
Bu bölümde internet ve sosyal medyanın bilişsel becerilerimiz üzerine etkilerini inceliyoruz.
İçerik
(00:00) Giriş ve Brain Rot (Beyin Çürümesi)
(02:29) Dikkat ve uyaranların kontrolü
(05:32) Dorsolateral prefrontal korteks ve RAM benzerliği
(06:48) Zeka, dikkat ve internet
(09:19) Bellek ve problem çözme
(12:13) Bilişsel fonksiyonlar, uyku ve egzersiz
(13:11) Araştırmaların sonuçları
(14:41) Özet ve öneriler
Kaynaklar
- Exploring the Impact of Internet Use on Memory and Attention Processes
- From “online brains” to “online lives”: understanding the individualized impacts of Internet use across psychological, cognitive and social dimensions
- Deep Work: Rules for Focused Success in a Distracted World (Cal Newport)
Türkçe çevirisi
İletişim
nebiliyorus@gmail.com
https://www.instagram.com/cenanhep
Transkript
Ne Biliyoruz'a hoş geldiniz.
Ben Cenan, psikiyatri uzmanıyım.
Bu kanaldaki yayınlarda kendinizi ve çevrenizdeki insanları daha iyi anlamanıza yardımcı olmayı hedefliyoruz.
Geçtiğimiz haftalarda Oxford Üniversitesi yayınları 2024 yılının kelimesi olarak Brain Rot yani beyin çürümesinin seçildiğini duyurdu.
Beyin çürümesi özellikle sosyal medyadaki önemsiz materyalin aşırı tüketimi sonucunda zihinsel gerileme anlamında kullanılıyor.
Yılın kelimesi 2004 yılından beri açıklanıyormuş.
Acaba geçmiş yıllarda neler seçilmiş diye bakınca Oxford'a saygım düştü.
Çünkü 2023 yılında karizmanın kısaltılmışı diyebileceğimiz Riz kelimesini seçmişler.
2022 yılında da iki ayrı kurum Gaslighting'i yılın kelimesi seçmiş.
Yani Oxford seçti diye beynimizin çürüdüğü anlamına gelmiyor.
Anlaşılan seçim terimin doğruluğundan çok popülerliğine göre yapılıyor.
Zaten seçim sürecinde bir halk oylaması da varmış.
Öte yandan internetin özellikle dikkat ve belleğimiz üzerine olumsuz bir etkisi olup olmadığını uzun süredir bir bölümde incelemek istiyordum.
Bu vesileyle bu konuyu biraz daha öne çekmiş oldum.
Time gazetesi bu konuyla ilgili yaptığı haberde özellikle Z ve alfa kuşaklarının terimi çok fazla kullandığını ve 2024 yılında bu terimin bir önceki yıla göre %230 daha fazla
kullanıldığını belirtiyor. Bu arada Z kuşağı 90'ların sonundan 2010'ların başına kadar olan sürede doğanları, alfa kuşağı da 2010'ların başından 2020'lerin ortasına kadar olan dönemde
doğanları kapsıyormuş. Sonuçta internet ve sosyal medya Z kuşağının yaklaşık lise yıllarından itibaren dünyayı domine etti.
Alfa kuşağı zaten bu dünyanın içine doğdu.
Ve anlaşılan en azından bir kısmı sosyal medyadaki yararsız içeriğin zihinlerini körelttiğini düşünüyor.
Hatta Facebook, Instagram gibi sosyal medya platformlarının bilinçli olarak bağımlık yapacak şekilde tasarlandığı ve insanları zihinsel açıdan kötü etkilediği iddiasıyla meta şirketine açılmış
ve halen devam eden davalar bile varmış.
Peki bu gerçekten doğru mu?
Yani internet ve sosyal medya insan zihnini tembelleştirip performansını düşürüyor mu?
12. bölümde internet ve sosyal medyanın duygusal etkilerini konuşmuştuk.
Bu bölümde de zihinsel beceriler üzerine etkilerini ele alacağız.
2006 yılında tıp fakültesini kazanıp öğrenci yurduna kaydolmaya gittiğim zaman yurt müdürü bize katları dolaştırıyordu.
