
Haksız olduğumuzu fark edebilmek neden çok zordur? |33|
13 Ağustos 2025 · 16 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bu bölümde açıkça yanlış şeyleri savunan kişilerin bile neden hep kendilerini haklı sandığından ve kendi yanlışını fark etmenin neden bu kadar zor olduğundan bahsediyoruz.
İçerik
(00:00) Giriş, herkesin kendisini haklı sanması
(01:00) Sistem 1 ve Sistem 2
(02:27) Wason kart deneyi ve Sistem 1'in hataları
(04:44) Onaylama yanlılığı
(06:22) Bilgi yeterliliği ve açıklama derinliği yanılsamaları
(08:31) Dunning–Kruger etkisi
(09:07) Fikir birliği yanlılığı (Consensus bias)
(09:54) İnançların kimliğe dönüşmesi
(11:45) Haksız çıkmanın bir tehdit olarak algılanması
(13:42) Özet ve öneriler
Kaynaklar
Matching bias on the selection task: It's fast and feels good
The illusion of information adequacy
Bryan Stevenson: We need to talk about an injustice | TED (Video)
Neural correlates of maintaining one’s political beliefs in the face of counterevidence
İletişim
nebiliyorus@gmail.com
https://www.instagram.com/cenanhep
Transkript
Bazen eşimle tartışıyoruz.
Ben haklı olduğumu çok iyi biliyorum, eminim.
Sonra neden böyle oluyor, niye anlamıyor diye düşünüyorum.
Bakıyorum eşim haklıymış.
Bu tabii bana özgü bir şey değil.
Yani inşallah değildir.
Tüm insanlar kendi fikrini olayın gerçek yüzü olarak görme eğilimindedir.
İster istemez hepimiz ben dünyayı olduğu gibi objektif haliyle görüyorum diye düşünürüz.
Karşımızdaki kişi bizle aynı fikirde değilse bunu...
onun yanlış bilmesine, duygusal davranmasına ya da ön yargılı olmasına bağlarız.
Ne Biliyoruz hoş geldiniz.
Ben Cenan, psikiyatri uzmanıyım.
Bu kanaldaki yayınlarda insanları daha iyi anlamanıza yardımcı olmayı hedefliyoruz.
Bu bölümde açıkça yanlış şeyleri savunan kişilerin bile neden hep kendilerini haklı sandığından ve kendi yanlışını fark etmenin neden bu kadar zor olduğundan bahsedeceğiz.
Hayatta kalmanın bugüne göre çok daha zor olduğu ilkel yaşamı düşünelim.
Karmaşık bir eğitim sistemi, öğrenilmesi gereken teknolojik aletler, hesap kitap hiçbiri yok.
O yüzden her şeyi enine boyuna tartıp düşünmek, analitik yaklaşmak hem hayatta kalmak için korkunç bir avantaj sağlamıyor hem de zaman ve enerji açısından çok maliyetli.
E tabi böyle bir ortamda bizi tehlikelerden koruyan ve hayatta kalmamızı sağlayan ilkel beynimizin yönetimi eline alması şart.
Çünkü bir tehlikeyle karşılaşınca korkuyu hissetmemiz ve vücudumuzda olan değişiklikler onun sorumluluğunda.
Alt beyin kaç deyince kaçan, savaş deyince savaşan kişilerin hayatta kalma ve üreme şansı çok daha fazla.
Bu ilkel alt beynimizin çoğunlukla kullandığı hızlı ve sezgisel karar verme yazılımına sistem 1 diyoruz.
Daha gelişmiş üst beynimizde çoğu zaman analitik ama yavaş karar veren sistem 2'yi kullanıyor.
Ateşin kontrol edilmesi, yazının bulunması gibi Büyük adımların atılması için sistem 2'nin kullanılması şart ama her kararımızı sistem 2 ile vermek yaşamla bağdaşmıyor.
Çünkü çok enerji tüketiyor.
Bu yüzden analitik kararlarda kısa bir süre için sistem 2'yi devreye soksak da çok geçmeden otomatik pilot olan sistem 1 kontrolü tekrar ele alıyor.
