
Bu bölümde, iki yıldır konuştuğumuz tüm meselelerin arkasında duran büyük soruyu doğrudan ele alıyoruz: Hayatın bir anlamı var mı?
İçerik
(00:00) Giriş: Elli bölüm, bir soru
(01:36) İki uyarı
(02:43) Albert Camus
(06:28) Sisifos ve absürt
(08:29) Üç seçenek ve isyan
(09:29) Felsefi mi, depresif mi?
(10:35) Hayat boş, Kerem Yılmazer ve Camus
(12:38) Elli bölüm ve Sisifos ritüeli
Kaynaklar
Albert Camus — Sisifos Söyleni (çev. Tahsin Yücel, Can Yayınları)
Albert Camus — Stanford Encyclopedia of Philosophy
Olivier Todd — Albert Camus: A Life (Camus biyografisi)
Kerem Yılmazer - Hayat Boş (1976, Söz: Ülkü Aker)
İletişim
nebiliyorus@gmail.com
https://www.instagram.com/cenanhep
Transkript
Ne Biliyoruz'a hoş geldiniz, ben Cenan.
Bu özel bir bölüm, kanalın ellinci bölümü.
Yaklaşık iki yıl önce ilk bölümü hazırlarken bu podcast macerasının ne kadar süreceği, toplam kaç bölüm yapacağımla ilgili hiçbir fikrim yoktu.
Haftada bir mümkün değil yetiştiremem.
Ayda bir de çok seyrek olur.
En iyisi iki haftada bir bölüm yaparak başlayayım.
arada da pek bir hazırlık yapmadan sohbet havasında bonus kahve molası bölümleri yaparım, yetişemezsem ya da sıkılırsam bırakırım diye düşünmüştüm.
Geride kalan iki yılda sadece iki tane kahve molası bölümü çekebildim.
Bu da bir anlamda mola vermeden sürekli hayata yetişmeye çalışmanın ironik bir işareti gibi oldu.
Ama sizlerin ve ailemin desteği, eşimin hoşgörüsüyle birkaç aksaklık hariç iki haftalık rutin bölümlerde bugünlere kadar geldik.
Ve devam ediyoruz. Bu 50 bölüm boyunca zihnin nasıl çalıştığını, kişiliğimizi, ilişkilerimizi, dolandırılmayı, uykumuzu, tükenmişliği, ertelemeyi,
bağlanmayı, daha bir sürü şeyi konuştuk.
Her bölümde bir parçayı biraz daha anlamaya çalıştık.
Ama bugüne kadar hiç doğrudan şu soruyu sormamıştık.
Bütün bunların bir anlamı var mı?
50. bölüme böyle derin bir soru yakışır diye düşündüm.
Bu bölümde hayatın anlamı ya da anlamsızlığı üzerine konuşacağız ve Albert Camus'un absürt felsefesine odaklanacağız.
Başlamadan önce iki şeyi vurgulamak istiyorum.
Birincisi bu bölüm bir din sorgulaması değil.
Dini inanç birçok insanın anlam yolculuğunda çok önemli yer tutuyor ama Camus'un ya da diğer düşünürlerin sorduğu soru tanrı var mı yok mu sorusu değil.
Onların sorduğu soru şu.
Felsefi olarak hayatın kendiliğinden gelen bir anlamı var mı?
İnançlı biri de inançsız biri de bu sorularla bir noktada karşılaşıyor.
Yalnızca baktıkları çerçeveler farklı oluyor.
O yüzden inancınız ne olursa olsun bu bölümde sizin de ilginizi çekebilecek bir şeyler olacağını umuyorum.
İkincisi, konu gereği ölüm, varoluşsal sıkıntı ve intihar gibi kavramlara değiniyoruz.
Bu tür konular herkes için aynı ağırlıkta olmayabilir.
Hayatın paketlenmiş hazır bir anlamı olmamasıyla yüzleşmek ilk bakışta karanlık görünüyor.
Ama ben bu yüzleşmeyi her zaman kasvetli olmaktan çok özgürleştirici olarak görmüşümdür.
Yine de siz şu sıralar zor bir dönemden geçiyorsanız bu bölümü başka bir zamana bırakmak daha mantıklı olabilir.
Camus'un 1942'de yazdığı Sisyphos Söyleni şöyle bir cümleyle açılıyor.
