
İlişkilere ne gerek var? (Konuk: Irmak Polat) |35|
10 Eylül 2025 · 35 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bu bölümde konuğum İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Irmak Polat'la birlikte yakın ilişkilerin önemini ele alıyoruz.
Neden ilişkilere ihtiyaç duyarız? İlişkilere ihtiyaç duymamızın evrimsel nedenleri nelerdir? Yalnızlık ve sosyal acının beyindeki karşılığı nedir? Bebeklik dönemindeki bağlanma stilleri, yetişkinlikteki ilişkilerimizi nasıl şekillendirir? Kaçıngan, kaygılı veya güvenli bağlanma stilleri ne anlama gelir ve değiştirilebilir mi? Bu ve benzeri soruların cevaplarını bölümde bulabilirsiniz.
İçerik
(00:00) Giriş ve kişisel deneyim
(02:07) İlişkilerin biyolojik ve evrimsel kökenleri
(04:12) Sosyal acı, ödül sistemleri ve hormonlar
(05:15) Grant çalışması ve ilişkilerin sağlık üzerindeki etkisi
(06:44) Irmak Polat'la giriş ve KİPT’in odağı
(10:16) Ruhsal iyilik halinde ilişkilerin rolü
(11:04) Dayanıklılık, destek ve Spitz’in bebek çalışması
(12:52) Erken dönem ilişkiler ve bağlanma stillerinin kökeni
(14:58) Ainsworth’un yabancı durum deneyi
(18:07) Güvenli, kaçıngan, kaygılı ve dezorganize bağlanma stilleri
(20:40) Bağlanma stillerinin yetişkin ilişkilerine etkileri
(23:39) Terapiyle daha güvenli bağlanmaya yaklaşmak
(27:50) İlişkilerin biricikliği, kişisel ihtiyaçlar ve pandemi deneyimi
(33:25) Kapanış
Kaynaklar
The neural mechanisms and circuitry of the pair bond
Triumphs of Experience: The Men of the Harvard Grant Study (George E. Vaillant)
Patterns of Attachment
Konuk
* Irmak Polat'ın Instagram hesabı
İletişim
nebiliyorus@gmail.com
https://www.instagram.com/cenanhep
Transkript
Psikiyatri uzmanı olarak ilk atamam sırasında eşim henüz diş hekimliğindeki asistanlığını bitirmemişti.
Muş'a atandım. Biz de şöyle düşündük.
Eşim uzman olup atamiye girip benim yanıma yerleşene kadar sorunlu hizmetimi büyük oranda tamamlamış olacağım.
O yüzden ben tek başıma giderim.
Sorunlu hizmet bitince de istifa eder gelirim.
Ya üniversiteye girmeye çalışırım ya da özelde iş bakarım.
Ben tam Muş'a giderken asistanlıktan çok yakın bir arkadaşım.
Kars'taki zorun hizmetini bitirmişti ve dönüyordu.
Bana dedi ki orada çok güzel arkadaşlıkların olacak.
Ben de benim olmaz diye düşündüm.
Çünkü ben içe dönük bir insanım.
Zaten tek başıma gidiyorum.
Bir an önce bitirip dönme derdindeyim.
Nasıl olsa internet var, evde bilgisayar oynarım, bir şeyler okurum, kendimi geliştirmeye çalışırım.
Çok da fazla bir sosyal etkileşimim olmaz.
Fakat işler tam olarak beklediğimiz gibi gitmedi.
Benim için yuvadan uzak günler planladığımızdan çok daha uzun sürdü.
Ben de arkadaşımın ne demek istediğini yaşayarak görmüş oldum.
Bambaşka ortamlardan gelen arkadaşlarla ortak bir mecburiyeti paylaşmak çok değerli bir sosyal destek sağlıyor.
Şimdi oradaki yakın arkadaşlarımın birçoğu bu kaydı gülümseyerek dinliyordur, biliyorum.
Ve kendilerine sevgilerimi gönderiyorum.
Bir kısmıyla ise maalesef kötü bir şekilde kavga edip küstük.
Şaka şaka, küstüğüm kimse yok.
Böyle uzun bir girişten sonra konuyu suna yakın gibi bağlayacağım.
İşte o kişi, yani bana çok güzel arkadaşlıkların olacak diyen psikiyatrist, benim bu haftaki konuğum Irmak.
Kendisi İstanbul Tıp Fakültesi'nde öğretim üyesi ve bir kişiler arası ilişkiler terapisti.
Bu hafta güçlü bağlara, yakın ilişkilere neden ihtiyaç duyduğumuzu birlikte ele alıyoruz.
İlk kısımda ben kısaca evrimsel ve biyolojik yönlerden bahsediyorum.
İkinci kısımda ise ırmak, psikososyal yönlerden, bağlanma türlerinden ve kişiler arası ilişkilerin terapideki yerinden bahsediyor.
İnsanların sosyal bağ kurma ihtiyacı kültürel bir icat değil.
Türümüzün hayatta kalabilmesi için en temel unsurlardan biri.
Bunu geçen bölümde de konuşmuştuk.
Biyolojimiz ve evrimsel tarihimiz bizi tek başına var olamayacak ancak bir grup içinde gelişebilecek halde şekillendirmiştir.
İnsan fiziksel olarak birçok avcıya göre zayıf ve doğal silahlardan yoksun.
Üstelik son derece savunmasız olduğu çok uzun bir bebeklik ve çocukluk dönemi var.