Bir katta çalışma salonuna geldik.
Zaten okulun başı daha kimse yok.
Sadece bir öğrenci vardı ders çalışan.
Müdür de çocuğu gösterdi.
Bak dedi bu da sizin gibi tıpçı.
Dahiliye sınavı varmış 4 saattir ders çalışıyor.
Ben de inanamadım.
Bir insan nasıl 4 saat ders çalışabilir diye düşündüm.
Ama 6. sınıf bittiğinde TUS'a girmeden önceki son tekrarlarda Kendim günde 10 saat 11 saat ders çalışıyordum.
O zamanlar kendimde dikkat eksikliği olduğunun farkında değildim.
Ben kendimde dikkat eksikliği olduğunu psikiyatri uzmanı olduktan sonra fark ettim.
Yani tıp öğrenciliğini bırakın asistanlığım sırasında bile farkında değilmişim.
İnsan söz konusu kendisi ya da ailesi olunca bazı şeylere körleşebiliyor.
Halbuki dönüp baktığımda aslında erken çocukluğumdan itibaren her şeyin çok açık olduğunu görebiliyorum.
Ben kendimde dikkat eksikliği olduğunu bilmiyordum ama evde ders çalışamadığımı fark etmiştim.
O sayede tıp fakültesi son sınıfında TUS'a çalışırken gerekli önlemleri kendi kendime aldım.
Evde ders çalışamadığım için mezun olduktan sonra İzmir'e evime dönmedim.
Sabah sekiz buçukta kütüphaneye gidip akşam ona kadar ders çalışıyordum.
Sosyal medya hesaplarını kapattım.
Telefon dikkatimi dağıtmasın diye kütüphanenin girişinde dolaplar vardı.
Oraya kilitleyip o olmadan içeri giriyordum.
Süre tutarak çalışıyordum ve süreyi de dijital kronometreyle tutuyordum.
Aralarda da yine telefonu sadece yürüyüş yaparken müzik dinlemek için kullanıyordum.
Kampüs bahçesinde ağaçlık bir alan vardı.
Onun etrafında bir tur yürüdükten sonra gelip dersin başına tekrar oturuyordum.
Bence benim kendi hikayem dikkat eksikliği isminin neden aslında tam doğru olmadığını, motivasyon eksikliğinin daha doğru bir isim olduğunu çok güzel açıklıyor.
Bir şeye yeterince motive oluyorsanız, dikkatinizi dağıtan uyaranları filtreleyebiliyorsanız günde 10 saat bile ders çalışabiliyorsunuz.
Amerikan Psikiyatri Birliği'nin DSM tanı kriterlerine göre dikkat eksikliği tanısı koyabilmek için belirtilerin 12 yaştan önce başlamış olması gerekiyor.
Bu bir anlamda dikkatin nöro gelişimsel tarafına vurgu yaptığı için oldukça isabetli, dikkat eksikliği tanısı alanlarda gerçekten küçük çocukluktan itibaren belirtilerin olduğunu görüyoruz.
Ama diğer yandan bu yaklaşım DSM'nin her şeye kategorik bakmasının sınırlıklarını da taşıyor.
8. bölümde de bahsetmiştim.
İnsanları dikkati eksik olanlar ve dikkati normal olanlar diye sınıflandırmak bizi gerçeği anlamaktan uzaklaştırır.
Mesela benim dikkatim 10 üzerinden atıyorum 4 puan olsun.
Doğru önlemleri alırsam ders çalışmak gibi sıkıcı bir işi bile saatlerce yapabiliyorum.
Tersini düşünelim, dikkati 10 üzerinden 7 puan alan biri de eğer uyaranlar çok fazlaysa odaklanma gerektiren hiçbir işi tamamlayamayabilir.
İşte internet ve sosyal medyanın getirdiği uyaran bombardımanı gerçekten de dikkatimizi potansiyelinin altında kullanmamıza yol açabiliyor.
Kanalın sadık dinleyicileri biliyorlar, ben tıbbi terimleri azaltmak için prefrontal korteksimize üst beyin demeyi tercih ediyorum.
