
Coğrafya kader mi, insan yaşadığı yere benzer mi? |29|
18 Haziran 2025 · 14 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bu bölümde yaşadığımız coğrafyanın kişiliğimiz ve psikolojik yapımız üzerindeki etkilerini ele alıyoruz. İklim, kültür, ekonomik koşullar, sosyal normlar ve göç dinamikleri bireyi nasıl şekillendiriyor?
Kültürel farkların ruh sağlığına etkisinden, halk danslarıyla birey-toplum ilişkisine; dikkat eksikliği olan kişilerin Amerika'ya göç eğiliminden büyük şehirde büyümenin psikolojik bedeline kadar birçok farklı örnek üzerinden çevre ve insan arasındaki etkileşimi tartışıyoruz.
İçerik
(00:00) Giriş: Edip Cansever ve “insan yaşadığı yere benzer”
(00:57) “Nerelisin?” sorusunun psikolojide karşılığı
(02:19) Psikiyatrik değerlendirmede coğrafya ve kültürün yeri
(05:43) Göç, kişilik özellikleri ve psikolojik kaynaklar
(09:32) İklimin etkisi ve kültüre yansıması
(10:30) Ege kültürü, bireycilik ve özgürlük anlayışı
(12:02) Yaşanan yerin getirdiği sorunlarla baş etme
(13:16) Özet
Kaynaklar
Geographical psychology
Intelligence of Refugees in Germany: Levels, Differences and Possible Determinants
Incidence, prevalence, and global burden of ADHD from 1990 to 2019 across 204 countries
Regional ambient temperature is associated with human personality
Does Twitter Data Mirror the European North–South Family Ties Divide? A Comparative Analysis of Tweets About Family.
Effects of urban living environments on mental health in adults
İletişim
nebiliyorus@gmail.com
https://www.instagram.com/cenanhep
Transkript
İnsan yaşadığı yere benzer.
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer.
Edip Cansever'in Mendilimde Kan Sesleri şiirinde geçen bu dizeler bana hep çok anlamlı gelmiştir.
Geçen bölümü coğrafya kader mi diye bitirmiştik.
Bu her ne kadar çok yaygın kullanılan bir terim olsa da, bugünkü konumuzu aslında Edip Cansever'in dizeleri daha iyi karşılıyor.
Çünkü yaşadığın yer sadece coğrafya ve iklim değil.
Kültür, ekonomi, gelenekler…
Hayattaki öncelikler birçok faktör var.
Ne Biliyoruz'a hoş geldiniz.
Ben Cenan, psikiyatri uzmanıyım.
Bu kanaldaki yayınlarda kendinizi ve çevrenizdeki insanları daha iyi anlamanıza yardımcı olmayı hedefliyoruz.
Bu bölümde kişinin doğduğu ve yaşadığı yerlerin kişiliğine ve psikolojik durumuna etkilerinden bahsedeceğiz.
Bizde çok sık sorulan nerelisin sorusu aslında birçok durumda kabalık hatta hadsizlik sayılabilir.
Belki soranların çoğu zaman kötü bir niyeti yoktur ama yine de riskli bir soru.
Ne iş yapıyorsun da öyle?
Bazı kültürlerde özellikle sevilmiyor.
Mesela Finlandiya, Japonya gibi yerlerde yeni tanıştığınız birine bu soruları sormak epey rahatsızlık yaratabilir.
Peki insan başka birinin nereli olduğunu niye merak eder?
Çünkü zihnimiz belirsizliği hiç sevmez.
Hiç bilmediği bir şeyle karşılaştığı zaman bu belirsizlikten kurtulmak için hemen onu daha önceden bildiği tanıdığı şeylere benzetmeye çalışır.
E insan da dünyanın en karmaşık varlıklarından biri.
O yüzden biriyle tanıştığımız zaman bir an önce onu bir kategoriye bir kalıba sokmak istiyoruz.
Meslek ve memleket de buna çok uygun.
Hemen saniyeler içinde zihnimizde birçok şeyin canlanmasını sağlayan iki tane etiket.
O yüzden yeni tanıştığımız insanlarla ilgili bu soruların yanıtını merak etmemiz çok doğal.
Ama burada yine alt beynimiz birini hızla bir kalıba yerleştirmeye çalışırken üst beynimizde kaba davranmamak gerektiğini bize hatırlatıyor.
Önceki bölümün konusu astrolojiydi.
Burçlara inancın bu kadar popüler olmasında da aynı ihtiyaç etkili.
Zaten bir ihtiyacı karşılamıyor olsa neden bu kadar yaygın olsun?