Bu dezavantajlara rağmen insanlığın yok olup gitmek yerine tüm gezegene yayılması tabii ki bireysel gücüne değil, birlikte hareket edebilme becerisine bağlı.
Yani sadece problem çözebilme yeteneğinden ziyade karmaşık sosyal ilişkileri yönetme, Başkalarının niyetini anlayabilme ve işbirliği yapabilme insanı diğer hayvanlardan ayırıyor.
Gruplar halinde yaşamanın ne gibi getirileri var?
Bir tanesi güvenlik, yani avcılara karşı daha etkili bir savunma ve erken uyarı sistemi kurma.
İkincisi kaynak paylaşımı, yani avlanma, toplayıcılık gibi faaliyetlerde işbirliği yaparak daha büyük kaynaklara erişebilme.
Üçüncüsü çocukları birlikte büyütme, böylece uzun süren bağımlılık döneminde sadece kendi ebeveynlerinin değil bütün grubun çocuğa destek verebilmesi.
Dördüncüsü ve belki de en önemlisi bilgi aktarımı.
Yani hangi bitkilerin zehirli, hangilerinin şifalı olduğu, su kaynaklarının nerede olduğu veya aletlerin nasıl yapılıp kullanılabileceği gibi bilgilerin nesiller boyu aktarılabilmesi.
Bunlar sadece doğanın zorluklarına karşı değil, aynı zamanda kaynaklar için rekabet eden diğer insan gruplarına karşı da bir üstünlük kurmayı sağlıyor.
Bir grubun başarısı, üyelerinin işbirliği yapma ve bireysel çıkarlarını grubun iyiliği için ikinci plana atabilme becerisine bağlı oluyor.
Bu nedenle aslında fedakarlık, adalet ve ahlak gibi kavramlar bir grup için adeta bir bağışıklık sistemi görevi görüyor ve evrimsel olarak da destekleniyor.
Beyin görüntüleme çalışmaları da bu kavramların beynimizde somut devrelere karşılık geldiğini gösteriyor.
Bir önceki bölümde sosyal olarak acı verici şeylerle fiziksel olarak acı verici şeylerin beynimizde büyük oranda aynı bölgeleri uyardığını söylemiştik.
Aslında bunun tersi de doğru.
Mesela bir başkasının acısını dindirmek veya cömert bir davranışta bulunmak, yemek yeme veya cinsellik gibi faaliyetlerle uyarılan ödül bölgelerini harekete geçiriyor.
Tabii bu durumun arkasında oksitosin gibi bağlanma ve güveni artıran hormonlar da var.
Sonuçta bu biyolojik mekanizma doğumdan hatta belki daha öncesinden başlayarak kurduğumuz tüm ilişkilerin temelini oluşturuyor.
Yani ilişki ihtiyacı sadece soyut bir psikolojik arayış değil.
Aynı açlık veya susuzluk gibi somut biyolojik bir güdü.
Karşılanmadığında tıpkı susamak gibi fizyolojik ve psikolojik bir rahatsızlık yaratıyor.
ve bu ihtiyacı gidermeye yönelik davranışları tetikliyor.
Son olarak çok ünlü bir çalışmadan söz etmek istiyorum.
Grant çalışması. Bu çalışmada 1938'den başlayarak Harvard mezunu yüzlerce erkeği ve sonradan evlendilerse eşlerini uzun yıllar takip ediyorlar.
Halen hayatta olan ve takibine devam edilenler de var.
Tabii bu kadar köklü bir çalışmada sunulan çok veri var ama ben en temel birkaç tanesinden bahsedeceğim.
Birincisi çok beklendik bir şey.
Mutlu bir çocukluk, yaşam boyu psikolojik dayanıklılık ve güç kaynağı.
Ama kötü bir çocukluktan sonra da iyileşme ve başarılı bir yaşlılık mümkün.
Sonuçta insanlar değişebiliyor ve gelişebiliyor.
İkincisi ilginç bir bulgu, evlilikler özellikle 70 yaşından sonra daha fazla tatmin ve mutluluk getiriyormuş.
Yani dinleyicilerimiz arasında şu aralar evliliğini sorgulayan varsa, biraz daha dişini sıkarsa sonunda mükafatını alacağını söyleyebiliriz.
Çalışmanın en çok vurgulanan sonucu da bizim bu haftaki konumuz.
Hayat boyu süren yakın ilişkiler hem fiziksel hem de zihinsel sağlığın en güçlü koruyucusu.
Nitelikli ve destekleyici sosyal bağlara sahip olan bireyler sadece daha mutlu olmakla kalmıyor, aynı zamanda fiziksel olarak da daha uzun süre sağlıklı kalıyor ve daha uzun yaşıyor.
İlişkilerin bedensel sağlık üzerindeki etkisi, zenginlik, şöhret, kariyer başarısı hatta kolesterol düzeyinden bile daha fazla.
Herkese sevdikleriyle birlikte sağlıklı günler diliyorum ve sözü Irmak'a bırakıyorum.
Merhaba Canan. Merhaba Irmak, hoş geldin.
Çok teşekkürler yayına katılmayı kabul ettiğin için.
Ben de davetin için teşekkür ediyorum.
Seni tanıyabilir miyiz önce?
Tabii. Ben İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi psikiyatri ana bilim dalında öğretim üyesiyim.