İşte bu üst beynimizin de dorsolateral yani üst dış kısmı bilgisayarlardaki reme benziyor.
Tabii direkt aynı şey değil.
Mesela makinelerin duyguları yok ama beynin bu bölümünün duygularla da ilgili görevleri var.
Yine de dikkatin nasıl çalıştığını anlama açısından rem benzetmesi yararlı.
Hem bilgisayarlardaki remi hem de beynimizin bu üst dış bölgesini işlerin yapıldığı bir masanın üstü gibi düşünebiliriz.
Mesela RAM bilgisayarın bir işlemi yaparken kullandığı geçici bir alan.
Örneğin bir oyun oynuyorsak, o an oyunla ilgili tüm detaylar, işte grafikler, hareketler, sesler, RAM'de geçici olarak saklanıyor ve hızlıca işleniyor.
Bilgisayar kapandığında ise RAM'deki bütün bilgiler siliniyor.
Ön beynin üst dış kısmı ise düşünme, plan yapma, problem çözme gibi anlık odaklanmayı gerektiren durumlarda çalışıyor.
Örneğin bir matematik problemini çözerken, Ya da birazdan söyleyeceğimiz bir şeyi kurgularken beynin bu bölgesi geçici olarak bilgileri işleyip kullanıyor.
Yani zekayı basitçe hem bilissel hem duygusal açıdan karmaşık problemleri çözme becerisi olarak tanımlarsak zeki insanların iyi yaptığı şeylerde bu bölümün nasıl çalıştığı önemli.
Bir problemi çözebilmek için tek etken bu değil ama ne kadar becerikli olursanız olun yapacağınız işi bu masanın üstünde yapacaksınız.
Şimdi bu masada problem çözme üzerinden internetin zekayı etkisini ele alalım.
Burada çok önemli bir şey dikkat eksikliği olanların masalarının küçük olmaması.
Öyle olsaydı ben günde 10 saat ders çalışamazdım ya da 6 saat 7 saat durmaksızın bilgisayar oyunu oynayamazdım.
Esas sorun masanın üstünün çok dağınık olması ve birilerinin gelip gelip masanın üstüne bir şeyler koyup durması.
Bu masaya nelerin girip çıkacağını ayarlayan filtre genetiğimizden çok etkileniyor.
DSM'nin belirtiler 12 yaşından önce başlamalıdır demesi bu yüzden.
Ve uyaranlar da bu filtreden geçerek masada kendilerine yer edinmek için yarışıyorlar.
Geçen bölümde kumarı işlerken konuşmuştuk.
Bir uyaranın dopamin salgılatma kapasitesi onun dikkatimizi işgal etme becerisiyle orantılıdır.
Bir şey dopamini yeterince uyarıyorsa laps diye masanın ortasına konup diğer her şeyin düşmesine yol açabiliyor.
Kumar bu açıdan çok güçlü.
Dikkat eksikliği olan biri için bilgisayar oyunları da öyle.
Sosyal medyadaki uyaranlar da dopamini uyarma konusunda oldukça yetenekliler.
Bir örnek olarak söyleyeyim.
Diyelim ki bilgisayarda halletmemiz gereken bir iş var ama bir yandan gelen mesajlar, diğer yandan birinin fotoğrafımızı beğenmesi, işte bir başkasının hikayemize yorum yapması, bunlarla gelen bildirimler dört koldan masanın üzerine
minik minik şeyler bırakıp kaçıyorlar.
Hatta ekranı sonsuza kadar kaydırabilmeyi de şuna benzetebiliriz.
Masanın üzerine bir video ya da fotoğrafı koyuyorlar.
Biz inceliyoruz işte sağına soluna bakıyoruz.
Tam kenara koyup kendi işimize döneceğiz ama biri yandan hemen yeni bir fotoğraf uzatıyor.
Bu da zorlu bir problemi derinlemesine inceleyip çözüm geliştirmek yerine her şeyi yüzeysel bir şekilde hızlıca ele almaya yol açıyor.
Aslında bu uyaran fazlalığının bazı olumlu etkileri de var.