Bilimsel çalışmaların burçlara atfedilen özellikleri pek de desteklemediğini konuşmuştuk.
Ama memleket öyle değil.
Psikiyatrik değerlendirmede kişinin doğum yeri, şu anda yaşadığı yer, kültürel özellikleri birçok durumda önemli bilgiler sağlıyor.
O yüzden biz de bu soruların yanıtını merak ediyoruz, öğrenmek istiyoruz.
Ama tabii ki görüşmenin doğal akışında ve kişiyi rahatsız etmeyecek şekilde.
Kültürün değerlendirmedeki önemi için En çok verilen klasik örneklerden biri sosyal anksiyetedir.
Çünkü hangi ölçüde sosyal girişkenliğin normal karşılanacağı toplumdan topluma çok değişiyor.
Bazı yerlerde doğal bulunan hatta olması istenen içe dönüklük başka yerlerde de sosyal kaygının bir göstergesi olarak kabul ediliyor.
Sonuçta sadece psikiyatride değil günlük yaşamda da Tanıştığımız bir insanın geldiği yerdeki kültürü, oradaki değerleri bilmek o kişiyi daha iyi, daha kolay anlamamıza fayda sağlar.
Hatta ne kadar iyi biliyorsak o kadar iyi diyebiliriz.
Mesela hayatı boyunca İzmir'de yaşamış, Ankara'nın doğusuna hiç geçmemiş bir insan için Elazığ ve Bingöl deyince zihninde çok farklı şeyler canlanmayabilir birbirine çok yakın iki şehir.
Fakat ben zorunlu hizmetimi Muş'ta yapınca çok daha iyi anladım.
Bırak komşu iki şehiri...
Tek bir şehrin ilçeleri bile bazen birbirinden farklı.
O bölgede yaşamış olanlar beni iyi anlayacaktır.
Bir hastanın Muş merkezde mi, Varto'da mı yoksa Malazgirt'te mi yetiştiği birçok açıdan fark eder.
Burada ironik gibi gözüken bir şey var çünkü ben buradaki tüm bölümlerde daima psikiyatrik tanıların ne kadar etiketleyici olduğundan, insanları sınıflamamamız gerektiğinden bahsederken bu bölümde memleketin
ne kadar önemli bir şey olduğunu anlatıyorum.
Ama aslında burada bir çelişki yok.
Tam tersi tutarlı bir yaklaşım var.
Çünkü tıp eğitiminde, psikiyatri eğitiminde karmaşık insan dünyasını öğrencilere anlatabilmek için belli sınıflamalar yapmak zorundayız.
Ya da daha önce de konuştuk, bilimsel bir çalışma yaparken tüm dünyadaki araştırmacılarla ortak bir dil oluşturabilmek için tanıları kullanmak zorundayız.
Ama birini bütünüyle anlamak için tanılar yeterli değil.
Tabii ki kişinin doğup büyüdüğü ve yaşadığı yer bir tanı kategorisinde olduğu kadar çok şey ifade etmiyor ama yine de değerlendirmede dikkate alınması gereken bilgilerden bir tanesi.
Peki insanın yaşadığı yerle kişiliği arasında nasıl bir ilişki var?
Normalde şehrin ilçeleri bile fark eder dedik ama daha bariz olması için çok daha büyük ölçekli örnekler vereyim.
Mesela Avrupa ve Amerika'yı yani Batı kültürünü Japonya ile karşılaştıracak olursak, Batıda insanların daha dışa dönük ve yeniliklere daha açık olması, doğudaysa otoriteye uyumun daha
fazla olması küresel ölçekte en bilindik özelliklerden biri.
Bu ilişki iki yönlü tabii.
Yani hem çevre insanı şekillendiriyor hem de insanlar çevreyi.
Bu etkileşimde kültürün yanında tabii ki gen havuzunun etkisi benim en sevdiğim şey.
Hatta iklimin bile bir miktar etkisi var.
Tabii ki bunun dışında...
Doğduğun yerle yaşadığın yer aynı olmak zorunda değil.
İnsanların göç ederken kendi kişilik özelliklerine uygun yerleri seçmesi ve birbirine benzer insanların aynı yerde kümelenmesi de önemli bir faktör.
Göç konusu burada biraz daha fazla vakit ayırmayı gerçekten hak ediyor.
Bir insan yaşadığı yeri bırakıp başka bir yere göçtüğü zaman yeni çevreye uyum sağlamak için farklı stratejiler, taktikler kullanır.
entegrasyon olabilir yani hem eski kültürü hem yeni kültürü benimseme, asimilasyon olabilir yani yeni kültüre tamamen uyum sağlama ve eskiyi tamamen bırakma ya da marjinalleşme
olabilir yani her iki kültürden de uzaklaşma.