Esas çalışma alanım da konsültasyon liyazon psikiyatrisi bilim dalı.
KLP yani. KLP ne?
Kısaca açıklayabilir misin bize?
Tabii. KLP'nin ilk harfi konsültasyon kelimesinden geliyor.
Bir işi o işin uzmanına danışmak demek aslında.
Liazon kısmı ise bence daha önemli bir nokta.
Liazon kelimesi köprü kurmak, bağlantı sağlamak anlamında bir kelime.
Dolayısıyla biz KLP bilim dalında çalışırken hem diğer tıp branşları arasında bir köprü vazifesi görüyor oluyoruz, hem hastalarla onların tedavisinden sorumlu tüm sağlık
ekibiyle bağlantı kurmalarına yardımcı oluyoruz.
bazen de hastalarla hasta yakınları arasındaki ilişkiyi de desteklememiz, iyileştirici bir faktör olmamız gerekebiliyor.
Dolayısıyla bedensel hastalığı olan bir kişinin bu hastalık sürecinde yalnızca bedensel yaşadığı sorunların değil, onun psikolojik ve sosyal çevresiyle olan ilişkilerinin
de önemine eğilen, bütüncül bir şekilde bağlantı kurmasını sağlayan bir ekibiz.
Senin bununla bağlantılı bir de KİPT tarafın var.
Biraz ondan bahsedebilir misin?
Tabii. Ben kişiler arası ilişkiler psikoterapistiyim.
Kısacası senin de söylediğin gibi KİPT.
Burada KİPT'te aslında diğer terapi ekollerinden farklı olarak hastamıza yardımcı olurken esas odak noktamızı kişinin ilişkileri üzerinde tutuyoruz.
Kişilerin yaşamlarında onları bize getiren ruhsal sorunlarının temeline baktığımızda Yani tabii ki burada bir parantez açmak uygun olur.
Yani biyolojik, genetik nedenlerle ya da bir travmatik bir olay sonrasında başlayan ruhsal bozukluklar var.
Bunları ayrı tutuyorum.
Ama çoğunlukla kişilerin ruhsal sorunlarının başlamasında, köken almasında ya da sürmesinde ya da şiddetlenmesinde hastamızın hayatındaki ilişkilerin rolünü...
Bu ilişkilerde olup bitenler hastamızın ruhsal deneyimlerinde çok belirleyici olabiliyor.
KİPT aslında bu odaktan çalışan bir terapi.
Zaten KİPT'in temel aldığı kuramlardan bir tanesi Harry Sullivan'ın kişiler arası kuramı da zaten benim bu söylediğimin aynısı bir yanda.
Sullivan diyor ki sağlıklı bir insanın gelişimi diğer insanlarla nasıl bir yakınlık kurduğuyla ilişkilidir.
Ve aslında biz bir kişiyi içinde yaşadığı ilişkilerden soyut bir şekilde düşünemeyiz.
İnsan davranışının temel motivasyonu onun çevresiyle ilişki kurmaya, iletişime geçmeye duyduğu ihtiyaçla tanımlanır, diyor Sullivan.
Kip'te buna çok önem veriyoruz mesela.
Kişiyi ilişkileriyle birlikte tanımaya en az 2-3 seans ayırıyoruz.
Hastamıza hayatındaki önemli kişileri soruyoruz, ilişkilerini.
Detaylandırıyoruz kimlerle nasıl bağları var, bu bağları nasıl kuruyor, onun için ulaşılabilir olan kimler var, neler o kişi için hayal kırıklığı yaratıyor, neler ona iyi geliyor, tam
olarak neye ihtiyaç duyuyor gibi.
Buralardan aslında hastamıza yardımcı oluyoruz KİP'te.
O zaman ilişkiler hem karşımızdakini anlayabilmemiz için çok önemli, hem de onun iyi hissetmesi için çok önemli.
Evet, ilişkilere ihtiyacımız var.
Çünkü biz insanlar hayatta kalmak için her şeye gücü yetebilen, her şeyi tek başına yapabilen canlılar değiliz.
Hayatta kalabilmek için dayanıklı olmamız lazım.
Dayanıklılığımızı arttırabilmek için de çevreden alacağımız desteklerle güçlenmemiz lazım.
Tabii burada yalnızca biyolojik olarak değil, ruhsal olarak da dayanıklı olmaktan bahsediyorum.
Çünkü aslında sadece fiziksel güce...
İhtiyacımız olması bir yanılsama fiziksel gücümüzü de doğru bir şekilde kullanabilmek için ruhsal açıdan dengede olabilmeliyiz.
O yüzden bizi iyileştirebilecek ve bizi destekleyebilecek ilişkilere ihtiyacımız kesinlikle var.
Bununla ilgili aslında çok meşhur bir deney vardır.
René Spitz'in, kendisi bir psikanalist, 1940'lı yıllarda yeni doğmuş bebekleri yaklaşık 3-4 yaşlarına kadar izliyor.
Bir grup yetimhanede ya da bakım evinde demek belki daha doğru yaşayan çocuklar.
Bu çocukların işte beslenme gibi, hijyen gibi temel fiziksel ihtiyaçları tamamen karşılanıyor.
Ama bir yakınlık yok.
Sürekliliği olan, yakınlık gösteren bir duygusal ilgi görmüyor bu çocuklar.
Bir tane bakıcı ya da bir tane hemşire sürekli bu çocukların fiziksel ihtiyaçlarını gideriyor.
