
Mary Ainsworth'ün "yabancı durum deneyi" bağlanma stillerini tanımlayan en ünlü çalışmalardan biri. Ama 20 dakikalık bir laboratuvar gözlemiyle bir bebeğin bağlanma stilini belirlemek ne kadar güvenilir? Bu bölümde bağlanma stillerinin nasıl keşfedildiğini, Ainsworth'ün hayat hikayesini ve bu kuramın gerçek dünyayı ne kadar yansıttığını sorguluyoruz.
İçerik
(00:00) Giriş
(00:38) Mary Ainsworth'ün hayat hikayesi: Kanada ordusundan Uganda'ya
(03:41) Baltimore çalışması ve yabancı durum deneyi
(04:32) Üç bağlanma stili: güvenli, kaçıngan ve kaygılı-kararsız
(07:19) Metodolojik eleştiriler: 20 dakikalık test yeterli mi?
(08:28) Gözlemci etkisi ve ailelerin perspektifi
(09:30) Örneklem seçimi ve kültürel kör nokta
(10:33) Mizaç, anneleri suçlama ve "buzdolabı anne" kavramı
(12:14) Kategorik yaklaşımın sınırları
(13:33) Bağlanma stili değişir mi?
Kaynaklar
Bettelheim, B. — The Empty Fortress: Infantile Autism and the Birth of the Self (1967)
İletişim
nebiliyorus@gmail.com
https://www.instagram.com/cenanhep
Transkript
Ne Biliyoruz'a hoş geldiniz.
Ben Cenan, psikiyatri uzmanıyım.
Bu kanaldaki yayınlarda insanları daha iyi anlamanıza yardımcı olmayı hedefliyoruz.
Bir önceki bölümde bağlanma kavramının doğuşunu ve temel özelliklerini ele almıştık.
Bu bölümde bağlanma stillerinden bahsedeceğiz.
Amacımız böyle bağlananlar ilişkilerinde şöyle problemler yaşar tarzında bir kategorizasyon yapmak değil, Bağlanma stili kavramının nasıl ortaya çıktığını ve gerçek hayatı ne kadar yansıttığını
konuşacağız. İkinci Dünya Savaşı sırasında Mary Salter isminde
bir kadın, Kanada ordusunda psikolog olarak görev yapıp binbaşlığa kadar yükseliyor.
Savaştan sonra da Toronto Üniversitesi'nde akademik kariyerine devam eden Mary, 1946 yılında burada öğretim üyesi olduğu sırada öğrencisi Leonard'la ilişki yaşamaya başlıyor.
Kampüsteki dedikodular ve sosyal baskıları aldırmayıp 1950 yılında evleniyorlar.
Mary Leonard'ın hiyerarşik olarak üstünde ama oğlan da boş değil, parlak bir isim.
Dönemin en prestijli araştırma merkezlerinden biri olan University College of London'dan kabul alıyor.
Bunun üzerine hem Leonard'ın kariyerini sürdürebilmesi hem de yargılayıcı bakışlardan kurtulmak için Londra'ya taşınıyorlar.
Mary Londra'da kocasının peşinden sürüklenen bir eş rolünde kalmıyor.
Burada bağlanma kuramını geliştiren John Bowlby'nin gazeteye verdiği ilanı görüp onun yanına araştırmacı olarak işe giriyor.
Ama 4 yıl sonra eşi bu defa Uganda'da, evet bildiğiniz Uganda'da bir pozisyon ayarlıyor.
Mary yine işi bırakıp eşinin yanında Uganda'ya taşınıyor.
Burada da boş durmuyor, eşi sabah işe giderken Kendisi de köyleri dolaşıp çocukları ve annelerini gözlemleyerek önemli yayınlar yapıyor.
Toplam 5-6 yıl süren bu Avrupa ve Afrika macerasından sonra Amerika'ya gidiyorlar.
Leonard Baltimore'da Johns Hopkins'de bir kadroya yerleşiyor.
