
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Christopher Nolan'ın yönettiği The Odyssey filmi gösterime girdi! Film; MÖ 8. yüzyıla dayanan bu destanı nasıl yansıtmış, ben neleri sevdim neleri garipsedim hepsi bu bölümde. Yani bu bölüm bolca spoiler içerir.
Siz de fikirlerinizi Instagram'da yorum olarak paylaşın 💫
Instagram: mitolojikinciler
Transkript
Merhaba mitoloji seven kültürlü insanlar.
Aylardır heyecanla beklediğim The Odyssey filmi 17 Temmuz'da gösterime girdi.
Ben de ilk gün izleme fırsatı buldum.
Bu bölümde tamamen bunun üstüne konuşacağım.
Yani bol bol spoiler var.
O yüzden spoiler almak istemeyen şimdiden dinlemeyi bıraksın.
Film izledikten sonra gelsin.
Benden söylemesin. Bu arada filmden konuşacağım ama öyle sinematografik açıdan profesyonel bir değerlendirme beklemeyin.
Çünkü öyle bir sinema bilgim yok.
Haddim değil yani. Ben sadece kendi bakış açımı, neyi sevdim, neyi sevmedim arkadaş ortamında anlatır gibi anlatacağım.
Mitler ve mitolojik karakterler filmde nasıl yansıtılmış, bunları kıyasladığımız, hüzünlü yerlerde ağladığımız, saçma yerlerde güldüğümüz bir bölüm olsun.
Siz benimle aynı fikirde olur musunuz, olmaz mısınız?
Onu da Instagram'da yorumlarda paylaşırsanız çok mutlu olurum.
Şimdi şöyle oldu.
Tabii aylardır filmi bekliyorum falan ama erteleye erteleye bileti bir türlü almadım.
Film 17 Temmuz'da gösterime girecekti.
Biz 16'sında ellerimizde telefon.
O sinemada yer var mı?
Yok. Anadolu yakasında var mı?
Yok. Bu gece 00.05 seansında var mı?
falan diye bakıyoruz. Artık o derece fuy salonlar.
Daha doğrusu IMAX salonları öyle.
Çünkü film IMAX boyutlarına göre çekildiği için malum diğer salonlarda saçma sapan açılardan izlememek için bir IMAX salonu arıyoruz.
Sonunda Mağatepe'de bir AVM'de fena olmayan bir koltuk bulup gittik.
Kastingden başlayacak olursak başrol Odysseus için Matt Damon seçilmiş.
Ben Matt Damon'a bayılırım.
Oynadığı her rolü gerçekten yaşadığını hissettiren bir oyuncu bence ve aşırı yakışıklı.
Can Dostum diye çevrilen Good Will Hunting'de hayran kalmıştım ben Matt Damon'a.
En çok o filmini seviyorum.
Burada da mükemmel oynamış, o ayrı.
Ama sanırım Odysseus karakterini çok oturtamadım ben Matt Damon'a.
Çünkü onun artık baby face'inden midir, nedir hangi rolde olursa olsun yüzünde çok masum bir ifade var bence.
Ve adam bunu değiştiremez yani.
Ne kadar iyi bir oyuncu olursa olsun, role ne kadar girerse girsin yine de yüzündeki o masum ifade orada yani.
Hani adam öldürdün dese yok canım sen meyve soyarken adam senin bıçağının üstüne düşmüştür, dövmüştür falan derim yani.
O yüzden çakal Odysseus karakterini çok oturtamadım ben Matt Damon'a.
Tabii Nolan Odysseus karakterini bizim bildiğimiz gibi...
aklında kırk tilki dönen, aşırı bencil, çakal bir karakter olarak yansıtmamış pek.
Biraz daha idealize etmiş.
O yüzden onun Odysseus'una Matt Damon oturuyor olabilir.
Ben kendi bildiğim Odysseus'a Matt Damon'u oturtamadım.
Mesela Interstellar'dan çok sevdiğimiz Matt McConaughey, Odysseus karakterine daha oturan biri olabilirdi bence.
Çünkü onun hem iyi bir aile babası, hem de çapkın bir ağaşa oturabilecek, hem serseri mayın, hem de böyle...
Hırslı bir savaşçı lidere uyacak bir yüzü var.
Matt Damon gibi baby face değil en azından.
Neyse, Nolan'ın Odysseus karakterine sonra geri döneceğim.
Athena olarak Zendaya'yı görüyoruz filmde.
Ok yani, why not?
Tabii daha uzun boylu, fit ama heybetli bir kadın görmek isterdim ben tanrıça olarak, Athena olarak yani.
Çünkü Yunan mitolojisinde tanrılar insanlara benzerler ama onlardan daha heybetlilerdir.