Gerçekten ciddi olan tek bir felsefi sorun vardır, intihar.
Camus burada klinik anlamda bir intihardan bahsetmiyor.
Fransa Nazi işgali altındayken ölümün günlük bir gerçeklik olduğu bu dönemde 29 yaşındaki Camus'un söylemek istediği eğer hayatın kendiliğinden gelen bir anlamı yoksa yaşamaya devam
etmek mantıklı mı?
Camus bu soruyu 24.
bölümde ele aldığımız Epikür gibi sabahtan akşama kadar bahçesinde muhabbet edip eğlenirken ya da Diojen gibi fıçının içinden yazmıyor.
Bu sorunun nereden çıkıp geldiğini anlamak için önce Camus'u tanıyalım.
Albert Camus 1913'de Cezayir'de doğmuş.
Cezayir o dönemde Fransa'nın sömürgesi.
Küçük Albert I, babası 29 yaşındayken, baba Birinci Dünya Savaşı'nda Fransızlar için savaşırken ölmüş.
Yani Camus babasını hiç tanımamış.
Sadece annesinin anlattıkları ve birkaç fotoğrafla büyümüş.
Zaten Teoman'ın ünlü bir bar taburesi üstünde babamın öldüğü yaştayım sözleri aslında Sisyphos söyleninin kapanış cümlesidir.
Şaka şaka.
Bunu ben uydurdum ama baba gerçekten savaşta ve o yaşlarda ölmüş.
Geriye kalan tek ebeveyni annesi okuma yazma bilmiyormuş ve işitme güçlüğü de varmış.
Neredeyse hiç konuşmuyormuş.
Bu yüzden Camus annesini ne kadar çok sevse de aralarında derin bir iletişimsizlik olması kaçınılmaz bir şey.
Mesela biz psikiyatrik görüşmelerde hastanın işitme kaybı varsa onunla yazarak anlaşırız.
Burada anne hem işitmiyor hem yazamıyor.
Camus felsefesinin bel kemiği olan absürt kavramını açıklarken insanın haykırışıyla dünyanın akıl dışı sessizliğinin karşı karşıya gelmesinden doğar demiş.
Belki Camus'un böyle yazmasında annesiyle olan ilişkisi de rol oynamıştır.
İnsan zihnini anlamaya çalışan birçok düşünürün hayat hikayesine baktığımızda kendi acılarının o merakı tetiklediğini görürüz.
Mesela önceki iki bölümde konuştuğumuz Bolbi de annesiyle çok az vakit geçirebilmiştir.
Bu durumun bağlanma kuramını etkilememiş olması imkansız.
Albert Camus yoksullukla büyümüş ama neyse ki öğretmenleri zekasını fark edip burslarla okumasını sağlamışlar.
Üniversitede felsefe eğitimi almış.
Ama bu durum kendisini yoksul kişilerde daha fazla görülen tüberkülozdan korumamış.
Camus 17 yaşında tüberküloza yakalandığında henüz tedavide devrim yaratan streptomisin gibi antibiyotikler bulunmadığı için tüberküloz o dönemde kronik ve çoğu zaman ölümcül bir hastalık.
Bu kadar genç yaşta ölümle yüzleşmesi de Camus'un felsefesini mutlaka şekillendirmiştir.
Genç, yetenekli, Cezayir'in güneşini ve denizini tutkuyla seven, yaşama arzusuyla dolu bir bedenin aniden ve hiçbir mantıklı sebep olmadan erimeye başlaması Camus'un tüm
felsefi altyapısını inşa ettiği zemindir.
Ona göre hastalık, evrenin ne kadar haksız ve rastlantısal olduğunun en somut kanıtlarından biri olmuştur.
Camus aynı zamanda 2.
Dünya Savaşı sırasında Fransız direnişine de katılmış, Combat adında yasaklı bir dergi çıkarmış.
Yakalansa kurşuna dizileceği bir dergi.
Sisyphos söyleni işte böyle bir dönemde ölümün her an kapıyı çalabileceği yıllarda yazılmış.
Yani onun için absürt, soyut bir zihinsel egzersiz değil.
Yaşayarak, pratik olarak yüzleştiği bir durum.