Çok sayıda uyaranı aynı anda işleyebilme ve farklı kaynaklardan gelen bilgileri birleştirebilme konusunda bazı becerileri arttırdığını gösteren çalışmalar var.
Ama hayatta bizi birkaç adım öne taşıyacak şeyler, genelde çok sayıda şeyi aynı anda yüzeysel olarak incelemeyi değil de farklı konuları derinlemesine ele alıp sonunda sentez yapmayı gerektiriyor.
Zekanın bir de bellek yani bilgisayar için konuşursak harddisk kısmı var.
RAM'de işlediğimiz şeylerin bir kısmı silinip giderken bir kısmı harddiske kaydediliyor.
İnsan zihninin çalışma prensibi de benzer.
Bir şeyi masanın üstünde ne kadar incelersek, onu odamızdaki bir rafa kaldırıp, belleğimizde saklama olasılığımız artıyor.
İhtiyaç olduğunda hemen oradan çıkarıp kullanabiliyoruz.
Yüzeysel ilgilendiğimiz şeyler de çöp kutusunu boyluyor.
Bilgisayardan farklı olarak insan belleğinin kapasitesi teoride sınırsız.
Yani bir noktadan sonra yeni bir şey kaydetmek için eskileri silmemiz şart değil.
Bu silinme ve kaydetme süreci henüz tam olarak açıklayamadığımız farklı mekanizmalarla oluyor.
Bize çocukluktan itibaren bir bilgiyi ezberlemenin kötü bir şey olduğu, Esas önemli olanın bilgiye erişebilmeyi öğrenmek olduğu söylenmiştir.
Aslında internet bize bilgiye erişme konusunda muhteşem bir avantaj sağlıyor.
Önceden depolamış olmasak bile masamızın üstünde dünyanın dört bir ucundan malzemeleri çok kısa sürede birleştirebiliyoruz.
Özellikle yapay zeka daha önce masa üstünü günlerce meşgul ederek üretilebilecek bir ürünün saniyeler içinde hazır olarak önümüze gelmesini sağlayabiliyor.
Aslında bu da internet öncesinde çözülmesi belki de imkansız olan birçok problemin kolaylıkla çözülebilmesi demek.
Ve zekada eğer problem çözme becerisi ise bu muhteşem bir avantaj.
Diğer yandan kendi mesleğimden örnek vereyim.
Mesela bir hastanın yaşadığı sorunu anlayabilmem hem kültürel hem ailesel hem kişisel özelliklerini hesaba katarak Bu sorunun nedenlerini açıklamam ve ona gerçekçi bir çözüm önerisi sunabilmem internetten
arayarak yapabileceğim bir şey değil.
En azından bugünkü teknolojiyi de önceden okuyarak, çok hasta görerek ve hocalarımdan öğrenerek zihnimde depoladığım hazır bilgileri kullanarak bunu yapmam gerekiyor.
Hızla internetten arayıp ya bu hasta acaba ne ki diye düşünmüyorum.
İleride yapay zeka bu sorunun da çözülmüş halini masamızın üstüne koyar mı bunu bilemiyorum.
Bu ayrı bir tartışma ve yapay zeka psikiyatristin yerini alır mı üzerine bölümler yapma fikrim de var.
Fakat ben zamanla problemlerin doğası değişse de her durumda dikkatini iyi yöneten, sorunları derinlemesine inceleyip belleğine daha fazla şey kaydedenlerin bunu yapmayanlara göre çok daha avantajlı
olacağını düşünüyorum. İnternet sayesinde Devasa bilgilere anında ulaşabiliyoruz ama yine de en üretken kişiler elinin altında en fazla malzemeyi depolamış, masasının üstünü en derli toplu kullanan
kişiler olacaktır. O nedenle internetin masamızı dağıtıcı etkisi evet bence zekamızı köreltiyor.
Mesela benim örnekte bir hastaya yardımcı olabilmem için zihnimdeki masada sadece onun bulması gerek.
Sağdan soldan bir sürü bildirimin dikkatimi dağıtmaması gerekiyor.
İnternet ve sosyal medyanın bilissel becerilerimize bir başka etkisi de fiziksel hareketlik ve uyku üzerinden.