İnsan kılığına bürünmedikleri sürece siz bir tanrıyı veya tanrıçayı cüssesinden ve içinizi titreten o farklı ses tonundan tanıyabilirsiniz.
Bu yönleri insanlardan ciddi farklıdır.
Hatta hatırlayın, kirke gibi nimpalar cüsseleri ve sesleri insanlara benzedikleri için komik bulunuyorlardı.
Neyse, Zendaya'nın yüzünde Athena'nın bilge ve kolay öfkelenebilen mizacına uygun bir ifade zaten var bence.
Ama en azından gri lens takılamaz mıydı yani?
Bunu anlamıyorum ben.
Yani Athena'nın en bilinen özelliği kızdığında sizi delip geçer gibi bakan gri gözleridir.
Birçok mitolojik metinde de Athena'dan gri gözlü tanrıça diye bahsedilir.
Bunun hatırına Zendaya'nın simsiyah gözlerine gri lens takılabilirdi bence.
Neyse filmdeki Athena karakteri neyse daha sonra geleceğim.
Şu an... 50 yaşında olan Charlize Theron tüm güzelliğiyle kendisine hayran bırakacak derecede güzel bir kalipsoydu bence.
Bayıldım. Ama Kirke beni çok şaşırttı.
Kirke'yi Samantha Morton oynamış.
Tamam Kirke hiçbir zaman böyle aşırı güzel, çok seks sepel, dikkat çekici bir kadın değildi belki.
Ama böyle üç çocukla evde börek açan gün teyzesi imajına şaşırdım ben.
Yani beklediğim Kirke bu değildi.
Şimdi üç çocukla börek açanları küçümsüyormuşum gibi linçlemeyin lütfen.
Onlara bir şey dediğim yok. Sadece hikayedeki Kirke benim hayalimde öyle bir kadın değil.
Gelelim Truva Savaşı'nın sebebi olan güzeller güzeli Helen'e.
Helen'in siyahi oyuncu Lupita Nyong'a oynamış.
İsmini doğru telaffuz ediyor muyum bilmiyorum.
Tamam gerçekten çok güzel bir kadın ama hani Helen sarışın ya.
Yani ayrımcılık yapmayacağız diye illa mitolojinin en sarışın kadının da siyahi yapmayın ya.
Yani siyahi Akile Usta gördük tabii zamanında.
O da yok devenin nalı noktasıydı benim için.
Helen de böyle oldu. Yani ayrımcılık yok ayağına çok kör göze parmak komiklikler oluyor bence bunlar.
Yok o zaman Afrodis de zenci yapalım oldu yani.
Neyse Tom Holland'ı ben Telemachus karakterine çok yakıştırdım.
Telemachus'un hem babasını tanımadan büyümüş o çekingen çocuk hali hem de evin erkeği olmaya çalışan öfkeli karakterine olmuş bence genel olarak.
Robert Pattinson'dan zaten hiç az etmem.
Tamamen kişisel bir şey.
Hiçbir zaman sevemedim. O yüzden filmdeki Penelope'nin taliplerinden gıcık Antonius karakterine çok yakıştırdım ben kendisine.
Hikaye kurgusuna gelecek olursak yani ölmek bana düşmez ama bu kadar karmaşık hikayeleri kurgulamak çok zor iş bence.
Benim mitolojiye özelligim olmasına rağmen geçtiğimiz yıllarda kitap önerisiyle gelen yayın evlerini bu yüzden reddettim ben.
Kitap yazmadım. Bu hikayeleri hem hepsinin hakkını vererek Ana hikayenin etrafına güzelce yerleştirerek hem de okuyanın veya izleyenin kaybolmadan ve ilgisini kaybetmeden devam etmesini sağlamak
çok zor işler. Sırf böyle bir işe giriştiği için bile Nolan'a saygı duyuyorum.
Odisse bir destan ve o koca destanı 3 saate sığdırmak, hatta onun öncüsü Iliada'dan da ipuçları verip seyircinin neden sonuç ilişkisini kurmasını sağlamak zor
olsa gerek. Zaten benim önerim bu bölümü dinlediğinize göre mitolojiye merakınız vardır ve muhtemelen önceki bölümleri dinlemişsinizdir.
Ama filmi izlemeden önce en azından bizim podcasttaki 44.
bölümümüz olan cin fikirli Odysseus ve ruh eşi Penelope'yi tekrar dinlemenizi öneririm bilgi tazelemek için.
Beni filmde en şaşırtan şey Odysseus'un biraz idealize edilmiş olmasıydı.
Tamam Odysseus birçok yönden hayran olunacak bir karakter özellikle başlarda.
Bir kere çok zeki.
Hermes'in soyundan geliyor o yüzden çok kıvrak bir zekası var.