Mary de dönemin cinsiyetçi atmosferi nedeniyle tam zamanlı bir iş bulmakta zorlansa da yarı zamanlı görevlerle araştırmalarını Johns Hopkins bünyesinde sürdürüyor.
Amerika'da artık yerleşik bir düzene geçseler de ilişkileri iyi gitmiyor ve burada geçen 5 yıl sonunda boşanıyorlar.
Hep anne olmanın hayalini kuran ama 36'sında evlenip 46 yaşında çocuk sahibi olmadan boşanan Mary ağır bir depresyona giriyor.
Ama bu depresyon da çalışmalarına devam etmesine engel olmuyor.
O güne dek bütün önemli yayınlarını eşinin soyadıyla yaptığı için boşanmadan sonra da aynı soyadı kullanmaya devam ediyor.
Bugün Leonard Ainsworth'u kimse tanımazken, psikolojiye ve çocuk yetiştirmeye ilgisi olan hemen herkes Mary Ainsworth ismini duymuştur.
Mary Ainsworth'ün hiç çocuk sahibi olmadan çocuk gelişimiyle ilgili muhtemelen tarihin en ünlü çalışmalarını yapmış olması ilginçtir.
Kendisi bu durumu hüzünlü bir olgunlukla kabullenmiş ve yakınlarına koşullar hiçbir zaman tam olarak uygun olmadı demiş.
Diğer yandan bazı meslektaşları ve biyografisini yazanlar, Mary'nin kendi çocuğu olmamasının nesnelliği açısından bir avantaj olduğunu öne sürmüşler.
Böyle bakınca gerçekten kendi annelik deneyiminin getirebileceği önyargılardan uzak, tamamen nesnel ve bilimsel bir titizlikle gözlemlerini yaptığını söylemek de mümkün.
Sonuçta bugün çok ünlü olan bağlanma stillerinin tanımlanması, Mary Ainsworth'un keskin gözlem yeteneğiyle disiplininin bazı tesadüflerle bir araya gelmesi sayesinde olmuştur.
Ainsworth Londra'da bağlanma kuramını öğrenip Uganda'da ilk gözlemlerini yaptıktan sonra Baltimore'a gelince artık bunu yapılandırılmış bir yönteme oturtmak istiyor.
Uganda'dan alışık olduğu ev ziyaretlerini çok daha sistematik hale getiriyor.
26 ailenin evine 3 haftada bir dörder saat gidip bebekler 1 yaşını doldurana kadar düzenli gözlemler yapıyor.
Ve bu bir yılın sonunda da önceki bölümlerimizde de ismi geçen ünlü yabancı durum deneyini.
Deneyin her detayını anlatmayacağım.
Zaten önünde görseli olmayınca anlamak da zorlaşıyor.
O yüzden basitçe özetleyeyim.
Toplam 20 dakika süren deneyde bebek, bebeğin annesi ve yabancı biri bir odada duruyorlar.
Bazen anne, bazen yabancı kişi, bazen de ikisi birden odadan çıkıp geri geliyorlar.
Bebeğin bu esnada neler yapacağına bakılıyor.
Anne çıkınca bebek neler yapıyor, geri dönünce onu nasıl karşılıyor?
Ainsworth bu çalışma sonunda 3 tane bağlanma şekli tanımlıyor.
Birincisi en sık görülen ve en sağlıklı kabul edilen güvenli bağlanma.
Bu gruptaki bebekler odada anne ile birlikteyken rahat çevreyi keşfediyor, oyuncaklarla oynuyor.
Arada bir dönüp anneye bakıyor.
Anne odadan çıkınca huzursuzlanıyor ve belki biraz ağlıyor.
Ama anne geri döndüğünde ona gidip sarılıyor, kısa sürede sakinleşiyor ve tekrar oyununa dönüyor.
Ainsworth ilk bir yaşta yaptığı gözlemlere dayanarak bu grubun annelerinin bebeğin sinyallerine duyarlı, hem psikolojik hem fiziksel olarak kolay ulaşılabilen ama aşırı müdahaleci olmayan
bebeğin ihtiyaçlarını kabul eden anneler olduğunu yazmış.