Absürde rağmen yaşama fikri doğrudan doğruya savaşın içinden geliyor.
Şimdi bu çok kez söylediğim absürt fikrini daha yakından tanıyalım.
Camus bu kavramı anlatmak için Yunan mitolojisinden Sisyphos'un öyküsünden yararlanmış.
Sisyphos Yunan mitolojisinin en hileci karakterlerinden biri.
Tanrıları bile birkaç kez kandırmayı başarıyor.
Hatta ölüm tanrısı Thanatos'u bir süre zincire vuruyor.
Sisyphos yüzünden o dönem dünyada kimse ölmüyor.
Sonunda Zeus'un sabrı taşıyor ve Sisyphos bir karanlığın ve hiçliğin içine hapsediliyor.
Bu hiçlikte yapabileceği tek bir şey var.
Koca bir kayayı bir dağın zirvesine kadar itmek.
Ama tam zirveye varacakken kaya tekrar aşağı doğru yuvarlanıyor ve Sisyphos yürüyerek aşağı inip en baştan başlıyor.
Ve bunu sonsuza kadar yapıyor.
Sonuçta Homeros'un ölümlülerin en kurnazı dediği bu üçkağıtçı adama tanrılar da cezaların en orijinalini vermiş oluyor.
Kırbaçlama yok, ateşe atma yok, daha ince bir şey var.
Sonsuza tek sürecek.
Anlamsız bir iş. Üstelik bu işin anlamsızlığını Sisyphos'un kendisi de biliyor.
İşte Camus her birimizin hayatını da bu öyküye benzetmiştir.
Her sabah kalkıyoruz, işe gidiyoruz, aynı yolları yürüyoruz, aynı ekranlara bakıyoruz, aynı şeyleri anlatıyoruz, eve dönüyoruz.
Ertesi gün yine aynısı.
Haftalar, aylar, yıllar bu şekilde geçiyor.
Ve bir yerde Camus'un deyimiyle bilincin bir uyanma anında birden fark ediyoruz.
Bütün bunların sonunda ne olacak?
Öleceğiz. Peki öleceksek bu döngünün bir anlamı var mı?
Bu kayayı neden itip duruyoruz?
Camus'un absürt diye adlandırdığı şey bu.
Bir tarafta biz varız, anlam isteyen, her şeye neden diye soran, hayatına bir yön koyması gereken bir canlı.
Öbür tarafta evren var.
Soğuk, sessiz, bizim bu sorularımıza hiçbir cevap vermeyen.
Absürt bu iki tarafın karşılaşmasının adı.
Peki bu tablo karşısında ne yapacağız?
Camus'a göre üç seçeneğimiz var.
Birincisi fiziksel olarak intihar etmek, yani kendi hayatına son vermek.
Madem anlamsız, bitirelim demek.
Ama Camus bu seçeneği reddediyor.
Absürtü fark eden bilinci, yani soruyu soran kişiyi ortadan kaldırmayı onursuz bir kaçış olarak görüyor.
İkinci seçenek mutlak bir sisteme, büyük bir anlatıya ya da kanıtlanmamış bir umuda sığınmak.
Dini inanç buna bir örnek olabilir.
Camus bu şekilde soru sormayı bırakmayı da felsefi olarak intihar etmeye benzetiyor.
Üçüncüsü ve Camus'un savunduğu seçenek isyan.
Buradaki isyan bağırış çağırış kavgacı bir tutum değil.
Çok daha içsel, daha sessiz bir şey.
Bir beklentinin olmaması.
Ama beklenti olmadığı için aynı zamanda hayal kırıklığının da olmaması.
Anlamsızlığı kabul etmek ama buna rağmen yaşamaya, sevmeye…
Hayatın anlamı ile ilgili psikoloji çalışmalarında iki boyut vardır.
Bir tanesi anlamın varlığı, diğeri anlam arayışı.
Anlamın varlığını hisseden insanlar genellikle iyiler.
Mutluluk oranları yüksek, depresyon kaygı oranları düşük.
Ama anlam arayışı yüksek olan kişiler her zaman iyi değiller.
Özellikle de hayatın anlamı ne sorusunu bir takıntı haline getirmiş olanlar.
Benim kendi klinik gözlemime göre de özellikle yüksek aykülü entelektüel kişiler depresyona girerlerse hayatın anlamı ve varoluşçu felsefeye fazla kafa yorabiliyorlar.
