
Azla yetinmek mümkün mü? Antik Yunan’dan dopamin çağına |24|
16 Nisan 2025 · 14 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bu bölümde sade yaşam arayışını antik felsefeler ve modern nörobilim ışığında ele alıyoruz. Antik Yunan’da Kinikler, Epikürcüler ve Stoacılar nasıl bir sadelik anlayışı geliştirdi? Günümüzde dopamin çağında yaşayan beyin bu sadeliği neden zor buluyor? Felsefi yaklaşımlar ve psikolojik gerçeklikler arasında sadeleşmenin sınırlarını tartışıyoruz.
İçerik
(00:00) Giriş
(01:11) Antik Atina’da günlük yaşam nasıldı?
(03:09) Diyojen ve Kiniklerin radikal sadeliği
(04:47) Epikürcülük: Azla huzur mümkün mü?
(07:12) Stoacılık: Hazdan değil, dengeden beslenmek
(09:18) Felsefi öğretiler günümüzde uygulanabilir mi?
(11:35) Beyin, dopamin ve edinsel dikkat eksikliği
(12:14) Sade yaşamak isteyen biri neyle mücadele eder?
(12:59) Sonuç: İlkelere sadakat mi, biyolojiye teslimiyet mi?
Kaynaklar
A History of Western Philosophy - Bertrand Russel
Daily Life of the Ancient Greeks - Robert Garland
İletişim
nebiliyorus@gmail.com
https://www.instagram.com/cenanhep
Transkript
Bir süredir harcamalarımı minimuma indirmeye çalışıyorum.
Haftada bir gün değil, hemen her gün.
Acaba bunu ne kadar sürdürebilirim diye düşündüm.
Tabii ki basit, aşırılıktan uzak bir yaşam üzerine düşünmek bilinen en eski felsefi akımlara kadar uzanıyor.
Doğu'da Budizm, Batı'da Helenistik akımlar bunun tipik örnekleri.
Zorlu ve belirsiz durumlarda insanlar daha çok kendilerini içsel bir dünyaya çekme eğilimi gösteriyorlar.
Peki bu akımlardan yüzlerce yıl sonra bugün...
Hayatın korkunç bir hızda attığı, sürekli uyaran tacizine ve dopamin zehirlenmesine maruz kaldığımız bu ortamda, minimalist bir yaşam hala mümkün mü?
Aşırılıktan uzak bir yaşamla bugün de mutlu olabilir miyiz?
Ne Biliyoruz'a hoş geldiniz.
Ben Cenan, psikiyatri uzmanıyım.
Bu kanaldaki yayınlarda kendinizi ve çevrenizdeki insanları daha iyi anlamanıza yardımcı olmayı hedefliyoruz.
Bu bölümde önce antik dönem Atina'daki günlük hayattan biraz bahsedip, Minimalist Helenistik felsefelerin nasıl bir ortamda geliştiğine, daha sonra sadelikle mutlu olmanın bugün de mümkün olup olmadığına
bakacağız. Bir zaman makinesi olsa ve 2400 sene önceye
Atina'ya gitsek ne görürdük?
Dar, toprak yolların etrafında basit, çoğu tek katlı evler.
Avluların ortasında toprak zeminde oynayan çocuklar.
Evler çoğu zaman kalabalık.
Çekirdek ailenin yanında aile büyükleri ve köleler de var.
Duvarlar çamurla sıvalmış, pencereler çok küçük ve tavana yakın.
Kışın rüzgar ve yağmuru dışarıda tutmak için tahtalar veya çuvallarla kapatılıyor.
Bugünkü standartlarda tuvalet ve banyolar yok.
Sabun da yok. Ciltteki kiri kazıyarak çıkarmak için strigil denen metal çubuklar ve yağ kullanılıyor.
Bununla birlikte ortak alanlarda yaşam oldukça hareketli ve canlı.
Önemli yollar taşlarla döşenmiş.
Pazarlar dolup taşıyor.
Agora'da yani şehir meydanında herkes konuşuyor.
Politika, tiyatro, dedikodu, ticaret, felsefe.
Ortalama bir Atinalı erkek sabah erken kalkıyor, tapınakta dua ediyor ve sonra pazara ya da tarlaya gidiyor.
Kadınlar daha çok evde.
Köleler ailelerin işlerini yapıyor.
Bu şehirde vatandaş olmak bir ayrıcalık ve sadece erkekler için geçerli olabilecek bir hak.
Kahvaltı çoğu zaman ekmek ve zeytin gibi basit.