Özetle evrimsel nedenlerle insanın varsayılan karar verme mekanizması hızlı, pratik fakat zaman zaman yanlış kararlar veren sistem 1'dir.
Bunu en güzel gösteren örneklerden biri ünlü Wason kart deneyi.
Bunu daha kolay anlaşılsın diye biraz değiştirip basitleştirerek anlatacağım ama görsel bir şeyi podcast'ten anlatmak kolay değil o yüzden bir konsantrasyonunuzu rica ediyorum.
Deney kısaca şöyle, katılımcıların önüne 4 tane kart konuyor.
Bu kartların bir yüzünde harf, diğer yüzünde de sayı var.
Diyelim ki kartların görünen yüzlerinde A, B, 4 ve 8 yazıyor.
Katılımcıya diyorlar ki burada bir kural var.
Eğer kartın bir yüzünde A harfi varsa diğer yüzünde mutlaka 4 sayısı olmalı.
Ve soruyorlar bu kuralın doğru olup olmadığını test etmek için hangi kartları çevirip arkasına bakmamız gerekir.
Tabii ki A'yı çevirip bakacağız arkasında 4 mü var diye ama katılımcıların çoğu 4'ü de çevirip arkasına bakmak istiyor.
Oysa gerçekte bize kimse kartta 4 yazıyorsa arkası A'dır demedi.
Kartta A yazıyorsa arkası 4'tür dedi.
O yüzden 4'ün arkasında hangi harf olursa olsun bizim kuralımız bozulmayacak.
Gerçekte bizim 8'i çevirip arkasına bakmamız lazım.
Çünkü orada A harfi çıkarsa kuralımız bozulmuş olacak.
Fakat aceleci sistem birimiz eğer A'ların arkası 4 ise 4'lerin arkası da A'dır diye kuralı kendiliğinden yapıştırıveriyor.
Ve 4'ün arkasını görmek için de güçlü bir istek duyuyoruz.
İki bölüm önce söz etmiştik.
Yapay zeka dil modellerinin standart olarak kullandığı hızlı yanıt veren sistemler daha çok sistem 1'e benziyor.
Gelişmiş akıl yürütme modelleri de sistem 2'yi taklit etmeye çalışıyor.
Ben bu bölümü hazırlarken 5.
sürüm çıktı ve öncekilere erişimi kapattılar ama önceden chat GPT'de standart model olan 4O'da açıklama olarak çoğu görev için ideal yazıyordu.
Gerçekten sistem 1 günlük hayattaki çoğu görev için idealdir ama bazı durumlarda yanıldığımızı anlamamıza engel olur.
Çünkü sistem 1 kendi doğruluğuna haddinden fazla güveniyor.
Aynı chat GPT'nin halüsine olması gibi.
Tabii tüm kabahati sistem 1'e atmak doğru değil.
Çünkü bazen insan sezgisel karar almadan yani bir konuyu derinlemesine düşündüğünde de yanılabilir.
Ama ben anlatım kolaylığı olsun diye başlangıçta bu sezgisel hatalardan bahsedeceğim.
Zihnimizin bize ördüğü at gözlüklerinden biri, geçenlerde Jennifer Lopez'i mağazaya almayan görevliye benzeyen onaylama yanlılığı.
Bu yanlılık nedeniyle mevcut inançlarımızı doğrulayan, bizi haklı çıkaran bilgileri içeriye buyur ediyoruz, tüm aksi kanıtları da doluyuz diye bahane uydurup geri çeviriyoruz.
Bunu neden yapıyoruz?
Büyük oranda fikirlerimizi yeniden değerlendirmenin enerji maliyetinden kurtulmak için.
Onaylama yanlılığı hem gündelik hayatta hem de temel inançlarımızda etkili, günlük yaşamımızda yeni tanıştığımız biri hakkındaki ilk izlenimimizin çok kritik olmasına yol açıyor.
Bir kişiyi zihnimizde söz gelimi bencil diye kodladıysak sonradan müthiş bir fedakarlık yaptığını duysak bile aman canım ne var bunda herkes yapar diye düşünüyoruz.
Ya ben acaba buna haksızlık mı ettim demek çok kolay değil.