Duygusal ama duyguların onu yönetmesine pek izin vermeyecek kadar gerçekçi biri.
Eşine ve ailesine bağlı gerçek bir lider.
Halkını koruma arzusunda ama hiç eksisi de yok değil yani.
Bir kere hayatta kalmak ve başarmak için her yol mübah düşüncesinde makyajlı bir adam.
Bu uğurda gözünü kırpmadan yalanlar da söyler, hile hurda da yapar, hiç acımaz sizi harcar.
Bilemezsiniz yani turva savaşına ilk çağırdıklarında deli taklidi yapmıştı.
Ve oğlunu sabanın önüne attıklarında onu kurtardığı için foyası ortaya çıkmıştı.
Ki bu bence çok vurucu bir sahne.
Nolan'ın buna filmde yer vermesini isterdim ben aslında.
Atın içine asker yerleştirip tanrıları adak olarak düşmana hediye edip tuzak kurmak zaten inanılmaz genius bir kötülük.
Odysseus böyle bir adam baktığınızda.
Sonra egolu bir adam tek gözlü Kiklop'tan kurtulurken son anda ona bir darbe daha vurup seni kandıran Odysseus'tur bunu bil diye adının duyulmasını istiyor.
Yani o kadar akılcı bir adam bile egosuna yenilebiliyor.
Ayrıca evet karısı Penelope'yi çok seviyor.
Çünkü Penelope de kendisi kadar zeki ve çakal bir kadın.
Birbirlerini çok iyi anlıyorlar.
Ama Penelope'ye ölümüne sadık değil yani.
Yani karısına bağlı evet ama sadık değil.
Kirke ile kaldığı süre onunla aşk yaşıyor.
Filmde bundan hiç bahsedilmese de.
Kalipso ile de başta baya mutlu, gününü güne diyor.
İşte sonradan sıkılıyor ve kendini tutsak hissediyor falan.
Ama filmde sanki Kirke ile hiç aşk yaşamamış.
Orası böyle hızlıca geçti gitti.
Kalipso da ona hafızasını kaybettirdiği için Kalipso ile birlikte olmuş gibi gösterilmiş.
İnanılmaz haksızlık.
Yani sanki 10 yıl savaşta, 10 yılda eve dönüş yolunda toplam 20 yıl.
Aslında Penelope'ye gönülden %100 sadıkmış da Calypso ile zorunluluktan bir şeyler olmuş birazcık gibi.
Aşırı ideal bir erkek çizilmiş.
Ben bunu istemezdim çünkü karakterlerin kendi içlerindeki ikilikleri görmeyi çok seviyorum ben hikayelerde.
Çünkü insan olmak tam olarak böyle bir şey.
Ki Yunan mitolojisinde bırakın insanları tanrılar bile mükemmel olmaya çalışmazlar.
Burası bence filmde farklı yansıtılan en başlıca şeydi.
Odysseus'un karakterindeki arızalı noktalarla ilgili filmde verilen tek ipucu Kiklop'a adını söylemesi ve sirenlerden geçtikten sonra aslında eve dönmek istemediğini itiraf
etmesiydi. Düşünün 10 yıl savaşmış zaten çok yorgun.
10 yıla yakında eve dönüş yolunda yani ard arda badireleri atlatıyorlar mücadele bir türlü bitmiyor.
Sürekli dilinde eve gitmek var ama sonra itiraf ediyor aslında eve gitmek istemiyorum diye.
Sen nasıl bir adamsın ya?
Karın seni yıllardır bekliyor.
Krallığın üstüne çullanmak isteyen taliplerle dolu.
Kadın onlardan kaçmak için türlü oyunlar çeviriyor.
Oğlunun büyüdüğünü göremedin.
Babasız, biraz özgüvensiz bir çocuk oldu ki o sorumluluğun altında eziliyor.
Sen hala eve dönmek istemiyorum diyorsun.
Binbir Gece masallarında ve Gülüver'in gezileri gibi gezi ve dünyanın değişik yerlerini görme temalı hikayelerde gördüğümüz bir durum bu aslında.
Kahraman. Önce gördüğü şeylere hayran oluyor.
Çok heyecanlanıyor.
Ama sonra bir yerde yorulup eve dönmek istiyor.
Zorlu yolculuklardan türlü...
Badirelerden geçerek eve dönüyor ama sonra aslında eve dönmek istemediğini fark ediyor.
Tekrar sıkılıp gitmek istiyor.
Aslında Odysseus karakteri de böyle bir karakter.
Filmde Zendaya'nın canlandırdığı Athena karakterini çok pasif yansıtılmış buldum ben.
Röportajlardan görüyoruz Nolan Zendaya'nın performansını çok beğenmiş.