Öğle yemeği geçiştiriliyor.
akşam yemeği biraz daha özenli.
Eğlence tiyatroda ya da sempozyumda.
Sempozyum kelime anlamıyla birlikte içmek demek.
Genelde erkeklerin bir araya geldiği, şarap içilen, şarkılar söylenen, oyunlar oynanan ya da felsefi konuşmalar yapılan toplantılar.
Bizdeki aşık atışmalarına benzeyen, birbirini şiirler ya da nüktedan sözlerle alt etmeye çalıştıkları oyunlar oynuyorlar.
Yani modern anlamda konfor yok.
Ama buna rağmen insanlar üretken ve sosyal.
Hayat çok daha yavaş, çok daha sade ama yine de dolu.
İnsanlar boş boş oturmuyorlar.
İşte böyle bir ortamda bir grup insan bu kadar şatafatın çok fazla olduğunu düşünüyor.
Kinikler sade bir yaşam öğütlüyorlar.
Bunun en uç temsilcisi bir fıçıda yaşayan ve kendisini köpek diye adlandıran Diyojen.
Zaten kinik, latince köpek kelimesinden türüyor.
Diyojen bir köpeğinkine benzer bir yaşamı benimsiyor.
Yeme, içme, hatta mastürbasyon her şey sokakta.
Muhtemelen temizliğine de çok fazla dikkat etmiyordur ve kokuyordur.
Diyojenin yaşamı sadece bugünün standartlarında değil, o gün için de çok akıllı insan işine benzemiyor.
Gerçekten böyle yaşadıysa muhtemelen psikotikti.
Kendisiyle ilgili çok fazla meşhur hikaye var.
Bunlardan en ünlüsü herhalde Makedonya Kralı Büyük İskender'in kendisini ziyaret edip benden ne istersin diye sorunca gölge etme başka ihsan istemez demesidir.
Basit olanla gücün ve şanın çatışmasının çok dramatik bir temsili.
Böyle bir şey gerçekten yaşandı mı emin değiliz.
Hatta Diyojen diye biri bile hiç yaşamamış olabilir.
Kendisinden doğrudan kalan herhangi bir yazılı kanıt yok.
Bugünkü bilgilerin de çoğu...
Diyojen'den 500 yıl sonra yazılmış bir kitaba dayanıyor.
Dolayısıyla anlatılanların önemli bir kısmının uydurma olması çok muhtemel.
Fakat en azından o dönemde gerçek dışı denebilecek bir minimalizmin kültürde kendisine yer bulduğunu ve ilgi gördüğünü söylemek mümkün.
Diyojen de zaten gelin siz de benim gibi fıçıda yaşayın demiyor.
O yüzden bu bir öğretiden çok bir sembol.
Kinikler de genel olarak provokatif ve alaycı.
Fakat onların ardından gelen epikür, Gerçek bir davette bulunuyor.
Epikür'ün Atina'ya taşındıktan sonra şehrin dışında bir bahçe satın aldığını biliyoruz.
Yani korkunç zengin olmasa bile en azından bir mülk satın alabilecek maddi gücü olduğu anlaşılıyor.
Epikürcülüğün temel amacı acıdan kaçınıp hazza ulaşmak.
Ama buradaki haz vur patlasın çal oynasın tarzı bir hedonist yaşam değil.
Tam tersi daha ölçülü bir haz.
Epikür'e göre en büyük haz acının yokluğu.
O yüzden burada hedeflenen şey aslında hazdan çok huzur kelimesiyle anlatılabilir.
Epikür siyasi hayattan uzak durmayı, aşırı tutkuları reddetmeyi savunuyor.
Aşırı yiyip içmek, aşk gibi tutkulu ilişkiler ya da hırslar insanın huzurunu bozuyor.
Haz ve güvenin en önemli kaynağı ona göre arkadaşlık, dostluk.
Bu görüşün de samimi olduğu söylenebilir çünkü o dönemki koşullarda çok radikal sayılabilecek bir şekilde bahçesi herkese açık, kadınlara da kölelere de.
Üstelik yaptığı şey bunları toplayıp toplayıp karizmatik laflar söylemek değil.
Gerçekten dinliyor ve birlikte yemek yiyip vakit geçiriyorlar.
Bu o dönemin sosyal normlarına oldukça ters düşen daha eşitlikçi ve toplumsal hiyerarşiye mesafeli bir yaklaşım.
Epikür tanrı ve ölüm korkusunu yersiz buluyor.