Gözlemlediği diğer grup ise şu, bir cezaevinin kreşinde yaşayan çocuklar.
Burada da cezaevinde mahkum olarak kalan anneleriyle iletişim halindeler, düzenli bir ilişki halindeler.
Yine bakım veren hemşireler tarafından bakımları yapılıyor ama belli aralıklarla çocukları anneleriyle görüşebiliyor.
Şimdi ilk aylarda aslında her iki grup çocuğun da Fiziksel olarak gelişme basamaklarının birbirine benzer olarak ilerlediği görülüyor.
Ama bir süre sonra fiziksel hiçbir hastalık bulgusu olmasa bile ilk grupta bu yetimhanede ilgiden ve sevgiden yoksun olarak büyüyen çocukların öldüğü tespit ediliyor.
Yaşayan çocukların ise anneleriyle ilişkide olan çocuklardan çok daha geride kaldıkları tespit ediliyor gelişim basamaklarında.
Tabii bu deney aslında bize bakım almanın, duygusal bakımın ne kadar hayati olduğunu gösteren en önemli çalışmalardan bir tanesi.
Yani insan aslında doğduğu anda diğer hayvanlara göre bakıma çok muhtaç.
Bu fiziksel bakım ihtiyacının yanında aynı zamanda bir ilişki kuruyor olmanın da iyileştirici ve büyümeyi sağlayıcı bir tarafı var.
Evet öyle. Yani aslında her canlı gibi biz de doğduğumuzda Annemizle tanışıyoruz.
İlk ilişkimizi annemizle kuruyoruz.
Tabi burada anne kelimesine diğer alternatifiyle de yaklaşmak lazım.
Bizim burada anne olarak kastettiğimiz kişi aslında birinci bakım verenimiz.
Bizim hem fiziksel hem duygusal duyumumuzla en çok...
ilgilenen kişi. Çünkü bir parantez açmakta fayda var.
Annenin fiziksel olarak hayatta olmadığı ya da fiziksel olarak hayattaysa bile ruhsal açıdan ulaşılabilir olmadığı durumlarda annenin yerine geçebilecek başka bir birinci bakım veren
de olabilir. Çocuklar ebeveynleriyle, bunun için de tabii öncelikle birinci bakım vereni, daha sonra hayatındaki diğer kişiler de dahil, bu etkileşimler sonucunda aslında hem kendileriyle
ilgili hem de diğer insanlar için bir takım artık düşünceler, imgeler oluşturmaya başlıyorlar ve aslında o zamanlardan köken alan temel güven duygusu, ihtiyaçları karşılayabilmeyi
öğrenme, başkalarıyla ilişkide kalabilme becerileri, kendini ifade etme becerilerini Bu zamanlardan öğrenmeye başlıyorlar ve o yaşlarda bize bakım verenlerle aramızda
eğer sürekli bir kopukluk, donukluk, bir temassızlık varsa bu daha sonraki ilişkilerimize de bizim duygusal kopukluk, diğer kişiyle belki partnerimizle konuşmada sorunlar,
sorun çözmelerde sorunlar, mesela küsmek gibi, sürekli bir duvar örmek gibi, görmezden gelmek gibi davranış şekilleriyle kendisini gösterebiliyor.
Bağlanma paternerinden söz ediyorsun.
Tabii. Az önce de söylediğim gibi erken dönemlerdeki yakın ilişkilerimiz bizim bağlanma stillerimizi, bağlanma stillerimiz de hayatımız boyunca kurduğumuz diğer ilişkileri etkiliyor.
Burada aslında Ainsworth'un yabancı durum deneyinden bahsetmek bence yerinde olacaktır.
Çünkü bağlanma stillerinin ne denli ilişkilerde önemli olduğunu kendisinin de çok net bize gösterdiği bir çalışma.
Bu çalışmada şöyle bir ortam yaratılıyor.
İşte oyuncaklar var, çocuk ve birinci bakım vereni orada.
Anne diyeyim ben kısaca.
Annesi çocukla birlikte, çocuk oyun oynuyor.
Annesine dönüyor, bakıyor.
Annesinin ilgili gözleriyle karşılaşıyor.
Her şey güllük gülistanlık.
Daha sonra ortama bir yabancı giriyor.
Yabancı kişi anneyle birlikte bir ilişki kuruyor.
Birbirlerinden hoşnutsuz değiller.
Çocuk önce biraz garipsemesine rağmen annenin de bulunduğu ortamda bu yabancının varlığından herhangi bir sorun yaşamıyor.
Sonra bir...
Kaç dakika sonra anne ortamı terk ediyor.
Çocuk yabancıyla aynı ortamda kaldığı anda bebekte ya da çocukta hemen bir huzursuzluk, ağlama, kapıya yönelme, dışarıya çıkmak isteme gibi tepkiler başlıyor.
Diğer kişi çocuğu kesinlikle sakinleştiremiyor.
Çocuk kendi annesi içeriye gelene kadar bu tutumunu sürdürüyor.
Bir süre sonra anne tekrardan içeriye geliyor.
Şimdi anneleriyle güvenli bir bağlanma içerisinde olan çocukların Anne tekrardan içeriye girdiğinde bu huzursuzluklarının kısa süre içerisinde yatıştığını görüyoruz.
Ama Ainsworth başka stilde davranan çocukları da fark ediyor.
