini çıkaramadığı için o mağdur olacak.
Bunu bilemiyorum. Üstelik kendimi hasta yerine koyuyorum.
Ben bir hastaneye ya da devlet dairesinde işimi yapmaya gidecek olsam, önceden planımı yaparım, randevu almam mı gerekiyor, işte kaçta girilir, kaçta çıkılır, otobüse bineceksem son otobüs kaçtadır, karşıdaki
kişi tüm bunları yapmış, üstüne düşen tüm sorumlulukları yerine getirmiş mi?
Bu kişinin geç kalması gerçekten benim suçum mu yoksa kendisinin iyi bir planlama yapmamasının bir sonucu mu?
Bazen de gerçekten hastanın mağduriyetine üzülüyorsun, uyduruyorum yaşlı bir hastaysa ya da ağır bir hastalığı varsa ve gerçekten de kendi imkanlarını zorlayarak yardımcı olmaya çalışıyorsun.
O yüzden hayır demeyi doktorluk üzerinden anlatayım derken vicdansız bir görüntü çizmek istemem.
Hatta tam tersi Türkiye'de hekimlerin dünya ortalamasının çok üstünde merhametli ve özverili olduğunu söylemeyi de meslektaşlarıma bir borç biliyorum.
Farklı mesleklerden de örnek verilebilir.
Konunun özünde suçlu hissetmenin hayır deme üzerine etkisini konuşuyoruz ve suçlu hissetmek de kişinin kendi vicdanıyla ilgili.
Sonuçta şunu söylemeye çalışıyorum.
Suçlu hissettiğiniz için hayır demekte zorlanıyorsanız bir adım geri çekilip ya bu gerçekten benim suçum mu yoksa başka birinin yerine getirmediği bir sorumluluğu ben mi telafi etmeye çalışıyorum
diye düşünmekte yarar var.
Söz gelimi, kendi savsakladığı bir işi size yaptırmaya çalışan bir iş arkadaşı için bu vicdani muhasebeyi yapmak çok daha kolay.
Böyle şeylerde insan hayır deyip suçlu hissetmekle, evet deyip aptal gibi hissetmek arasında tatsız bir ikilemde kalıyor.
Eğer böyle bir ikilemdeyseniz, gerçekte suçlunun kim olduğunu yeniden düşünmeye değer.
Son olarak yanıtımızı verdikten sonraki süreçle ilgili bir iki şey söylemek istiyorum.
Evet de desek, hayır da desek aslında durum ilk düşündüğümüz kadar kötü olmayabilir.
Diyelim ki arkadaşınız sizden bir yardım istedi, siz de hayır diyemeyip yaptınız.
Eğer sizin kaynaklarınızı tüketmiyorsa ve imkanınız varsa, insanlara yardımcı olmak çok iyileştirici ve güçlendirici bir şeydir.
Güç, bir başka kişiye normalde yapmayacağı bir şeyi yaptırabilme yetisidir.
Ve dostluk da bir güçtür.
İnsanlar herhangi biri için yapmayacakları şeyi sizin için özveriyle yapabilirler.
İnsanlara yardımcı olmak da dostlukları pekiştiren bir şey.
O yüzden hayır diyemeyip istediğini yaptığınız kişinin kötü bir niyeti yoksa bu sizi aptal biri yapmaz.
Tam tersi güçlü bir insan yapar.
Kötü bir niyeti varsa da sonraki isteklerine hayır dersiniz.
Bazen de tersi olur.
Bir kişiye hayır deriz ama kırıldığını fark edip üzülürüz.
Bu da doğal bir şey çünkü vaktimizin, enerjimizin bir sınırı var ve her talebiyi yerine getirmemiz mümkün değil.
Bizim kötü bir niyetimiz olmadıktan sonra, hayır desek bile güler yüzden, nezaketten ödün vermedikten sonra, gerçek dostluklarda mutlaka bu kırgınlıklar da onarılacaktır.
Özetle bu bölümde iş yerinde hayır demeyle ilgili üç ilkeden söz ettik.
Birincisi, işini iyi yapmakla birine iyilik yapmak farklı şeylerdir.
Evet ya da hayır kararını verirken bu ayrımı gözetmek işleri kolaylaştırır.
İkincisi, birine hayır dediğimizde zor durumda kalacağını düşünüyorsak, bu zor durum acaba gerçekten benim sorumsuzluğumdan mı kaynaklanıyor diye düşünmekte yarar vardır.
Üçüncüsü de, evet demek bizi aptal yapmaz, hayır demek de vicdansız yapmaz, kararımız yanlış da olsa muhtemelen telafi edeceğimiz çok fazla fırsatımız olacaktır.
Herkese sağlıklı günler dilerim.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