Bazı takipçileri özellikle güçlü bir din karşıtlığı gösteriyor.
Epikür'ün kendisi de tanrılar varsa bile insanların işlerine müdahale etmiyorlar.
O yüzden onlardan korkmanın bir anlamı yok diyor.
Aynı şekilde ona göre ölüm de bir korku nedeni olmamalı.
Çünkü ölünce zaten hiçbir şeyin farkında olmayacağız.
Yani acı duymamız mümkün değil.
Bertrand Russell'a göre epikürcülük Acıdan korunmayı o kadar merkeze alıyor ki sonunda herkese bir huzur evi hayatı öneriyor.
Bu o dönemin koşullarında önemli bir ihtiyacı karşılıyor olabilir.
Çünkü Yunan şehir devletlerinin bağımsızlığını kaybetmesiyle kaos, ekonomik zorluklar, eşitsizlik insanları dünyadaki kötülüklere karşı bir bağışıklık arayışına götürüyor.
Ama epikürcülük hiçbir zaman geniş halk kitlelerinde yaygın bir inanç haline gelmiyor.
Mesela ölüm korkusu gibi çok derin bir korkuya karşı sadece mantıkla yazılmış bir reçeteyi yeterli bulmuyorlar.
Zamanla insanlar daha güçlü teselliler arıyor.
Epikürcülükle hemen hemen aynı zamanda doğan stoğacılık bu açıdan daha dengeli.
Zaten çok daha fazla kişiye ve uzun bir zamana yayılıyor.
M.S. 3. yüzyıla kadar Roma İmparatorluğunda yaygın ve prestijli bir entelektüel sistem haline geliyor.
Sonrasında da Hristiyan öğretiyle harmanlanarak etkilerini sürdürüyor.
Bugün bile sosyal medyada stoik yaşamla ilgili bir sürü kanal ve yayın var.
Seneca, Epiktetos, Marcus Aurelius gibi ünlü stoacıların aforizmalarını her yerde görebiliyorsunuz.
Stoacılar, abartılı hazların mutsuz edeceği konusunda epikürcülerle hemfikir.
Nerede ayrışıyorlar?
Epikürcüler için haz bir hedefti ama çıta çok çok aşağıdaydı.
Stoğacılar ise hazlı bir hedef olarak görmüyor.
Yani haz yokken de yaşamdan kopmuyorlar.
Tıpkı acı varken de kendilerini mahvetmedikleri gibi.
Yani stoğacılara göre esas mesele tepkileri kontrol etmek, içsel dengeyi korumak ve erdemli bir yaşam sürmek.
Epikürcüler acıdan kaçıp hazza yönelirken stoğacılar bir anlamda yerlerinde sabit duruyorlar.
Hazlar gelip geçiyor, acılar gelip geçiyor.
Ama onlar olayların kendisini değil, olaylara dair inanç ve bakışlarını önemsiyorlar.
Dış dünyada ne olursa olsun, başına ne gelirse gelsin, seni tanımlayan şey dışarıda değil, içeridedir diyorlar.
Aslında bu anlamda bugünkü bilissel davranışçı terapinin temel ilkeleriyle büyük oranda örtüşüyor.
Ama stoğacılıkta da yine canlı şehir devletlerinin gerileme döneminin ve zorlayıcı koşulların etkisini hissedebiliyorsunuz.
Yani dış dünyanın acılarını ve adaletsizliklerini zihinsel bir egzersizle aşmaya çalışıyorlar.
Belki bir miktar kabulleniş, hatta umutsuzluk da var.
Stoğacılığa yöneltilen en büyük eleştiriler de bu taraftan geliyor.
Siyasetten uzak, toplumsal olaylara fazla müdahil olmayan, fazla umutlanmak yerine beklentiyi düşürmenin daha güvenli bulunduğu bir yaklaşım.
Şimdi bu aşırılıktan kaçmayı öneren Helenistik felsefeleri gözden geçirdikten sonra esas soruya geri dönelim.
Bunlar bugün uygulanabilir mi?
Kanalın sadık dinleyicileri artık alıştılar.
İnsan kararları çoğunlukla alt beyinle üst beyin arasındaki bir mücadelenin sonucu.
Benim psikiyatriye ve psikolojiye baktığım tarafta en önemli faktörlerden biri de insanların bireysel özellikleri ve büyük ölçüde biyolojileri.
Burada biyolojiden kastım sadece genetik değil, yetiştirme tarzının hatta anne karnında maruz kaldığımız şeylerin bile biyolojimize kalıcı etkileri var.