İkinci tip kaçıngan bağlanma.
Bu bebekler anne odadayken de zaten çok etkileşime girmiyor, kendi başlarına takılıyor.
Anne odadan çıkınca da pek tepki vermiyorlar.
Ha anne çıkmış, ha yabancı çıkmış, ha odadaki saksı çıkmış.
Anne geri geldiğinde de koşup sarılmıyorlar.
Hatta bazen sırtlarını dönüyorlar, görmezden geliyorlar.
Sanki annenin gidip gelmesi onlar için hiç önemli değilmiş gibi.
Ainsworth bu grubun annelerinin ise bebeğin yakın temas isteğini geri çeviren, sarılma, kucaklama gibi sevgi gösterilerini fazla yapmayan anneler olduğunu öne sürmüş.
Üçüncü tip de kaygılı kararsız bağlanma.
Bu gruptaki bebekler anne odadayken bile tam rahat değil, oyuncaklarla oynamak yerine sürekli annenin nerede olduğunu kontrol ediyor, ondan uzaklaşıp etrafı keşfetmekte zorlanıyor.
Anne çıkınca aşırı tepki veriyor, çok yoğun sıkıntı yaşıyor.
Anne geri dönünce de tam olarak sakinleşmiyor.
Ainsworth bu grubun anneleri için de bazen çok ilgili görünen, bazen de kaybolup ihtiyaçlara cevap vermeyen tutarsız anneler diye yazmış.
Sonradan Ainsworth'un öğrencisi Mary Main de özellikle travmatik deneyimlere maruz kalan çocuklarda bu grupların hiçbirine uymayan dağınık tipi tanımlamış.
Bağlanma kuramının temel iddialarından biri, bebeklikte oluşan bağlanma stilinin görece sabit kalacağı ve erişkin dönemdeki ilişkileri de şekillendireceği.
Önceki bölümde Bowlby'nin psikanalitik dünyadaki dogmatizmden şikayetçi olduğunu anlatmıştık.
O yüzden bağlanma kuramına gösterebileceğimiz en büyük saygı bulgulara eleştirel yaklaşmak.
Bu kuramın bize söylediklerinin gerçek dünyada bir karşılığı var mı?
Yoksa yalnızca kendi içinde tutarlı bir hikaye mi?
Önce Mary Ainsworth'un çalışmalarına bakalım.
Buradaki çaba gerçekten hayranlık uyandıracak ölçüde çok değerli.
Tamamen gerçeği keşfetme tutkusuyla bir yıl boyunca ailelerin evine gidip durmuşlar.
Bu evlerde saatlerce oturulup yüzlerce sayfa not tutulmuş.
En sonunda da aynı bebekleri laboratuvara getirip 20 dakikalık bir teste sokmuşlar.
Yani bir öğretmenin yıl boyu çocuklarla ders işledikten sonra en son kısa bir sözlü yapması gibi.
Ama bu yöntemin kusurları ne?
Birincisi bağlanma türünün 20 dakikalık bir deneyle belirlenmiş olması.
Belki o gün çocuğun karnı ağrıyordu, belki gece iyi uyumamıştı.
Öncesinde bir yıllık izlem var ama kesin kararı son 20 dakikaya göre vermek, tek bir soruyu bilemedi diye öğrenciyi sınıfta bırakmak gibi bir şey.
Aslında deneyi yapanların çocukların önceki bir yıldaki halini bilmesi de sorun.
İster istemez testi yorumlarken kafalarındaki hipotesi doğrulayacak şekilde etkilenmişlerdir.
Bir körleme yok. Ayrıca aynı ekip sonradan 80 çocuk daha almış, onların çoğunda bir yıllık izlem de yok.
Sadece deneyin son aşaması var.
Bir de ailelerin gözünden çalışmaya bakalım.
Bir yıl boyunca 3 haftada bir birileri evinize gelip 3-4 saat oturuyor.
Bebekle ilişkinize bakıyor ve notlar alıyor.