Oysa depresyondaki anlamsızlık hissi de Camus'un kastettiği anlamsızlık birbirinden çok farklı.
Camus'un ilkesi absürtü kabul et ve yaşamaya devam et.
Depresif biri için hayatın anlamsızlığına bu şekilde bakmak kolay olmayabilir.
O yüzden eğer hayat çok anlamsız, yaşamaya değmez düşüncesi hakimse, felsefede daha derinlere inmek yerine depresyonun diğer belirtilerinin de araştırılacağı bir psikiyatrik değerlendirme çok daha sağlıklı
olacaktır. Camus'un çok sevdiğim bu bakışını ünlü şarkı sözü yazarı rahmetli Ülkü Aker'de Hayat Boş, Vakit Varken Eğlen Coş diye şarkısında özetlemiş.
Günlük hayatta benim çok kullandığım bir söz, Hem komik eğlenceli hem de bir yandan varoluşsal bir derinliği var.
Şarkının yazıldığı 70'lerin popüler kültüründe çok tatlı bir şekilde yansıtıyor.
Aynı zamanda bu şarkıyla ilgili beni çok etkileyen hüzünlü bir detay da var.
Ülke Aker'in yazdığı bu şarkıyı tiyatro oyuncusu ve seslendirme sanatçısı Kerem Yılmazer söyleyip meşhur etmiş.
20 Kasım 2003 günü Yılmazer NTV'ye belgesel seslendirmeye giderken İçinde olduğu araç bir kırmızı ışıkta duruyor.
Tam o esnada önlerinde bulundukları HSBC binasına bombalı saldırı gerçekleşiyor ve Yılmazer hayatını kaybediyor.
Bir başka hüzünlü rastlantı da bu olaydan yaklaşık 44 yıl önce, 4 Ocak 1960'da Albert Camus'un da 46 yaşındayken bir trafik kazasında hayatını
kaybetmiş olmasıdır. Camus ve ailesi 1959'un son günlerini Güney Fransa'daki bir kasabada yakın dostları Michel Gallimard ve ailesiyle geçiriyorlar.
Tatilin sonunda Camus Paris'e eşi ve çocuklarıyla birlikte trenle gitmeyi planlıyor.
Ama yola çıkacakları gün arkadaşı Camus'e ya gel benim arabayla gidelim daha eğlenceli olur diyor.
Çünkü lüks ve hızlı bir arabası var.
Aile Paris'e trenle dönerken Camus trene binmiyor.
İki gün sonra Paris'e giderlerken arkadaşının kullandığı araba kontrolden çıkıyor ve bir ağaca çarpıyor.
Camus olay yerinde hayatını kaybediyor.
Aracın içinden cansız bedeni çıkarılan Camus'un paltosunun cebinde kullanmadığı tren biletini buluyorlar.
Bu tren bileti edebiyat ve felsefe tarihinde eşine az rastlanır bir ironinin sembolü.
Camus'un tüm hayatı boyunca anlattığı absürt felsefesinin adeta gerçek yaşamdaki son ve kusursuz bir tezahürüdür.
Bu bölümü hazırlarken geride bıraktığımız 50 bölümünde aslında benim için bir Sisyphos ritüeli olduğunu düşündüm.
Yola çıkarken aklımdaki hedef, popüler spot bilgilerin ve insanları kategorize etmenin çekiciliğine kapılmadan insan zihninin çok yönlülüğünü, karmaşasını basitleştirerek anlatmaya
çalışmaktı. Bu çaba iki haftada bir yoğun bir okuma ve araştırma sürecinin damıtılmasıyla aslında podcast'in doğasına çok da uygun olmayan, dikkatli dinlemeyi gerektiren yoğun
bölümler ortaya çıkmasına yol açtı.
O yüzden her bölümde benimle birlikte kayayı yukarı ittiğiniz için sizlere çok teşekkür ederim.
Bölümü Sisyphos Söylen'inin gerçek kapanışıyla bitirmek istiyorum.
Tepelere doğru didinmenin kendisi bile bir insanın yüreğini doldurmaya yeter.
Sisyfos'u mutlu hayal etmeliyiz.
Herkese sağlıklı günler dilerim.
51. bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