Daha büyük ölçekte de kendi görüşümüzü destekleyen haber kaynaklarını tercih ederken karşıt görüşleri görmezden geliyoruz.
Bizim bu yanlılığımız hem geleneksel hem sosyal medyanın yankı odası oluşturma gücüyle birleşince politik görüşlerin korkunç katılaşmasına yol açıyor.
O nedenle senelerdir başkanlık seçimlerinde adaylar değişse de muhalefetin ve iktidarın toplam oy oranı bir türlü değişmiyor.
Eğer yıllardır size oy vermeyen insanlardan oy almak istiyorsanız söyleyeceğiniz sözlerin, belirleyeceğiniz adayın seçmenlerin sistem birine hitap etmesi gerekiyor.
Seçimlerde sistem 2 ile derin akıl yürütme yapıp karar veren insan sayısı çok çok azdır.
Hele parti programlarını okuyup da birbiriyle karşılaştırıp derin analiz yapan kaç kişi olacak ki?
Bilmediğimiz şeyleri kapıdan içeriye almamamızın bir başka sonucu da neyi bilmediğimizi bilmememiz.
Yani Donald Rumsfeld'in söylemiyle unknown unknowns.
Bu da bilgi yeterliliği ve açıklama derinliği ilüzyonlarına yol açıyor.
Bunlarla ilgili yapılmış çok keyifli deneyler var.
Geçen yıl yayınlanan bir tanesini anlatayım.
Bu araştırmada katılımcılara okulumuzun su kaynakları tükeniyor başlıklı bir yazı okutuyorlar.
Yazıda da çözüm olarak başka bir okulla birleşme seçeneği gündeme getiriliyor.
Ama bu birleşmenin bazı dezavantajları da var tabii.
Üç farklı grup var.
Bir grup hem avantajları hem dezavantajları okuyor.
İkincisi sadece avantajları okuyor.
Üçüncüsü de sadece dezavantajları okuyor.
Sonra soruyorlar.
Bir, bu okullar birleşsin mi birleşmesin mi?
İki, verdiğiniz karardan ne kadar eminsiniz?
Sonuçta eksik bilgi alanlar her şeyi bilenlere göre kendilerine daha çok güveniyorlar.
Ben bu deneydeki örneği bir çiftin arasında yaşadığı tartışmayı sadece tek taraftan dinleyip gaza gelmeye benzetiyorum.
Bu yanlılıkların bir başka etkisi de şu, bir sistemi çok üstün körü bildiğimiz zaman aslında onun nasıl çalıştığını çok kolay açıklayabileceğimizi sanırız.
Bunu ben şu aralar en çok 4,5 yaşında oğlumla konuşurken fark ediyorum.
Çünkü her şeyi neden neden neden diye soruyor.
Ve bir süre sonra evdeki basit bir aletin bile tam olarak nasıl çalıştığını bilmediğimi fark ediyorum.
Bu konuda kitaplarda yaygın verilen bir başka örnek enflasyondur.
Mesela benim alanım ekonomi değil.
Ama biri bana bir ülkede enflasyon neden olur anlat bakalım dese bir şeyler söylerim.
Fakat gerçekte o kadar çok faktör var ki.
Arz talep dengesi, maliyetler, basılan para miktarı, faizin sebep enflasyonun sonuç olması, yabancı yatırımcının gelmemesi, komşularda savaş
çıkması, bunların yanında belki benim bilmediğim, hayatımda duymadığım binlerce etken vardır.
O yüzden aslında ya bu konu beni aşar çok karmaşık falan desem gerçeğe daha yakın bir yanıt olur.
Ama içimden ilk gelen şey bir şeyler anlatmak oluyor.
Karmaşık konularda bilgi ve becerisi yetersiz olan kişilerin kendi yetkinliklerini abartma eğilimine biliyorsunuzdur.
Dunning-Kruger etkisi deniyor.
Orjinal deneyde Dunning ve Kruger katılımcılara bir çeşit genel yetenek sınavı yapıyor.
Deneyden sonra katılımcılardan kendi performanslarını değerlendirmeleri isteniyor.
En düşük başarı gösterenlerin performanslarını abarttıkları, en iyi olanların da kendilerini küçümsedikleri bulunuyor.