İnsan yakın bir arkadaşı misafir olarak geldiğinde bile davranışlarını biraz değiştirir.
Müfettiş gibi birinin eve gelmesinin etkisi çok daha büyük.
Buna gözlemci etkisi ya da Hawthorne etkisi deniyor.
Ailelerin bu çalışmaya nasıl motive edildiği ile ilgili bir bilgi bulamadım.
Bu aileler nasıl oldu da evlerine sürekli birinin gelip durmasını kabul etti.
Yayının teşekkür kısmında annelerin çoğunun motivasyonu bilimsel araştırmalara destek olmaktı deniyor.
Başka bir açıklama yapılmamış.
Ayrıca teşekkür kısmında babaların adı bile geçmiyor.
En azından nezaketen sizin de evinize geldik gittik, bize kapınızı açtınız, hakkınızı helal edin denebilirdi.
Bu konuda Ainsworth'e de dargınım.
Bir başka konuda ailelerin nasıl seçildiği.
Orijinal deney orta sınıf Amerikan aileleriyle yapılmış.
Hatta bunların seçimi de rastgele değil.
Aileleri Ainsworth'e çocuk doktorları yönlendirmiş.
Yıllar sonraki bir röportajda Ainsworth, pediatrist arkadaşlar bize daha çok ilginç buldukları anneleri ve bebekleri yönlendiriyordu diyor.
Bu seçim yanlılığı deneyin tüm insanlığı temsil etmesinin önünde önemli bir engel.
Mesela aynı deneyi Japonlar yapınca demişler ki ya biz bunu kime yapsak kaygılı kararsız çıkıyor.
Çünkü Japon kültüründe anneler bebeklerinden pek fazla ayrılmıyor.
İlk defa deney günü çocuğu bırakıp gidince doğal olarak bebek çok şaşırıyor ve ağlıyor.
Almanya'da da tam tersi olmuş.
Bebekler annenin gitmesini olgunlukla karşılamışlar ve çoğu kaçıngan çıkmış.
Bunu tabi Japonlar kaygılı bağlanır, Almanlar kaçıngan bağlanır diye de yorumlayabiliriz.
Ama Alman ve Japon anneleri siz bu bebekleri güzel yetiştirememişsiniz diye suçlayamayız.
Onların kültürü bu.
Başka bir sorun da bununla ilgili.
Benim bütün dinamikçilere dargın olduğum konu.
Deneyde bebeklerin biyolojik özellikleri, mizaçları dikkate alınmıyor.
Bebeğin doğuştan boş bir levha gibi görülmesine yol açan bu bakış, sonraki yıllarda annelerin sırtına kaldırılması mümkün olmayan bir ağırlık yükülemiş.
Bunun en dramatik komplikasyonlarından biri otizm alanındadır.
Aslında Bowlby ve Ainsworth'in böyle bir niyetleri yok ama Bettelheim otizm gelişiminden anneleri sorumlu tutmuş ve çocuğu otizmle olan anneleri buzdolabı anne diye etiketlemiş.
Neyse ki buna tepki olarak Bernard Rimland benim eşim dünyanın en iyi annesi ama oğlumda otizm var kadınları suçlayıp durmayın.
demiş ve biyolojik etkenlerin araştırılmasının önünü açmış.
Bağlanmada mizacın etkisiyle ilgili biraz daha dengeli bir yorumu Belsky ve Rowin yapmışlar.
Demişler ki, bakım verenin yaptıkları bebeğin güvenli mi güvensiz mi bağlanacağını belirler.
Çocuğun mizacı güvensiz bağlanmanın türünü belirler.
Daha sonradan bunu destekleyen araştırmalar da olmuş.
Doğuştan zor mizahçı olan bebeklerin annelerine duyarlı bakım eğitimi vermişler ve güvenli bağlanma oranının anlamlı şekilde arttığını göstermişler.
Yine de bence bu yorumlar da gerçek dünyanın karmaşıklığı içinde çok yüzeysel kalıyor.
