
Kartalkaya yangın felaketinde kaybettiklerimizin anısına ithaf ettiğimiz bu bölümde hayatın adil olmasına dair beklentimizi ve bu beklentinin davranışlarımız üzerindeki etkilerini ele alıyoruz.
İçerik
(00:00) Giriş
(00:38) Çaresizlik hissi ve adalet beklentisi
(01:54) Milgram deneyi
(02:58) Mervin Lerner ve adil dünya yanılgısı
(04:35) Farklı kültürlerde adalet ve hak kavramları
(07:03) Bireysel etkenler
(08:13) Adil dünya inancı neleri açıklar?
(11:12) Olumlu ve olumsuz yanların özeti
Kaynak
The Belief in a Just World: A Fundamental Delusion (Melvin Lerner)
İletişim
nebiliyorus@gmail.com
https://www.instagram.com/cenanhep
Transkript
Geçtiğimiz hafta Bolu Kartalkaya'da yaşanan yangın felaketinde yaşamını yitiren tüm yurttaşlarımızı saygıyla anıyor, yangından etkilenen herkese sabır, dayanma gücü ve acil şifalar diliyorum.
Aslında Normal Akış'ta geçen hafta yayınlamak üzere bambaşka bir konuyu hazırlıyordum.
Hatta Podcast BPT'den Yiğit ve Alperen de epey uğraştılar ama yaşananlardan sonra ilgisiz bir konudan bahsetmek içimize sinmedi.
O yüzden bu bölümde...
Hem kaybettiklerimizi anmak hem de hayatın adil olmasına dair beklentimizi ve bu beklentinin davranışlarımızı nasıl etkilediğini ele almak istedim.
Çaresizlik insanın en tahammül edemediği duygulardan biridir.
O yüzden bir an önce bu duygudan kurtulmak isteriz.
Peki nasıl kurtulabiliriz?
Mesela çaresizlik çok kolay başka bir duyguya özellikle de öfkeye dönüşebilir.
Maalesef sağlık çalışanlarının şiddete maruz kalmasında bu dönüşüm oldukça fazla rol oynar.
Bunun dışında ağır depresyonlarda da hiçbir şey düzelmeyecekmiş gibi gelir ve bu çaresizlik hissini daha fazla yaşamamak için insanın aklına intihar düşünceleri gelir ve maalesef
bazen her şey düzelebilecek olduğu halde hastalarımız kaybedilir.
Bu çaresizlik hissini yaşamamak için hak etmediğimiz kötülüklerin başımıza gelmeyeceğine dünyanın adil bir yer olduğuna inanmak isteriz.
2016 yılında mezuniyet töreninde o türlü bir gencin açtığı, siz sanıyorsunuz ki hep tanımadıklarınız ölecek yazılı pankart da aslında bunu anlatıyor.
Son yaşanan felaketin yarattığı üzüntüyü katlayan şeylerden biri de bu adalet beklentisini kökünden sarsması.
Özellikle de hiçbir şeyden haberi olmayan savunmasız çocukların kaybedilmesi bizi adaletsizliğin yarattığı çaresizlikle doğrudan yüzleşmek zorunda bırakıyor.
60'larda yapılan ünlü MIGRAM deneyini çok büyük olasılıkla biliyorsunuz.
Burada deneyin katılımcılarına öğrenme ve ceza ile ilgili bir deneye katıldıkları söyleniyor ve öğretmen rolüne girmeleri isteniyor.
Öğrencilere bir takım sorular soruyorlar ve eğer yanlış yanıt verirlerse ceza olarak onlara 15 volttan başlayıp 450 volta kadar artan elektrik şoku vermeleri gerekiyor.
Gerçekte düzenekte elektrik falan yok, öğrenci rolündekiler de aslında deney ekibinde ve sadece acı çekiyormuş gibi rol yapıyorlar.
Öğretmen rolündeki deneklerin başlarında beyaz önlük giymiş bir otorite figürü var ve katılımcı eğer durmak isterse devam etmesi için onu ikna etmeye çalışıyor.
Nihayetinde birçok katılımcı karşıdakinin acı çektiğini görse de en yüksek ceza seviyesine kadar çıkıyor.
Milgram bu deneyde bir otorite figürü devreye girdiğinde insanların kendi vicdani ve ahlaki değerlerine aykırı olsa bile nasıl itaat edebildiğini göstermek istemiş.
Bundan birkaç yıl sonra başka bir araştırmacı Mervyn Lerner bu çalışmadan ilham alarak durumun arkasındaki psikolojik mekanizmaları araştırmış.
İnsanlar nasıl oluyor da başkalarına zarar vermeyi, zalim ve acımasız davranışları rasyonalize ediyor yani akla uygunlaştırıyor.
Mesela sırf deneye katıldı ve soruları doğru yanıtlayamadı diye, karşıdakinin acı çekmeyi hak ettiğini mi düşünüyor?
Buradan yola çıkarak Lerner, adalet inancını ve davranışlarımıza etkisini incelemiş.
İlgilendiği şey sadece suç işleyen birinin kanun önünde hesap vermesi anlamında adalet değil.