Beşinci bölümde uykusuz kalmanın bir sorunu çözme becerisini nasıl zayıflattığını ele almıştık.
Sosyal medya ve ekran ışığı özellikle uyku düzenimizi bozuyorlarsa, bizi hareketsiz bir yaşama itiyorlarsa zihinsel becerileri daha olumsuz etkiliyorlar.
Bununla ilgili yapılmış çok çalışma var hem kısa hem uzun vade için.
Mesela uyku, egzersiz ve beslenme açısından 24 saat için belirlenmiş bir rutine uyan kişilerin zihinsel becerilerinin arttığı gösterilmiş.
Gençken fiziksel egzersiz yapanlarda da ileri yaşlarda bilissel beceriler daha iyi oluyor.
İlginç bir şey, fiziksel sporlarla uğraşanlar bilgisayar oyunlarıyla yapılan e-sporlarda da daha iyi sonuç alıyorlar.
O nedenle bazı e-spor takımları antrenman programlarına fiziksel egzersizi de ekliyorlarmış.
Peki tüm bu faktörleri düşündüğümüzde internet ve sosyal medyayı aşırı kullananların problem çözme becerileri azalıyor mu?
Bunu kesin kanıtlarla söylemek zor.
Çünkü neden sonuç ilişkisi kurabilmek için internet kullanmayan insanlar bulup bunlara internet kullandırtıp öncesi sonrası diye ölçüm yapmak gerekiyor.
Böyle insan bulmak da imkansıza yakın.
Ama Hindistan'da bir çalışma bunu yapmaya çalışmış, internete erişimi çok az olan 35 tane genç bulmuş ve Bir ay sınırsız internet erişimi sonunda çok sayıda işi aynı anda yapma eğiliminin arttığını
göstermişler. Yani dikkatleri daha kolay dağılmaya başlamış.
Yine de tek çalışmanın kanıt değeri düşük.
Pratikte internetle tanışmamış kişi bulmanın en kolay yolu çocuklarla çalışmak.
Çocuklarla yapılan çalışmalar ekran süresinin hem olumlu hem olumsuz etkileri olduğunu gösteriyor.
Özellikle çocuğun sadece seyirci durumunda olduğu pasif kullanımın bilissel becerileri zayıflattığı, eğitim ve sorun çözme amacıyla kullanmanınsa yararlı etkilerinin olduğu görülüyor.
Sonuçta çocuklarda internet kullanımının yarar-zarar dengesi ters U şeklinde.
Yani hiç kullanmamak da kötü, aşırı zaman harcamak da.
Yaş da internette ilişkiyi etkileyen bir faktör.
Mesela 2 yaşın altında ekranla karşılaşma çok büyük oranda olumsuz.
Çocuklar değil, yaşlılar içinse internete erişimin kesilmesi, bilissel olarak zayıflamayı ve sosyal izolasyonu getirdiğinden hiç önerilen bir şey değil.
Özetle, internetin zeka ve problem çözme becerileri üzerine hem olumlu hem olumsuz etkileri var.
Eğer dikkatimizi doğru yönlendirebilir, çalışma masamızı uyaran bombardımanından korursak, uyku düzenimiz ve fiziksel hareketliğimiz de iyiyse, internet sorun çözebilme için eşsiz bir kaynak.
Masamızın üstü sürekli gereksiz şeylerle doluysa, yüzeysel yaklaşımlara alışıp bir konuyu derinlemesine ele alma becerisini bir kenara koyuyorsak, internet gerçekten zihni köreltiyor.
Peki ne yapalım?
Telefonların, tabletlerin ve bilgisayarların bildirimlerini sınırlama, belirli zamanları yalnızca bir göreve ayırıp çoklu görev alışkanlığını azaltma ve dikkati yönetme becerilerini geliştirme çok
yararlı olabilir. İleride dikkati ve zamanı yönetmeyle ilgili bölümler de yaparız.
Konuyla ilgilenenler için şimdilik Türkçe çevirisi de bulunan bir kitabı açıklamalar kısmına bırakıyorum.
Herkese gereksiz uyaranların saldırılarından uzak, berrak bir zihin diliyorum.
Sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