Bebeğin kişilik gelişimini Y eşittir AX artı B tarzında bir formülle açıklamak mümkün değil.
Her şeyin yanında bebeğin genlerinin yarısının anneyle yarısının babayla aynı olması bile çok önemli bir karıştırıcı faktör.
Bir başka sorun kategorik yaklaşım.
Orijinal deneyde bağlanma stilleri 3 ayrı kutu olarak tanımlanmış ama birçok önemli araştırmada veriler böyle keskin ayrılmış doğal gruplar göstermiyor.
Herkesin bir kaçınganlık düzeyi, kaygıllık düzeyi var.
Bunlardan aldıkları puanlara göre ilişkileri şekilleniyor.
Ayrıca insan herkese aynı şekilde bağlanmak zorunda da değil.
Annesiyle güvenli bağlanan biri, babasıyla kaçıngan, sevgilisiyle kaygılı bağlanabilir.
Bu kategorizasyonu biraz renklere benzetebiliriz.
Mesela bilgisayarda renklerin hex kodları var.
CF 1919'da kırmızının bir tonu, A3 1212'de, EB 4444'de.
Bu şekilde kırmızının binlerce tonu var.
Kimi açık kırmızı, kimi koyu kırmızı.
Kimi bana göre pembe, sana göre kırmızı.
Kategorik yaklaşımın klasik sınırlıkları burada da var.
Diğer yandan bir rengi anlamak ve anlatmak için kategoriye mecburuz.
Bir yapay zeka ile konuşmuyorsak yakınımıza A3 12-12 renk tişört aldım diyemeyiz.
Kırmızı tişört aldım deriz.
Yani bağlanma stillerini bir deneyle belirlemenin bir sürü kısıtlılığı var ama bu çok önemli bir katkı olmasına engel değil.
İnsanları daha iyi anlamamız için çok önemli bir adım.
Son bir soru, bağlanma stili kader mi yoksa zamanla değişebiliyor mu?
Bebeklikteki bağlanma stilinin yaşla değişimini inceleyen bir meta analiz, aradaki korelasyonun 0,3 civarında olduğunu söylüyor.
Korelasyon kat sayıları 0 ile 1 arasında değerlendirilir.
Gözünüzde canlanması için şöyle söyleyeyim.
1 yaşındaki bebeklerin uzun boylu olmalarıyla erişkinken uzun boylu olmaları arasında korelasyon yaklaşık 0,7.
Bağlanma stilinin sürekliliği bunun yarısından az.
Özellikle bebeklikten erişkinliğe gelene kadar bağlanma stili daha fazla değişiyor, erişkinlikten sonra değişim azalıyor ve bu dönemdeki korelasyon kat sayısı 0.7'lere kadar yükseliyor.
O yüzden bir kişinin bebekliğine bakarak ilerideki bağlanma paterninin nasıl olacağını öngörmenin çok zor olduğunu ama bir erişkinin önceki ilişkilerine bakarak yeni ilişkisinde nasıl sorunlar yaşayacağını
tahmin etmenin çok daha isabetli olacağını söyleyebiliriz.
Yıllar önce psikanaliz dünyasında uluslararası ünü olan isimlerden biri Salman Aktar ana bilim dalımıza sunuma gelmişti ve şöyle dedi.
Bana gelip arabamdaki eşyaları çalmışlar derseniz size çok geçmiş olsun üzüldüm derim.
Aynı şey başınıza tekrar gelirse hımm çok ilginç derim.
Aynısı bir kez daha olursa Bir şeyi yanlış yapıyor olmalısın derim.
Bir insanın hayatında üç defa tekrar eden şeylerin üzerinde durmak gerekir.
Belki farklı ilişkilerde benzer problemleri yaşayan kişilerin bağlanma stiline odaklanmak onu anlamamızı sağlayabilir.
Huylu huyundan vazgeçmez.
Bağlanma kuramını bilmeden de birçok şeyi kendimiz tahmin edebiliriz.
Herkese sağlıklı günler dilerim.
Sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