Aslında hem adalet hem de hak etme kavramlarını inceliyor.
İnsanlar genel olarak herkesin hak ettiğini aldığına inanmak isterler.
Yani iyi davranışların ödüllendirileceği, kötü davranışların da cezalandırılacağı yönünde bir dünya görüşü geliştirirler.
Bu inanç insanların çevrelerinde düzen ve anlam bulmalarına yardım eder.
İnsanlar bu sayede kontrol edilebilir ve tahmin edilebilir bir dünyada yaşadıklarını hisseder.
Sadece Milgram deneyi gibi acı çeken insanların gözlendiği durumlarda da değil.
Lerner aynı zamanda başına iyi şeyler gelen insanların gözlendiği durumlarla da deneyler yapıyor.
Mesela bazı deneylerinde ödül dağıtıyor rastgele ve izleyenlere kimin hangi ödülü ne kadar hak ettiğiyle ilgili sorular soruyor.
Lerner tüm bunları 1980'de yayınladığı Adil Dünya İnancı Temel Bir Yanılgı kitabında toplamış.
Burada konuşacağımız bilgiler büyük oranda 1960'lardan başlayarak Amerika Birleşik Devletleri ve başka batı ülkelerinde yapılan çalışmalardan kaynaklanıyor.
Tabii ki 60'larda Amerika'da yaşayan biriyle 2025 Türkiye'sinde yaşayan birinin adalet ve hak etme kavramına bakışı önemli farklılıklar gösteriyordur.
O yıllarda Amerika'da yargı bağımsızlığına ve hukuk devletine olan inanç nasıldı bilmiyorum ama Türkiye'de son yıllarda yapılan anketler adalete olan güveni %20-30 dolaylarında gösteriyor.
O yüzden insanların hayatın adil olduğuna inandığını dinlemek bu podcasti dinleyenlere çok inandırıcı gelmeyebilir.
Gerçekten adalet ve hak etme konularına bakışımız batı toplumlarından farklılık gösteriyor.
Mesela batıda sıkça değinilen protestan ahlakı, çalışkanlığın ve fedakarlığın başarıyı hak ettiği ve sonunda elde edeceği fikrine destekler.
Bu tabii batıda hak edenlerin daima kazandığı anlamına gelmiyor.
Ama toplumsal ölçekte çalışmayla kazanma ilişkisine bakış konusunda bir fikir veriyor.
Ben Türkiye'de çalışmayla özellikle maddi açıdan zenginleşme arasındaki ilişkiye bakışın batı dünyasından farklılık gösterdiğini düşünüyorum.
Bizde çok bilinen bir söz var, bal tutan parmağını yalar diye.
O yüzden muhtemelen zenginleşmiş bir kişi için helal olsun çok çalıştı ve hak etti demek yerine bir takım kişisel bağlantılarıyla haksız kazanç elde etmiş olabileceğini düşünmek, Bence batı
dünyasına göre bizde daha sıktır.
Diğer yandan Türkiye'de insanların adalete ve hakkaniyete olan güvenleri sarsılmış olsa da adil dünya yanılgısını destekleyen bir sürü faktör de var.
Toplumun kültürü ve değerleri de bu konuya bakışı etkiliyor.
Örneğin çoğu dini inançta herkes eninde sonunda hak ettiğini alır düşüncesi hakimdir.
O nedenle dindarlığın yaygın olduğu toplumlarda Seküler toplumlara göre adil dünya inancı daha fazla.
Türkiye'de kendisini dindar olarak tanımlayan kişilerin oranı da çoğu batı ülkesine göre çok daha yüksek.
Ayrıca batı dünyası daha bireyci.
Bireyci toplumlarda adil dünya inancı zayıflıyor.
Aile bağlarının ve arkadaşlıkların daha çok önemsendiği kollektif toplumlardaysa artıyor.
Yani hayatın bize adil davranmasını beklemek sadece ülkedeki hukuki süreçlerle ilgili değil.
Bu söz ettiğim toplumsal etkenler yanında bireysel etkenler de önemli.
Mesela podcast dinleyenlerin demografisi adil dünya beklentisinin aleyhine.
Eğitim seviyesi arttıkça adil dünyaya inanma zayıflıyor.
Podcast dinleyicilerine Türkiye'deki toplum ortalamasını iyi yansıtmıyor.
Eğitim düzeyi daha yüksek, muhtemelen kendisini ben dindarım diye tanımlayanların oranı da genel toplumdan daha az.
Yani nasıl bu pazar seçimi olsa...
Podcastçılardan çıkacak sonuç toplumdan farklı olacaksa adil dünyaya bakış da öyledir.
Başka bireysel faktörler de var.
Mesela insan gençken daha idealist oluyor.
Yaş ilerledikçe ve muhtemelen bir takım haksızlıkları deneyimledikçe adil dünyaya inanç azalıyor.
Tabii ki kişilik özellikleri de etkili.
İyimserler, kontrolü elinde tutma ihtiyacı hissedenler ve empati düzeyi yüksek kişiler Bu inancı daha çok koruma eğiliminde oluyorlar.