Burada entegrasyon daha olgun ve pozitif bir kimlik gelişimini desteklerken diğer iki seçenek asimilasyon ve marjinalleşme kimlik karmaşasına ve öz saygının düşmesine yol açabiliyor.
Yeni bir yere göç eden ve oraya başarıyla uyum sağlayan kişilerin hem psikolojik kaynakları hem de muhtemelen zeka düzeyleri ortalamada göçmeyenlere göre daha yüksek oluyor.
Bunu destekleyen bilimsel veriler de var ama bu konuyu çalışmak çok kolay değil.
Çünkü zeka, göç ve etnisite gibi kavramları bir araya getirince çok hassas bir alana girmiş oluyorsunuz.
Irkçılıkla suçlanmamak için de insanların çok bulaşmak istemediği bir konu.
Mesela yakın zamanda Almanya'ya göç etmiş kişilerle ilgili bir yayın var.
Gelenlerin ortalama aküsünün geldikleri yerdeki ortalamaya göre daha yüksek olduğunu söylüyor.
Makalenin yayınlandığı dergi Journal of Controversial Ideas yani tartışmalı fikirlerin dergisi.
Konu hassas da olsa aslında sonuçlar akla yatkın.
Çünkü yaşadığın yeri bırakıp bambaşka bir yerde yeni bir düzen kurabilmek için etkili sorun çözme becerileri gerekiyor.
Bu yüksek beceri ve kaynakların yanında göç edenlerde sık görülen başka özelliklerde sabırsızlık ve risk almayı sevme, özellikle dikkat eksikliği olan tahammülü düşük kişilerin gözlerini
karartıp her şeyi bırakıp gitme ihtimali daha yüksek oluyor.
İşte böyle insanların kurduğu ve halen yaşattığı en tipik ülke ABD.
Zaten birçok çalışmada ABD'de dikkat eksikliği oranı Avrupa'ya göre çok daha yüksek bulunuyor.
Önceki bölümlerde birkaç defa söylediğimiz bir şey var.
Yüksek IQ artı dikkat eksikliği kişinin büyük işler başarmasına yol açabiliyor.
Çünkü sabırsızlık aynı zamanda verimsiz işleyen şeylerden rahatsız olmayı, pratik çözümler aramayı getiriyor.
Ve bence Amerika'da bu özellikleri kendi lehine çok iyi kullanıyor.
İngilizcenin küresel bir dil olması, göçün önceki çağlara göre çok kolaylaşması, Ve farklı olana alışkın, onları daha hoş gören bir kültür, yüksek IQ'lü, sabırsız ve yaratıcı
insanların burada toplanmasına yol açıyor.
Girişimciliği destekleyen liberal ekonomik yapı da Avrupa'ya göre bu kişilerin önünü çok daha fazla açıyor.
Böylece tüm dünyada zeki, becerili ve hırslı insanlar için müthiş bir cazibe merkezine dönüşüyor Amerika.
Tabii bu göç konusunun bir başka boyutu da geride kalanlar.
Eğer bir bölge dezavantajlı hale gelirse, bu defa becerili insanlar oradan yüksek oranda göçtüğü için, klasik tabirle beyin göçü olduğu için, bu dezavantaj çok çok uzun bir süre devam ederse,
bölge bir çeşit negatif seçilime maruz kalıyor.
Bir bölgede savaş, doğal afetler ya da iklim değişikliği olması yalnızca becerikli insanların kaçması anlamında değil, Maalesef geride kalanların kaygı, depresyon ve travma
sonra stres bozukluğu gibi ruhsal sorunları çok daha fazla yaşamaları anlamında da olumsuz etkilere yol açıyor.
Savaş ve afet psikolojisi aslında üzerinde çok fazla konuşulabilecek bir alan.
Başarılı bir adaptasyon sağlanırsa psikolojik dayanıklılık, empati, toplumsal dayanışma gibi özelliklerin güçlendiği örnekler de var.
Yaşanan yerin kişiye başka bir etkisi de tabii ki iklim üzerinden.
Çalışmalarla gösterilmiş en tutarlı şey ılıman iklimlerle sert ve zorlu iklimler arasındaki fark.
Bu çalışmalarda ılıman yerlerde yaşayan insanlar dışa dönüklük, açıklık, uyumluluk, duygusal denge gibi özellikler açısından daha yüksek puanlar alıyor.