Bu etki yani daha az şey bilenlerin kendine daha çok güvenmesi hem bilim hem edebiyat dünyasında çok defa işlenmiş bir konudur.
Kendi fikrimize aşırı güvenmemizde rol oynayan bir başka faktör de fikir birliği yanlılığı yani konsensus bias.
İnsanlar kendi inanç ve davranışlarının toplumda aslında olduğundan çok daha yaygın olduğunu sanma eğilimindedir.
Yani aklı başında herkes benimle aynı fikirdedir diye düşünürüz.
Bu etki özellikle kendi çevremizde bize benzeyen insanlarla çok vakit geçirince daha da güçlenir.
Bunun klasik örneği yakın çevresinde parti kur oy verelim diyenlere bakıp gerçekten parti kuranlardır.
Özellikle siyasi ve ideolojik konularda inancında ısrar etme hatta geri tepme etkisi çok güçlü oluyor.
Bu bizim ülkemize özgü bir şey değil.
Genel olarak insan zihninin çalışma şekli bu.
Bir düşünce bizim kimliğimizin parçası olacak kadar kökleştiyse bunu çürüten kanıtlarla karşılaşmak ilginç bir şekilde düşüncenin doğruluğuna daha da sıkı bağlanmamıza yol açabiliyor.
Buna çok güzel bir örneği Bryan Stevenson ünlü TED konuşmalarından birinde anlatıyor.
Stevenson 8-9 yaşlarındayken anneannesi onu çağırıyor ve diyor ki seni gözlüyorum ve sen çok özel bir çocuksun.
Lütfen bana 3 konuda söz vermeni istiyorum.
Birincisi anneni sev.
İkincisi zor da olsa her zaman doğru olanı yap.
Üçüncüsü de asla alkol alma.
Çocuk da zaten 9 yaşında olduğu için bu üç fikri benimsemek oldukça kolay.
Ama yıllar sonra abisiyle kardeşi ailelerinden gizli bira içerken kendisine de içmesi için ısrar ediyorlar.
Çocuk da ısrarla reddediyor.
Bu sefer abi durumu anlıyor.
Ya sen hala anneannenin sözlerini mi kafaya takıyorsun?
O hepimizi çağırıp sen çok özelsin deyip aynı şeyleri söyler diyor.
Stevenson diyor ki O an yıkıldım.
Ama 52 yaşındayım.
Bugüne kadar hala bir damla alkol almadım.
Bu sağlıklı olma ile ilgili değil.
Kimlik olarak alkolü almamayı benimsemiş olmamla ilgili.
Yani bir inanç kimliğimizin bir parçası haline geldiğinde onu mantıkla sarsmak neredeyse imkansızlaşıyor.
Bize yalan söylendiği, kandırıldığımız yüzümüze vurulsa bile radikal bir değişim yaşamaktan çok fikrimize daha sıkı sarılıyoruz.
Stevenson'un örneği son derece kişisel bir örnek ama toplumsal ölçekte de bazı inanç ve fikirler bir kimlik bileşeni olarak benimsenebilir.
Aidiyet hissettiği bir sosyal grubun temsilcisi olmak çoğu insanın kendisine saygısına iyi gelir.
Bu sosyal grup memleket, etnik köken, dini inanç, bir meslek hatta bir markanın müşterisi olmak üzerinden bile tanımlanabilir.
Böyle hisseden kişiler gruplarının temel inançlarından biriyle çelişen bir fikirle karşılaşınca, Konuya entelektüel bir tartışma yerine kimliklerine ve öz saygılarına karşı bir tehdit gibi yaklaşırlar.
Basit bir örnek vereyim.
Ben desem ki Aristoteles bir sürü şeyi kafasından uydurmuş.
Bugün biz söylediği çoğu şeyin doğru olmadığını artık biliyoruz.
Bana kimse öfkelenmez.
E tabi doğru ama adam zamanı için çok önemli katkılar yapmış derler.
Ama aynı şeyi Freud için söyleyince sinirlenenler oluyor.
Çünkü aylarınızı, yıllarınızı Freud'un perspektifinden insanları yorumlamaya ayırdıysanız bu konuya objektif yaklaşmak kolay bir şey değil.