Kadınların da empati düzeyi erkeklere göre daha yüksek.
O yüzden adil dünyaya inanç da kadınlarda daha yüksek çıkıyor.
Sonuçta kişisel farklılıklar olsa da bence Lerner'ın adil dünya yanılgısı varsayımı Türkiye'de de bazı insan davranışlarını açıklıyor.
Peki neyi açıklıyor?
İnsanlar acı çeken, zarar gören bir kişiyle karşılaştıklarında ya da haberdar olduklarında Birbiriyle çatışan iki eğilim gösterir.
Bir yanda empati ve yardım etme, diğer yanda suçlama.
Ben bu kanalda Freud'un arkasından ileri geri konuşuyorum ama ilk bölümde hakkını teslim ettim diye düşünüyorum.
Bilinç dışı kavramını çok isabetli tanımlamış.
Buradaki suçlama tepkisi aslında bilinçli ya da bilinç dışı olarak adaletsizliğin yarattığı çaresizlik hissinden kaçınmaya yarıyor.
Bunun en en ilkel formunu seküler bölgelerde yaşanan felaketleri bir ceza olarak görenler ya da cinsel saldırıya uğrayanlar için ya o saatte orada ne işi varmış diyenler
de görüyoruz. Tabii ki bu yorumlar aklı başında herkes de öfke uyandırır.
Fakat genç kadınların erkek arkadaşları tarafından şiddet mağduru olduğuna dair haberlerde erkeğin dış görünüşüne bakarak Ya böyle tiplerle sevgili olursan tabii başına bunlar gelir diyenler çok daha
fazladır. Bundan daha fazla sayıda kişi de bunu bu şekilde dile getirmese de failin tipini görür görmez bunu aklından geçirir.
Çünkü tahmin edilemez bir dünyada yaşadığını kabul etmek çok kaygı verici.
Kurbanı suçlama dışında bir başka rahatlatıcı şey de uzun vadede örneğin dini inançlar doğrultusunda adaletin yerini bulacağına inanmak.
Örneğin kaybedilen asker veya polislerimiz için şehitlik kavramı da geride kalanların çektiği acıları bir nebze olsun azaltıyor.
Bana çok eskiden beri bu konuda en tuhaf gelen şeylerden biri terör ve savaş haberlerinde sivillerin öldürülmesiyle ilgili yapılan yorumlardır.
Ben hep şöyle düşünürüm ya polisin askerin annesi babası eşi çocuğu yok mu?
Yani neden sivillerin hayatını kaybetmesini daha kötü olarak algılıyoruz ki?
Bu bölümü hazırlayana kadar bunu hiç düşünmemiştim.
Muhtemelen bu da polislik ya da askerliği meslek olarak seçmemiş kişiler kaybedildiğinde bunun adalet inancını daha fazla zedelemesiyle ilişkildir.
Sonuçta başımıza hak etmediğimiz kötülükler gelmeyeceğine inanmak istiyoruz ve mağdurla benzer özelliklerimiz ne kadar fazlaysa o kadar çok empati yapıyoruz.
Gözlediğimiz olayın kahramanın bize ne kadar benzediği...
Olumlu olayları yorumlarken de çok etkili oluyor.
Diyelim ki tıp fakültesinde bizim bir üst dönemden 3 tane çok iyi derece çıkmış olsun.
Ben vay be amma da denk geldi diye düşünmüyorum.
Diyorum ki demek ki bizim fakülte iyi.
Bunlar da çalışıp kazandı ben de çalışayım ben de kazanırım.
Ama diyelim ki üst dönemden biri yılbaşında büyük ikramiye kazanmış olsun.
Benim de kazanma ihtimalim çok çok zayıf olduğu için empati yapmam çok güç.
Ya haram para zaten ne hayır gelecek ondan demek daha çok işime geliyor.
Son olarak adil dünya yanılgısının olumlu ve olumsuz yanlarını özetlemek istiyorum.
Böylece hem belki insanların bazı davranışlarını daha kolay anlayabiliriz hem de kendimiz bu yanılgıyla hatalı bir karar vereceksek bunu fark edebiliriz.
Olumlu yanı insanların belirsizlik ve kaos karşısında zihinsel huzurlarını korumaya yardımcı olması, ve çaba gösterdiklerinde ödüllendirileceğine inandıkları için
daha çok çalışmaya motivasyon sağlaması.
Olumsuz yanları da mağdurun suçlanması ve gerçekliğin çarpıtılması.
Özellikle düşük sosyoekonomik düzeydeki kişiler ve kadınlar daha fazla suçlanmaya maruz kalıyorlar.
Bu durum bazen mağdurların bile kendi kendini suçlamasına ve travmatik olaydan sonra ruhsal zorlukların artmasına yol açıyor.
Gerçekliğin çarpıtılması da maalesef insanların maruz kaldıkları adaletsizlik ve haksızlıkların görmezden gelinmesine, gerçek sorunların saptanmasının engellenmesine yol açabiliyor.
Masum insanların hayatlarını kaybetmesinde payı olan herkesin hak ettiği cezayı alması dileğiyle.
Sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
