
Bu bölümde başarısızlığın psikolojisini ve süreçten öğrenerek çıkmak için bu psikolojinin nasıl yönetilebileceğini ele alıyoruz.
İçerik
(00:00) Giriş: "Demek ki hedefini hep küçük tutmuşsun"
(01:24) Başarı nedir?
(02:17) Sosyal acı ve beyin
(03:32) Kendini kıyaslama
(07:33) Başarısızlık sonrası analiz
(09:36) Bilişsel çarpıtmalar
(11:14) Süreç analizi: “Ne planladım, ne oldu?”
(11:50) Kök nedeni bulmak
(13:14) Şans faktörü
Kaynaklar
Resilience to emotional distress in response to failure, error or mistakes: A systematic review.
Social pain and the brain: controversies, questions, and where to go from here.
On the Effects of Social, Temporal, and Dimensional Comparisons on Academic Self-Concept
Besim Tibuk: Yarını Yaşayan Adam (Fatih Vural)
İletişim
nebiliyorus@gmail.com
https://www.instagram.com/cenanhep
Transkript
Sonradan Net Holding'i kuracak olan Besim Tibuk, turist rehberi olarak çalıştığı sırada Florida'daki arsa ve arazilerini Türkiye'de zenginlere satmaya çalışan bir Amerikalı çiftle tanışmış.
Aralarında muhabbet ilerleyince bizim temsilciliğimizi yapabilir misin diye sormuşlar.
O da tabii yapabilirim demiş.
Adam sormuş, nereden biliyorsun ki daha önce hiç emlakla ilgili bir deneyimin var mı?
Tibuk da ben daha önce yaptığım tüm işlerde başarılı oldum, bunda da başarılı olurum demiş.
Bu ukalaca lafıyla becerikli ve iş bitirici göründüğünü sanan Tibuk hiç beklemediği bir yanıt almış.
Demek ki hedefini hep küçük tutmuşsun.
Besim Tibuk bu yanıtı hayatı boyunca hiç unutmadığını, o işte kimseye hiçbir şey satamasada kazandığı bakış açısının kendisine çok şey kattığını söylüyor.
Çünkü bu söz başarısızlıklar öğrenmek için bir fırsattır klişesinin ötesinde.
başarısızlığın mutlaka yaşanması gereken bir şey olduğunu, eğer hiç başarısız olmuyorsanız bunun övünülecek bir şey değil, tam tersi deneyimsizlik ya da korkaklık göstergesi olduğunu vurguluyor.
Ne biliyorsa hoş geldiniz, ben Cenan, psikiyatri uzmanıyım.
Bu bölümde başarısız olmanın psikolojisinden ve bir şeyler öğrenerek süreçten çıkabilmek için bu psikolojinin nasıl yönetilebileceğinden bahsedeceğiz.
Başarı soyut ve göreceli bir kavram.
Bir şeye neye göre başarılı diyeceğiz?
Basit ikilemlerde bu sorunun yanıtı kolay.
Mesela ben masamdaki bir kağıdı top yapıp karşıdaki çöp kutusuna sokmaya çalışsam, eğer kağıt çöp kutusuna girerse bu bir başarıdır, girmezse başarısızlıktır.
Ama gerçek hayatta bu tarz dikotomik şeyler çok nadir.
Mesela üniversite sınavında 4000.
olmak birçok insana göre muhteşem bir başarı ama bazılarına göre de büyük bir hayal kırıklığıdır.
Çoğunlukla bir sonucun başarılı olup olmadığına, olası farklı sonuçlarla onu karşılaştırarak karar veriyoruz.
Bu konuda en çok verilen klasik örnek, olimpiyatların ödül törenlerinde bronz madalya alanların gümüş alanlara göre daha mutlu görünmesidir.
Çünkü gümüş alanlar ya biraz daha iyi olsaydım altın alacaktım diye üzülürken, bronz alanlar biraz daha kötü olsam hiçbir şey alamayacaktım diye sevinir.
Başarısızlık, reddedilme, küçük düşme gibi sosyal olarak acı verici şeylerle Fiziksel olarak acı verici şeyler beynimizde büyük oranda aynı bölgeleri uyarıyor.
Uyarılma paternleri birbirinden farklı.
Bu benzerliğin birçok dilde de karşılığı var.
Eğer soyutlama becerimizde herhangi bir sorun yoksa, kalbi kırılmak, içi yanmak, boğazı düğümlenmek gibi terimlerin fiziksel değil sosyal olaylar için söylendiğini hepimiz anlıyoruz.
Gerçekten de hayal kırıklıkları vücudumuzda somut olarak hissettiğimiz deneyimlere yol açabiliyor.