Tabii ki ben de bu ön yargılardan muaf değilim ama Freud sen kesin haksızsın.
Böyle durumlarda kişinin kimliğiyle ait hissedilen grubun kimliği ne kadar kaynaştıysa inançlardaki keskinlik, hatta davranışlardaki aşırılık o kadar ileri gitme potansiyeli taşıyor.
Bu tabii ki Freudçulukta olmaz ama.
Dini inançlar ya da etnik kökenlerde olabilir.
Peki bir inancımız kimliğimizle kaynaşınca ona yöneltilen bir eleştiriyi neden bu kadar kişisel algılıyoruz?
Neden bazı tartışmalar birlikte akıl yürütme ya da fikir alışverişi olmaktan çıkıyor da sanki fiziksel bir kavgaymış gibi hissettiriyor?
Çünkü bu tehdit algısı sadece bir benzetme değil, beyin görüntüleme çalışmaları da benzer şeyleri söylüyor.
Mesela siyasal görüşümüzle çelişen bir bilgi bize sunulunca alt beynimizin korku ve tehditle ilgili merkezleri harekete geçiyor.
Ama uyduruyorum Fransa'nın başkenti Londra'dır gibi bir iddia aynı etkiyi yaratmıyor.
Bize verilen bir bilginin doğru olup olmadığını değerlendirme sürecinde sadece bilişsel değil aynı zamanda duygusal bileşenler de var.
Yani tartışmalarda haklı olduğumuzu sadece bilmiyoruz aynı zamanda hissediyoruz.
Toparlayacak olursak yanıldığımızı fark etmek neden bu kadar zor?
Birincisi beynimizin otomatik pilotunun hızlı ama hata yapmaya açık sistem 1 olması.
İkincisi bize uymayan kanıtları kapıdan içeri sokmayan onaylama yanlılığı.
Üçüncüsü de bu yanlılığın da etkisiyle neyi bilmediğimizi bilmememiz.
Bilgi ilüzyonu ve Dunning-Kruger etkisi nedeniyle sınırlı bilgimizle bile kendimizi uzman olarak görebilmemiz.
Dördüncüsü, bazı inançların bireysel veya toplumsal kimliğimizin bir bileşeni haline gelmesi.
Son olarak da beynimizin bazı konularda haksız çıkmayı bir ölüm kalım meselesi gibi algılaması.
Peki ne yapalım?
Onu da üç kısa maddeyle özetleyeyim.
Bir, tabii ki en öncelikli koşul karşımızdakini etkin bir şekilde dinlemek.
Ne söylendiğini dinlemedikten sonra diğer hiçbir şeyin anlamı yok.
Bu konuyu 20. ve 21.
bölümlerde çok daha detaylı konuşmuştuk.
2. Çok basit bir taktik olarak empati yapıp karşı taraf gibi düşünmek.
Onlar haklı olsaydı bunun nedeni ne olabilirdi?
Ya da fikrimi değiştirmem için nasıl bir kanıt görmem gerekir?
diye kendi kendimize sormak.
Eğer bu sorunun yanıtı olarak hiçbir şey bulamıyorsak belki de inancımız kanıta değil kimliğimize dayalıdır.
3. Duygusal tepkimizi fark etmek.
Bir tartışma sırasında vücudumuzun da savunmaya geçtiğini gösteren gerginlik, kalp atışında hızlanma gibi belirtileri yaşıyorsak durup bir nefes almak.
Vücudumuz savaştaymış gibi çalışıyorken zihnimizin sulh içinde düşünmesi mümkün değil.
Bence hayatta en az rastlanır ve en değerli becerilerden biri kendi fikrinin de yanlış olabileceğini soğukkanlılıkla düşünmek.
Hekimlik dünyada en hata kabul etmeyen mesleklerden biri.
Buna rağmen en başarılı, en saygın hekimler hiç hata yapmayanlar değil, attıkları adımların hatalı olabilme ihtimalini her zaman aklında tutanlardır.
O yüzden hatalı olmaya, yanılmaya fazlasıyla hakkımız var.
Hatta bu gerçeğe yaklaşabilmemizin tek yolu.
Herkese sağlıklı günler dilerim.
Sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