Örneğin bir grup anne dışarı çıktıktan sonra daha az üzüntü, daha az huzursuzluk duyuyor.
Anne tekrardan içeriye geldiğinde de Daha kayıtsız bir görünüm içerisinde oluyor.
Yani o ilk çocuğun gösterdiği kadar büyük bir coşkuyla dramatik bir sakinleşme ve mutluluk hali olmuyor.
Bir bu grubu fark ediyor Ainsworth.
Bir de diğer grupta da şu oluyor.
Anne çıktıktan sonra çok yoğun bir huzursuzluk, ağlama ve tepkiler.
Anne içeriye gelip de çocuğu kucağına aldıktan sonra dahi bu çocuklar çok kolay sakinleşemiyorlar.
Ya da ikircikli tepkiler veriyorlar.
Yani önce bir yanaşıyor gibi oluyorlar anneye sonra.
Kendilerini geriye doğru itiyorlar.
Huzursuzlukları, gerginlikleri, ağlamaları çok çok uzun süre devam ediyor.
Dolayısıyla bu çalışmadan elde edilen gözlemde aslında çok farklı stillerde bağlanma özellikleri olduğunu bize dile getiriyor.
Ainsworth'un bu çalışması.
Daha sonra Ainsworth'tan bayrağı devralan iki çalışmacı, Maine ve Solomon ise farklı bir bağlanma stilini daha gözlemliyorlar ve buna da dezorganize bağlanma stili diyorlar.
Burada da aslında çocukların tepkileri bazen çok...
Güvenli bağlanma şeklindeki gibi kolay sakinleşme, bazılarında tam tersi ikircikli tepkiler verme gibi birbirinden daha dağınık, farklı, bir öyle bir böyle gibi de olabiliyor.
O yüzden bir de dezorganize bağlanma stili olduğu da Ainsworth'tan sonraki araştırmacılar tarafından söyleniyor.
Basitçe ben şöyle anlıyorum.
Güvenli bağlanan, çoğunluk güvenli bağlanıyor.
Bunlar annesi odadan çıktığında ağlamasını, anne geri gelince de sevinip ona sarılmasını bekliyoruz.
Bir grup için ha anne çıkmış ha odadaki sandalye çıkmış ona bir aldırmaz gözüküyor.
Bu grubun ismi ne? Bu grup kaçıngan bağlanma stili oluyor.
Bir de anne çıkınca protesto eden, geri gelince de onu affetmeyen bir grup var.
Bunların adı ne? Evet öyle diyebiliriz.
Bunların da kaygılı bağlanma stili olduğu söyleniyor.
Bir de dezorganize var herhalde en son anlattığın.
Evet, evet. Dezorganize bağlanma stiliyle yapılan araştırmalar biraz daha bu çocukların yetiştikleri ortamların daha travmatik ortamlar olduğu, ilişkilerin
bazen istismara varabilen ilişkiler olduğu, aile içinde kayıp öykülerinin çok olduğu grup olduğunu söylüyorlar.
Peki bunları neye bağlıyorlar?
Mesela kaçıngan bağlanma neden kaçıngan oluyor?
Aslında işte buradaki en önemli nokta yine çocukluğun ilk zamanlarına geri döneceğim.
Birincil bakım verenin bizimle nasıl ilişki kurduğuyla alakalı.
Yani doyurulabildiğimiz, ihtiyacımız olduğu zaman bunun karşılanabildiği, burada duygusal bir aktarımın da bulunduğu ortamlarda yetişen çocuklarda güvenli bağlanma
stillerinin ama birincil bakım verenin ihmali olduğu, belki de şiddetin olduğu, duygusal açıdan belki terslendiği, belki azar işittiği ortamlarda büyüyen çocukların kendi
ihtiyaçlarını regüle edebilme, duygularını düzenleyebilme, başka birinin varlığı ya da yokluğuna nasıl tepkiler gösterebileceğine ilişkin paternler böyle değişik
farklı formlarda oluşuyor.
Bu arada şu söylediğin de çok önemli.
Güvenli bağlanma stilinde olan çocuklar da anne odadan çıktığında çok büyük bir üzüntü hissediyorlar.
Aslında bu üzüntü hissetmek sağlıklı bir tepki.
Çünkü orada bizim için bir sevgi kaynağı var, bir ilgi kaynağı var.
O alanın kaybolması tabii ki bir huzursuzluk, bir üzüntü yaratıyor.
Ama daha sonrasında bu duyguyla nasıl baş edildiğinde aslında gizli biraz bağlanma stillerimiz.
Burada tabii bağlanmacılar daha...
Bakım verenle bebek ilişkisi açısından bakıyorlar ama bir yandan da bebeğin nörobiolojik özellikleri de var.
Belki çocuk mesela otizm spektrumunda doğdu.
O da hangi türlü ilişki kuracağını muhakkak etkileyecek.
Peki diyelim ki güvenli bağlandı, kaçıngan bağlandı ya da kaygılı bağlanma oldu.
Bu erişkin dönemdeki ilişki paternlerini nasıl etkileyecek?
Güvenli bağlanma stiline sahip olan kişileri daha çok şöyle görüyoruz.
Aslında genel olarak kendi kendilerine yetebilen bireyler diyebiliriz.
Ama bir yardım ya da bir destek ihtiyacı olduğunda bunu da isteyebilen, taleplerini açıkça dile getirebilen ve...
Bu taleplerin başkaları tarafından karşılanabileceğine de inanan kişiler oluyor.