İlginç bir şekilde dünyanın en çok kullanılan ağrı kesicilerinden biri parasetemolün acı çeken birini görmek ya da dışlanmak gibi sosyal olayların yarattığı rahatsızlığı da biraz azalttığını gösteren çalışmalar
var. Bu tabii çok güçlü bir etki değil ama bunu okuyunca benim aklıma şu geldi.
Muhtemelen bir şeyi kaybedenlere söylenen sen onun üstüne bir soğuk su iç tavsiyesi o iç yanmasına bir atıftır.
Evrimsel tarihimiz boyunca gruptan dışlanmak, kaynaklara ve korunmaya erişimi kaybetmek anlamına geliyordu.
Bu da büyük olasılıkla ölüm demekti.
Belki de bu yüzden yani hayatta kalabilmek için sosyal acılarda fiziksel acıların sinyallerini ödünç alıp kullanıyor.
Bu perspektiften baktığımızda başarısızlığın yarattığı nahoş deneyimin de sosyal statüyü kaybetme ve dışlanma korkusundan kaynaklandığını söyleyebiliriz.
O yüzden başarımızı değerlendirirken sadece olası diğer sonuçlarla değil, etraftaki diğer kişilerle de karşılaştırma yapıyoruz.
Ben bunun çok tipik bir örneğini mezun olmaktan büyük bir onur duyduğum İzmir Fen Lisesi'ne girince yaşadım.
Ailem İzmir'de olmasına rağmen ben liseyi yatılı okudum, birçok kişi öyle yapıyordu.
Yaklaşık 13-14 yaşlarındayken hafta sonu dönecek olsanız bile aile evinden ayrılmak insanı başlangıçta epey zorluyor.
Ayrıca o döneme kadar ders başarısında genel olarak kendime güvenirken bir anda bir sürü parlak öğrencinin arasına düşünce kendimi salak gibi hissetmeye başladım.
Yatılı okul bir yandan seni arkadaşlarına yaklaştırıyor, bir yandan da ister istemez kıyaslama olasılığını arttırıyor.
Ve lise 1'in ilk başlarında bu kıyaslama benim için kabusa dönüştü.
Sürekli aynı ortamda olduğumuz için arkadaşların da benden çok daha fazla çalışmadığını kendi gözümle görüyorum.
Ama sınava bir giriyoruz, bazıları sınavın yarısında kağıdı verip çıkıyor, yüz alıyor.
Ben sonuna kadar can çekişiyorum, kırk alıyorum.
Sınavdan sonra da iyi not bekleyenler sürekli öğretmeni darlıyor.
Hocam sınavları okudunuz mu, okudunuz mu?
Hoca okumadım deyince de herkes aa derken ben derin bir nefes alıyordum.
İlk dönemin son geometri sınavına bayağı çalıştım.
İşte ilk notlarım 40-50, ben şunu alsam hocada 100-100 verse karnıya şu düşer, bunları hesaplıyorum.
Sınav açıklandı, herkes almış 85-90.
Benim kağıda gelince öğretmen dedi ki bu sınavda en çok Cenan'a sevindim, çok iyi bir başarı gösterdi.
Benim de zaten sınavım iyi geçmiş, herhalde dedim 95-100 falan aldım.
Abi 80 almışım, sondan ikinci olmuşum.
Kendimi ne o günden önce ne o günden sonra o kadar aşağılanmış hissettim.
Hem aile evinden ayrılmış olmanın hem de kendimi aptal gibi hissetmenin mutsuzluğunu hala hatırlıyorum.
Pazartesi okula giderken Allah'ım bu hafta nasıl geçecek diye düşünüyordum.
Ama bu acılar beni olgunlaştırdı.
Zamanla kabilemizin zeka hiyerarşisinde pozisyonumu kabullendim.
Aslında tıp fakültesi yazmaya da öyle karar verdim.
Dedim ki bu kişiler bana göre bariz daha zeki, geometride, fizikte çok daha iyiler.
Demek ki seçkin iyi mühendisler bunlar gibi oluyor.
Ben en iyisi tıp yazayım, deli gibi ders çalışırım, işimde iyi olmayı denerim.
Şimdi bir psikiyatrist olarak hem mesleğimi seviyorum hem de dönüp baktığımda geometri ve fizik dersinde bu kadar başarısız olmamın beynimin pariyatal ve temporal loblarının zayıflarından kaynaklandığını
görebiliyorum. Bu durum uzayı ve şekilleri kavramamı güçleştiriyor.
Yani ne kadar çalışırsam çalışayım o sınavlardan 90-100 almam muhtemelen mümkün değildi.
O zamanlar ismini koyamadığım bu zayıflığım öz saygımı bir balyoz gibi parçalıyordu.