Kaçıranlar ve tekrar dinlemek isteyenler için kişilikte biyoloji ve çevrenin rolünü ilk üç bölümde detaylıca ele almıştık.
Örneğin kaygı ve korku biyolojik özelliklerimizle çok alakalı.
Eğer alt beynimiz, amigdalamız yeterince güçlüyse, stoğacılığın hayatı hangi pencereden baktığınız önemlidir sözü ne kadar doğru olsa bile bizi çok da fazla rahatlatmıyor.
O yüzden psikoterapiler de hafif orta durumlarda etkiliyken şiddetli psikiyatrik durumlarda etkili olmuyor.
Biyoloji dışında da kişisel faktörler etkili.
Mesela Epikür hiç evlenmemiş, çocuğu da yok.
O yüzden adama ölüm varsa zaten ben yokum, korkmaya gerek yok demek çok mantıklı geliyor olabilir.
Ama geride kalanlar ne yapacak diye korkan bir kişi için çok da bir şey ifade etmiyor.
Haz açısından da aynı şey geçerli.
Blaise Pascal bundan 400 yıl önce şöyle demiş.
İnsanın tüm mutsuzluklarının tek bir nedeni vardır, kendi odasında sessizce oturamaması.
Tüm mutsuzlukları böyle bir şeye bağlamak zaten aşırı iddialı bir laf ama bu aynı zamanda bireysel özellikleri de dikkate almayan bir yaklaşım.
Bir odada sessizce oturmanın ne hissettireceği kişiden kişiye çok değişir.
Dikkat eksikliği olan biri için hareketsizlik, durağanlık, hiçbir şeyle uğraşmadan beklemek acayip ızdırap verici bir deneyim olabilir.
O yüzden Epikür'ün gel bahçede oturalım demesinin bu kişiler için hiçbir anlamı yok.
Bana göre küçük şeylerden, dinginlikten, huzurdan zevk almak sonradan öğrenerek olan bir şey değil.
Daha çok biyolojiyle ilgili bir şey.
Maalesef bazı insanlar bu konuda biraz daha şanslı bazıları şanssız.
Beynimizdeki haz merkezlerini kuvvetle uyaran şeyler daha zayıf uyaranların etkisini yitirmesine yol açıyor.
Mesela eroin bağımları çoğu zaman sadece eroin kullanıyor.
Çünkü bırakın hayatın ufak şeylerini, diğer maddeler bile zevk vermemeye başlıyor beyinlerindeki değişiklikler nedeniyle.
Biliyorsunuz beynimizde dikkat ve motivasyonla ilgili en önemli haberci dopamin.
Günlük yaşamın hızı normalde dikkati iyi olan ve belki 50 yıl önce yaşasa daha durağan bir şeylerden de zevk alabilecek insanlarda da bir çeşit edinsel dikkat eksikliği ve sabırsızlık
gelişmesine yol açıyor. Antik Yunan'da bile minimalist akımların yükselmesi kıtlık zamanlarında olduğuna göre, her şeye erişimin ve erişenleri internetten görüp kıskanmanın çok daha kolay olduğu
günümüzde, geniş toplum kesimlerinin tüm harcamalarını kısmaları ve bunu da çok uzun süre devam ettirmeleri çok kolay görünmüyor.
Yani bir felsefi akımın bize uyup uymayacağı kişiliğimize ve koşullarımıza çok bağlı.
Belki felsefe okumanın birçok kişiye sıkıcı gelmesinde bir faktör de budur.
Başkalarının hayata kendi gözlükleriyle yaptıkları formülasyon bize anlamsız gelebiliyor.
O yüzden Helenistik Yunan felsefeleri ya da Budizm gibi sade yaşamı yücelten akımların günümüzde yaygın kabul görmesi zor.
Sonuç olarak şunu söyleyebilirim.
Eğer ilkelerimiz doğrultusunda bir süreliğine harcamaları kısma kararı aldıysak, Bu mutlaka alt beynimizle üst beynimiz arasında bir çatışma doğuracaktır.
Sade bir yaşamda mutluluğu bulmak günümüzün uyaran bombardımanında kendiliğinden olan bir şey değil.
Belki de stoğacıların yaptığı gibi erdemli bir yaşamı ön plana çıkarmak ve ilkeler doğrultusunda yaşamanın onurunu kendimize ara sıra hatırlatmak bu zorlu mücadelede üst beynimizin
gücünü arttırabilir. Herkese sağlıklı günler dilerim.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