Zor durumlarda duygularını kontrol edebilme becerileri daha iyi oluyor.
Diğer kişileri iyi ve kötü yanlarıyla, hem fedakar hem bencil davranışlarıyla, kendilerine özgü huylarıyla bir bütün olarak tanımlayabilen kişiler olabiliyor.
Başkalarına yakınlaşmayı nispeten daha kolay bulan kişiler oluyor.
Başkalarıyla bağ kurmayı daha...
rahatça yapabiliyor. Ve yine aslında güvenli bağlanan kişiler terk edilmekten de çok fazla endişe duymayan kişiler oluyor ya da birinin onlara yakınlaşmasından da çok fazla endişe duymayan kişiler oluyor.
Kaçıngan Stile sahip olan kişiler, başkalarına yakın olmaktan genel olarak daha rahatsız hisseden kişiler oluyor.
Başkalarına tamamen güvenmek onlar için çok zor.
Bağlanmak çok zor.
Hatta bazen seanslarımızda şöyle ifade edebiliyor hastalarım.
Birisi bana çok yakınlaştığında ben kendimi gergin hissediyorum gibi.
Bu kişileri dinlediğimizde bu duygusal uzaklığı görebiliyoruz.
Kişinin ısrarla ben kendi kendime yeterim, başka hiç kimseye ihtiyacım yok dediğini çok duyuyoruz mesela.
Ve bu kişiler aslında zorlandıkları duyguları da saklamaya çalışıyorlar bilinçli olarak ya da farkında olmadan.
Duygularına erişmem de zor oluyor mesela seanslarda.
Kaygılı bağlanma stiline sahip olan kişilerse...
sık sık aslında ilişki kurdukları kişiden emin olmak istiyorlar.
Burada sadece partner ilişkisi düşünmeyelim ama genel olarak gözümüzde daha çok partner ilişkileri canlanıyor tabii.
Yani acaba gerçekten seviliyor mu?
Gerçekten o kişi benimle kalmak istiyor mu?
Yanımda memnun mu?
Değil mi? gibi hep böyle endişeler geçiriyor oluyorlar akıllarından.
Reddedilmeye karşı çok...
Yoğun bir duyarlılık var.
Reddedilme belirtilerine çok fazlasıyla uyanık oluyorlar diyelim.
Çok duyarlı oluyorlar.
Bu şekilde daha ilişkileri yoğun bir kaygı içinde yaşayan kişiler olabiliyor.
Son olarak hani biraz daha az sıklıkta...
Olmakla beraber bu dezorganize bağlanma stilinden de söz etmiştim.
Böyle kişileri ise daha çok bir gelgit içinde görüyoruz.
Yani yakınlık ve reddedilme arasında daha çok gelgit yaşıyorlar.
Çok yakın bir ilişki isteği var.
Bir yandan ilişki korkusu var.
İlişkilerine verdikleri tepkilerde tutarsızlık var.
Duygularını düzenlemekte daha güçlük çekiyorlar.
Böyle görebiliyoruz. Peki diyelim ben kaçıngan bağlandım.
E ne olacak şimdi ben orada kaldım mı?
Şimdi aslında kişilik özelliklerimizin tamamen değişmesini ve çok farklı bir kişilik yapısına geçmemizi bekleyemeyiz.
Bu çok gerçekçi bir beklenti olmaz.
Terapide de aslında beklentimiz bu olmuyor.
Ama şunu görüyoruz ki özellikle hayatımızda bizi zorlayan olaylar, zorlayan yaşantılarla karşılaştığımızda pek çok insan güvenli stillerden daha
diğer stillere kayabiliyor.
Üzerine çalışarak, buradaki nüansları fark edip bunlar üzerine biraz emek harcayarak, temel yapımız kaçıngan bağlanma stili olsa da daha güvenli hatlara kayabiliriz.
Danışanlarımızda da, hastalarımızda da bunu sağlayabiliriz.
Yani kişiliğinin temel özellikleri daha kaygılı ve kaçıngan bağlanma olmakla beraber...
Hastalarımızı güvenli stillere kaydırabilmek için, o yaşadıkları zorluğu daha rahat ve kolay bir şekilde atlatabilmeleri için diğer kısmı destekleyebiliriz.
O zaman sen diyorsun ki bir bakım verenimizle olan bağlanma şekli var.
Bu bağlanma şekli daha sonra iş arkadaşlarımızla, patronla, öğretmenle, çalışanımızla ya da romantik ilişkilerle, herkesle olan ilişkiye rengini veriyor.
Bunlarda belli travmatik deneyimler yaşarsak da bazen güvenli bağlanmadan çıkıp daha farklı belki daha olumsuz bağlanma şekillerine doğru kayabiliyoruz.
Terapi sürecinde de bu ele alınıp tekrar güvenli bağlanmanın sağlanmasına çalışılıyor diyebilir miyiz?
Evet tam olarak bunu kastediyorum.
Yani güvenli bağlanma stillerine sahip kişiler de sonuçta hayatta birçok deneyimle karşılaşabiliyoruz ve çok zorlandığımız, güvensiz stillere kaydığımız dönemlere girebiliyoruz.
Ama böyle dönemlerde çevremizdeki ilişkileri ne şekilde değiştirebilirsek, neler yapılabilirse tekrardan biz güvenli stillere kayabiliriz.