Eğer lisedeki sınavlarımız çok kolay olsaydı muhtemelen o günlerde o kadar mutsuz olup sıkıntı yaşamayacaktım.
Ama bu yetersizliğimi fark edemediğim için de belki çok zorlanacağım, dolayısıyla başarısız ve mutsuz olacağım bir mesleğe yönelecektim.
Kendimizi başkalarıyla kıyaslamak doğamızın bir parçası.
3-4 yaşında çocuklar bile birbirlerine oyuncaklarını gösterip hava atmaya çalışıyorlar.
Ama hiçbirimiz eşit değiliz.
Ailelerimiz, imkanlarımız, becerilerimiz, zekamız, dikkatimiz, ilgi alanlarımız bunların hiçbiri eşit değil.
Ve bu eşitsizlikler çoğu zaman bizim suçumuz değil.
Bunları değiştirmek için elimizde bir şey de yok.
Ama bir iyi haber vereyim.
aslında başarısızlıklar insanların öz saygılarında kısa süreli bir düşmeye yol açıyor, çoğu zaman uzun vadede bu etki kayboluyor.
Yani tam da bu aralar bir şey istediğiniz gibi sonuçlanmadı ve buna bağlı kendinizi kötü hissediyorsanız, bir süre sonra bunun tamamen geçeceğini söyleyebiliriz.
Peki o zaman biz neye bakalım?
Ne yaparsak başarısızlığın olumsuz etkilerini daha çok yaşarız, ne yaparsak gerçekten kendimizi geliştirmek için bir fırsat haline getirebiliriz, onu konuşalım.
Çalışmaların en tutarlı gösterdiği şeylerden biri, bizim de üzerine konuştuğumuz, kendini daha başarılı kişilerle kıyaslamanın olumsuz etkisi.
Çok büyük olasılıkla hiçbirimiz herhangi bir konuda dünyanın en iyisi değiliz.
Sevdiğim meşhur bir söz var, neyi çok iyi yapıyorsan yap, YouTube'da mutlaka onu senden daha iyi yapan 8 yaşında Çinli bir çocuk vardır.
Mesela zeka için konuşalım, diyelim ki gerçek bir dehayız, IQ'muz 145, Böyle bile olsa kaba bir hesapla bizden daha zeki Türkiye'de yaklaşık 200 bin kişi, dünyada
24 milyon kişi var.
O yüzden etrafımın benden daha zeki insanlarla çevrili olması bana katacakları nedeniyle benim için bir şans sayılır.
Peki o zaman kendimizi daha aşağıdaki kişilerle kıyaslamak iyi hissettirir mi?
Tabii ki bunu da çalışmışlar ama bunun iyi geldiğini gösteren çok fazla bir kanıt yok.
Zaten onca lafın sonunda sizden daha kötüleri de var biraz şükretmeyi öğrenin diye bağlasam aşırı dandik bir bölüm olurdu.
O halde yukarıya da değil aşağıya da değil en iyisi kendi olduğumuz noktaya bakmak.
Gerçi bu da klişe ama kesinlikle katıldığım bir klişe.
Bir başarısızlıktan sonra gelişebilmek için iki şeyi analiz edebiliriz.
Birincisi kendimiz, ikincisi de süreç.
Kendimizi değerlendirmede bilişsel davranışçı terapinin temel yaklaşımı çok uygun düşüyor.
Çünkü BDT'ye göre bir olayın bizde yarattığı duygular olayın doğal ve kaçınılmaz sonuçları değildir.
Bizim onu yorumlama şeklimizin bir ürünüdür.
Başarı kavramı da tamamen yoruma açık olduğu için başarısız olduğumuz bir olay bizim moralimizi mi bozacak yoksa büyümemizi mi sağlayacak bu büyük oranda bakış açımıza bağlı.
Yalnız burada yapmak istediğimiz şey hayalperest bir iyimserlikle her şeye bakmak değil, gerçeğe uygun sağlıklı değerlendirmeler yapmak.
Şimdi BDT gözlüğüyle başarısızlık sonrası bilissel çarpıtmaları benim lise örneğim üstünden anlatmak istiyorum.
Benim durumumda en net görülen çarpıtmalar etiketleme ve aşırı genelleme.
Yani aslında her alanda değil bazı derslerde yetersizliğim var ama ben bunu genele yayıp kendime bir salak etiketi yapıştırıyorum.
Bu da beni gerçeği anlamaktan uzaklaştırıyor.
Tamam belli konularda arkadaşlarıma göre yavaş ve zayıf olduğum bir gerçek.
Bir yandan da başka bir takım becerilerim var ki o zayıflıklara rağmen bir şekilde iyi bir liseyi kazanmışım.