Bizim ülkemizde coğrafya ve iklimin kültüre etkisini bir anlamda halk danslarında da görüyoruz.
Çünkü halk dansları kültürel değerlerin aktarılmasında güçlü araçlar.
Türkiye'deki danslarla ilgili bu yorumu ben çocukluğumda babamdan duymuştum.
Hala çok mantıklı gelir.
İklimin daha zorlu olduğu dağlık bölgelerde danslar genellikle kol kola ya da omuz omuza yapılıyor.
Bu belki de sert koşulların insanları bir arada yaşamaya ve dayanışmaya zorlamasıyla ilgili.
Doğrudan bu konuyu araştıran bir yayın bulamadım ama belki ilginç bir araştırmanın konusu olabilir gerçekten.
Türkiye'de batıya yani ılıman akdeniz iklimine doğru geldikçe, Danslar da bireyselleşiyor.
Herkesin kendi ayakları üzerinde hatta bazen tek ayak üstünde durduğu ve birbirinden ayrı ama yine de belli bir uyum içinde olduğu zeybek dansları bence Ege'nin bireyci, özgürlükçü
ve birbirine daha az karışan kültürünü çok iyi yansıtıyor.
Bu dayanışmayı değil bireyselliği vurgulayan yaklaşım belki herkese çok cazip gelmeyebilir.
Kendi fikrim olarak söylüyorum bence bu özgürlükçü gelenek politik olarak da liberalizmle bağdaşıyor.
Türkiye'de liberal kelimesi daha çok bir küfür olarak kullanıldığı için Ege'liler arasında da bu sözlerime katılmayacak olanlar vardır.
Ama ben bu topraklarda doğup büyüyen biri olarak bu benzetmeyi sempatik buluyorum.
Bu bölgede yaygın isimlerden biri, bizim de oğlumuzun ismi Efe, eski Yunanca'daki Efebos kelimesinden geliyor, genç erkek demek.
İsimlerdeki ve dildeki ortaklıkların yanında Yemeklerdeki işte musakka, dolma, cacık, baklava gibi yiyecekleri rakıyla uzonun benzerliğini de biliyorsunuz.
İşimize gelmeyen şeyleri YouTube yorumlarında Yunanistan'a itelememiz de bence tatlı bir gelenek.
Tüm bunlara baktığımızda belki de bundan 2500 yıl önce bile Efes'te hatta belki karşı kıyıda Atina'da yaşayan bir kişi hayata bakış ve değerler açısından bugünün Türkiye'sinde
yaşayan birçok kişiye göre bana daha çok benziyordur diye düşünüyorum.
Bunlar benim fikir yürütmem ama psikolojiyle ilgili her şeyde olduğu gibi iklim de tek başına kültürü ve bireysel davranışları açıklamaktan çok uzak.
Mesela ilginç bir şekilde Avrupa'ya baktığımızda bunun tam tersine bir dağılım var.
Coğrafyanın daha zorlu olduğu kuzey bölgelerinde bireycilik daha ön planda.
Bununla ilgili bir çalışma var.
Avrupa'da kuzey bölgelerden atılan tweetlerde aile, anne, baba, kardeş gibi kelimeler çok daha az geçiyormuş.
Bunu bulmuşlar. Bu durum belki de insanların aynı zorluklara, farklı bölgelerde farklı çözümler bulması ile ilişkili olabilir.
Bilmiyorum. Sonuçta coğrafya insanların yaşamları boyunca karşılaştıkları stres faktörlerini ve bunlara buldukları çözüm yollarını etkiliyor.
O yüzden şehirde yaşayanla köyde yaşayan, Hatta dağ köyünde yaşayanla sahil kenarında yaşayan arasında hayata ve sorunlara yaklaşım açısından önemli farklılıklar bulunuyor.
Bu da birçok araştırmayla gösterilmiş bir şey.
Büyük şehirlerde büyümek, çevresel stres faktörleri nedeniyle duygusal dengeye olumsuz etki yapıyor.
Ama şehirdeki yeşil alanlar, sosyal imkanlar fazlaysa bu olumsuz etki azalabiliyor.
Özetle insanlar ve yaşanan yer arasında karşılıklı bir ilişki var.
Çevre kişilik üzerine hem doğrudan hem dolaylı etkiler yapıyorken insanlar da çevreyi şekillendirmeye devam ediyor.
Coğrafya, iklim, kültür, ekonomik koşullar, sosyal normlar ve göç dinamiklerinin etkisiyle söyleyebiliriz ki Edip Cansever bence haklı.
İnsan yaşadığı yere benzer.
Herkese sağlıklı günler dilerim.
Sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