Hastamızla bunu çalışıyoruz aslında.
Peki Irmak şunu sormak istiyorum.
Diyelim ki ben kaçıngan bağlanma paterninde bir kişiyim.
Ve bundan haberim yok.
Psikiyatriste gittim. Psikiyatrist de bunu gördü.
Benim introvert biri olduğumu.
Bana şöyle diyebilir mi?
Bu senin özelliğin.
Herkesin de gidip aşırı girişken ya da çok kolay sosyal ilişkiler kuran biri olmasına gerek yok.
Sen bunu boş ver.
Güçlü olduğun yerden yürü.
Mesela sen bilgisayar alanında iyisin.
Kodlama çalış. Orada parla.
Beni o tarafa yönlendirebilir mi?
En önemli söyleyeceğimiz nokta şu olmalı başlangıçta.
Biz aslında hastalarımızı hiçbir şeye spesifik olarak yönlendirmiyoruz.
Ama konuşmalarımızı şu şekilde ilerletiyoruz.
Yani size iyi gelmeyen şunlar şunlar şunlar olduğunu fark ediyorum.
Ya da size kendinizi kötü hissettiren şöyle şöyle şeyler var.
Bir yandan da size iyi gelen, sizi besleyen şu şekilde hayatınızda örnekler var.
Şöyle ilişkiler var.
Yani belki de ihtiyaçlarınız üzerinden bir planlama yapabiliriz.
İhtiyaçlarınızın nasıl karşılanabileceğini konuşabiliriz gibi bir yaklaşımımız oluyor.
Çünkü biz özellikle KİP'te hastamızın neye ihtiyacı var ve bu ihtiyacı kim tarafından?
En iyi ne şekilde karşılanabilir buna odaklanıyoruz.
Dolayısıyla senin verdiğin örnekte de aslında tabii ki hastamızı tanıdıkça onu besleyebilen kaynaklar ya da ona iyi gelmeyen kaynakları ya da kendi bağlanma örüntüsü nedeniyle
ilişkilerde yaşadığı zorlukları görüp bunların üzerinden neler yapılabileceğini hastayla beraber karar vermek uygun oluyor.
Yani aslında ana fikir şu bazen her ilişki bizim için uygun olmayabilir.
Her ilişkide bir şeyler en iyi seviyede değişemeyebilir.
O zaman oradaki beklentimiz değişebilir.
Ya da bizi daha besleyebilecek, bize daha iyi gelebilecek, kendimizi içerisinde daha iyi hissedebileceğimiz başka ilişkilere de yönelebiliriz.
Yani bazal bir ilişki kurma herkes için gerekli.
Hiç ilişkisiz bir yaşam düşünemeyiz en içe dönük insan için bile.
Fakat herkes aynı prototip ilişki kurma paterninde olmak zorunda da değil.
Herkes kendine biricik bir kişiliğe sahip.
Evet hani az önce söylediklerimiz belki insanları sanki 3 ya da 4 kategoriye ayırmışız gibi bir izlenim yaratmış olabilir.
Asla öyle değil. Bu bilgimiz yani farklı bağlanma stillerine ilişkin bilgimiz karşımızdaki hastamızı onun biricikliğiyle tanımlamamızda bize yardımcı oluyor.
Ve yaşadığı zorlukları kafamızda bir yerlere oturtmakta bize yardımcı oluyor.
Ama günün sonunda her zaman için odaklandığımız nokta evet hepimizin bir ilişkiye ihtiyacı var.
Bu ilişki A kişisiyle B kişisi, C kişisi farklı kişilerde farklı şekillerde yaşanabilir.
Ama hepimiz bize iyi gelecek, ihtiyaçlarımızın karşılayabildiği ilişkilerle bu hayatta var olabiliyoruz.
Peki kişinin bambaşka şikayetlerle başvurdu ama bunların bir şekilde ilişkilerinde yaşadığı sorunlarla...
İlgili olduğunu anladığımız oluyor mu?
Tabii oluyor. Hatta çoğu zaman böyle oluyor.
Şimdi hasta ilk defa karşımıza geldiğinde önce ben onunla bir kip terapisi yapıp yapmayacağımı ya da sorunun ilişkilerle ilgili olup olmadığını tabii ki ilk görüşmede hemen anlayamayabilirim.
Böyle olmaya da bilir zaten.
O yüzden öncelikle hastamızı bir açık alan verip dinlemek, ne oluyor, ne bitiyor bunu anlamak çok önemli.
Konuşmanın başında da onu söylemiştim sanıyorum.
Bazen tamamen biyolojik nedenlerle, genetik yatkınlıklarla ya da başımıza gelen travmatik bir olayla ilişkili ruhsal problemler yaşayabilir bir kişi.
O zaman gerekli olan belki de ilaç tedavisidir, gerekli olan başka bir müdahaledir.
Bunları ayrı tutuyorum. Benim karşıma geldiğinde ve sorunlarını anlatmaya başladığında bir de şu alana mercek tutmak bence iyi oluyor.
Yani bu sıkıntıların başladığı zamanda ya da biyolojik bir nedenle başlamıştır diyelim.
Bu şikayetlerin daha da kötüleşmesinde, daha da sürmesinde, bir türlü iyiye gidilenmemesinde ilişkilerde olup biten faktörlerin etkisi var mıdır?
O yüzden tabii ki bir kip terapisti olduğum için mutlaka...