O yüzden buradaki zorluk hayatım boyunca her yerde bana çelme takacak bir engel değil.
Aslında becerilerimin yanında duran ve hangi alana yönelirsem daha başarılı olabileceğime işaret eden bir veri.
Bir başka çarpıtmam da ya hep ya hiç şeklinde düşünme.
Mesela son sınavdan 80 almışım.
Ama arkadaşlarıma göre yine düşük bir not olduğu için onun da bir anlamı yok diye düşünüyorum.
Aslında burada öğretmenin iyi niyetle söylediği bir başarı var.
Çünkü belki ben çalışmasam, son sınava o kadar asılmasam herkes 90 alırken ben 55-60 alacağım.
Son olarak da duygusal mantık yürütme, yani çok yoğun duygular hissettiğim için bunu gerçeğin kendisi zannetme.
Kendimi aptal gibi hissettiğim için aptal olduğuma kanaat getirmişim.
Yine bir BDT taktiği, insanlar bazen kendisine karşı fazla katı ve acımasız olabiliyor.
O yüzden bu analizi yaparken kendimiz değil de sanki bir arkadaşımızı değerlendiriyor, ona tavsiye veriyormuş gibi düşünürsek bu belki daha objektif olmamızı sağlayabilir.
Buraya kadar konuştuklarımız başarısızlıktan kendimizle ilgili neler öğrenebileceğimiz üzerine.
Bir de süreci nasıl inceleyeceğimize bakalım.
Burada her türlü başarısızlıkta uygulanabilecek 3 aşamalı pratik bir şema önermek istiyorum.
Birinci aşamadaki soru ne olmasını planlıyorduk, ne oldu?
Burada her iki soruyu da yanıtlarken ölçülebilir somut hedefler belirlemek gerekiyor.
Mesela fit görünmek istiyordum olmadı gibi değil de bir ayda 4 kilo vermek istiyordum ama 2 kilo verebildim gibi.
Ya da en azından şu sürede bu raporu bitirmem gerekiyordu ama bitiremedim gibi.
İkinci aşamadaki soru aradaki fark neden oluştu?
Bu en kritik ve en aydınlatıcı kısım aslında.
Burada yanıt olarak işte motivasyonum düştü ya da tembellik ettim gibi yüzeysel ve kendini suçlayan cevaplar vermek yerine sistemi anlamamızı sağlayan cevaplar bulmak gerekiyor.
Bunun için genelde Amerikalı teknoloji şirketlerinin kullandığı çok basit ama bence güçlü bir yöntem var.
5 neden yöntemi.
Yani kök nedene ulaşana kadar kendimize tekrar tekrar neden diye sormak.
İlla beş kez olmak zorunda değil ama en temelde neyi değiştirebileceğimi bulana kadar derinlere inmem gerekiyor.
Mesela neden kilo veremedim?
Çünkü haftada üç gün spora gidecektim ama gidemedim.
Neden gidemedim? Çünkü iş çıkışında çok yorgun oluyordum, spor salonunda kalabalık ve sıcak oluyordu.
Belki o zaman spor salonunu ya da gittiğim saati değiştirebilirim.
Ya da yapabiliyorsam daha derinlere inmek için neden diye sormaya devam ederim.
Yalnız birçok alanda yeterince derine inersek sebep Türkiye'de yaşıyor olmamız çıkıyor.
O yüzden pratikte üzerinde kontrol sahibi olduğumuz bir derinliğe kadar kazmak en mantıklısı.
Belki de bu yayını yurt dışından dinleyenler için de bu neden sorularını zamanında sormuş olanlar vardır.
Yeterince derine indiğimize karar verdikten sonra da üçüncü ve son aşamada neyi farklı yapabileceğimizi belirleyeceğiz.
Kendimizle ilgili faktörlere ve durumla ilgili faktörlere bakmış olduk.
Ama başka çok önemli bir faktör daha var.
O da şans. Bazen koşulları çok iyi analiz etsek, her şeyi de muhteşem yapsak bile şansımız yaver gitmeyebilir.
Bu da doğanın bir kanunu.
Bence Amerikalıların Besim Tibu'a söylediği demek ki hedefini hep küçük tutmuşsun sözü sırf bu yüzden bile çok anlamlı.
Eğer şanssızlık eseri bile olsa hiç başarısız olmadıysam Demek ki potansiyelimin çok çok altında işlere kalkışıyorum ki şans yaver gitmese bile bir sorun olmuyor.
Normal şartlarda her şeyi mükemmel bile yapsam bazen başarısız olmam gerek.
Herkesin başarılarından çok mutlu olmasını, başarısızlıklarından da çok şey öğrenmesini dilerim.
Sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