Aklımın bir kenarında acaba bu kişinin ilişkilerinde ne oldu da bugün karşıma hastam bu şikayetlerle geliyor diye dinliyorum.
Her hasta bu noktada bu yönde bir tedaviye yönelecek diye bir kuralımız yok.
Ama çoğunlukla unutulmaması gereken şey şu.
Başlatıcı faktör, türlü faktörler olsa bile bir sıkıntının sürmesinde de Ya da şiddetlenmesinde de ilişkilerin rolü çok oluyor.
Mesela bir depresyon hastamızın ihtiyacı olan tedaviyi alma sürecinde en basına ilaç tedavisinde evdekilerin tutumu nasıl?
Ona tedaviye eşlik eden birileri var mı?
Ya da çok yoğun depresyonda olduğu için bazı şeylerin üstesinden gelemediği için bazı ihtiyaçlarında ona kimler destek oluyor?
Bunu lohusa annelerde de görüyoruz bazen.
Bazen kanser hastası bireylerde de görüyoruz.
Yani genel olarak ilişkiler hayatımızın her zaman merkezinde.
Ve ruhsal açıdan yaşadıklarımız ilişkilerden tamamen %100 bağımsız olamaz.
Belki bu şekilde genel bir bakış açısı sağlamaya çalışabilirim.
O zaman belki şöyle özetleyebiliriz.
Diyelim ki kişi ruhsal bir sorun yaşıyor ve bu sorunun sebebi...
ilişkileri olabilir ya da hiç alakası olmayabilir.
Hiç alakası olmasa bile belki ilişkilerini gözden geçirmek, onu iyileştirmek bu sorunun çözümüne bir katkı sağlayabilir.
Evet, bence de öyle.
Hep hastalıktan ve sorunlardan bahsettik ama illa bir sorun olmasına gerek yok.
Sağlıklı, mutlu bir insan için de ilişkiler çok önemli.
Evet yani gerçekten sadece bir ruhsal hastalığın olup olmaması üzerinden konuşmuşuz izlenimini yaratmak istemem ben de.
Yaşamımızın her anında aslında çevreyle bir ilişki halindeyiz.
Dolayısıyla bu da bizim hayatımızdaki her alanda bir rol üstlenebiliyor.
Bunu en çok pandemide gördük herhalde değil mi?
Bir anda etkileşim kesildi ya herkes eve kapandı.
Evet evet yani ilişkiler dediğim zaman hep aklıma zaten Covid dönemi gelir.
Tüm dünyaca 4-5 yıl önce ilişkilerin önemini hepimiz yaşadık.
Yani biz birbirimize dedik ki ya benden iki adım uzakta dur.
Kişisel alanını benimkinden uzak tut dememizle beraber ilişkilerde bozukluklar olmaya başladı.
Ya da birbirimizin yüzünü tam olarak tüm yüzümüzü görebilmenin ilişkilerdeki önemini gördük.
Yani eskiden hep şöyle bir genel geçer tabir var ya işte gözler kalbin aynasıdır, gözlerin ardındaki anlamlar, işte bakışlar falan.
E ne oldu? Sadece gözlerimize kalınca da aslında ilişkilerimizin bozulduğunu gördük yani.
Bu arada tam tersini de gördük.
Yani sadece uzaklık gibi anlaşılmasın.
bu sokağa çıkma yasakları başladığı zaman birbirimizle tırnak içinde fazla yakınlaşma durumunda da kaldık.
Fazla yakınlaştığımızda, daha doğrusu ilişkilerdeki yakınlığımızı istediğimiz seviyede tutamadığımızda da sorunlar çıktığını gördük.
Aslında işte sadece uzaklık değil, burada bahsettiğimiz şey ilişkinin bir dengede olması.
Bunun altını çizmek isterim.
Çok doğru. O zaman belki kapatırken şöyle özetleyebiliriz konuştuklarımızı.
Hayatımızın ilk gününden itibaren bir ilişkiye doğuyoruz aslında.
İlişki kurmaya başlıyoruz ilk saniyelerden itibaren.
Ve bu hayatın ilk yıllarındaki ilişki kurma şeklimiz aslında ilişkin çağdaki ilişkilerimizi de etkiliyor.
Onlara rengini veriyor.
Fakat bununla ilgili bir sorun yaşıyorsak bu iyileştirilemez, değiştirilemez değil.
Hatta bir sorun yaşamıyor olsak bile iyi ilişkiler, sağlıklı ilişkiler hepimizin zindeliği, sağlığı, bedensel sağlığı.
başarısı, mutluluğu için çok önemli.
Senin son olarak söylemek istediğin bir şeyler var mı Irmak?
Senin son cümlenden belki ben de bir kapanış yapabilirim.
Sağlıklı olmayı sadece bir hastalığın ya da bir sakatlığın yokluğu olarak görmememiz lazım.
Kişinin bedensel, ruhsal ve sosyal tüm ilişkilerinde tam bir iyilik halinde olmasını biz sağlıklılık olarak tanımlarız.
Dolayısıyla illa bir ruhsal bozukluğun Bir hastalığın tedavisi için ilişkilere bakmak gibi kısıtlayamayız.
İyi ilişkiler senin de söylediğin gibi iyilik halimiz için en değerli şeylerden biri.
Evet, çok teşekkürler Irmak katıldığın için.
Ben de davetin için teşekkür ediyorum Canan.
Benim için de çok güzel bir sohbetti.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