Sık sık mükemmel deyip duruyormuş.
Muhtemelen Zendaya Nolan'ın kafasındaki Athena'yı çok iyi oynadığı için.
Ama ben Nolan'ın kafasındaki Athena'nın neden bu kadar pasif ve sakin olduğunu anlayamadım.
Athena her ne kadar bilgelik tanrıçası olsa da çabuk öfkelenebilen ve öfkesiyle yakıp yıkan bir tanrıça.
Evet Odysseus'u seviyor, Odysseus'un koruyucu tanrısı o, onu çok da yönlendiriyor, canı sıkılınca onun içindeki macera aşkını körükleyip adamı oradan oraya sürüklüyor, kullanıyor yani Odysseus'u.
Athena da idealize bir tanrıça değil yani.
Hatta destanda Penelope Athena'ya bir kızgınlık besler.
Odysseus'un kulağına başka diyarlar, maceralar fikrini fısıldadığı için.
Athena'ya kızdırmak çok kolaydır ve onu kızdırırsanız gri gözleri adeta ateş saçar ve size korkunç cezalar verebilir.
Böyle bir kadını filmde bu kadar sakin görünce şaşırdım ben tabii.
Odysseus destanının başında Athena da Odysseus'a yüz çevirmiştir doğru.
Odysseus'un adamların mabedini yağmadıkları için.
Athena'ya saygısızlık ettikleri için kızgındır Athena.
Odysseus'a da kızar bu yüzden.
Ama yine de bu kadar pasif değildir.
Sonradan insafa gelip Odysseus'u kurtarmak için de çok uğraşır.
İşte babası Zeus'a yalvarır, Kirke'nin onu bırakmasını sağlar filan.
Bu arada kronolojik gitmedim ama filmin başındaki Travis'in sahnesi de yani Travis'i de oynatalım da yıldızlar geçidi olsun gibi neydi öyle anlamadım.
Neden yani? Hani antik çağda kahramanlık şiirleri okuyan halk ozanını bugün bir rap yıldızı oynasa güzel gönderme olur diye mi düşündüler acaba bilmiyorum.
Truva atı deyince bizim alıştığımız ve destanda geçen tahta at fikrinin dışına çıkmış Nolan.
Yanılmıyorsam filmde demirdi ya da tunç daha mantıklı neyse.
Ve sahilde yarısı kuma batmış bir şekilde bırakılmıştı.
Bu da görsel açıdan etkileyiciydi.
Hem biraz gelişe güzel bırakılıp kaçılmış gibi hem de eğri durduğu için daha az şüphe çeken bir hali vardı.
Atın içindekilerin bakış açısından anlatılan sahneler de çok iyiydi bence bana o anı yaşattı yani.
Filmde denizden gelenler diye birçok şehri yağmalayan bir grup denizciden korsandan bahsediliyor ve giderek birçok ülkede bu korkunun yayıldığını görüyoruz.
Odiseus İthaka'ya dönüp Penelope ile konuştuğunda denizden gelenler biziz diyor.
Çünkü Truva'dan yelken açtıktan sonra gittikleri hemen her yerde yağma yaptılar.
Ve etrafa korku sağdılar.
Gerçekten de M.Ö.
1200 yıllarda Tun çağında bu deniz akıncılarından çok çeken Akdeniz ülkeleri var.
Anadolu, Kıbrıs, Suriye gibi.
Hatta Santorini'ye gittiğimde...
adadaki yerleşimin zamanında sırf yağmaya gelen korsanları yavaşlatmak için öyle labirent gibi kurulduğunu anlatmışlardı.
Filmde Odysseus, onlar bizdik, bir çağın çöküşüne sebep olan biziz diye hüzünle bu tarihsel gerçeğe atıfta bulunuyor.
Birçok mitolojiyle alakası olmayan influencer zaten videolar çekmiş, bu konularla ilgili görmüşsünüzdür.
İşte, mitin aslı vs.
filmde gösterilen falan diye.
Kıyaslamışlar. Herkes her popüler konuda bir anda uzman kesiliyor maşallah.
Yapay zekaya hazırlatılmış içeriklerle dolu.
Neyse en azından bu konu mitolojiye olan ilgiyi artırdı.
Böyle olumlu tarafından bakıyorum ben.
Odysseus ve tarifasının Lotus Yenler Adası'na gittiğini görmüyoruz filmde.
Görsek tatlı olabilirdi ama Nolan koca iki destanı hatta birleştirip yansımaya çalışmış.
Aralarda bir sürü mitolojik hikayeye yer vermiş.
O yüzden bir şeyler de es geçilmiştir mecbur.
İzlediğim ve muhtemelen sizin de sosyal medyada önünüze düşen röportajlardan ben Matt Damon'ın bir konuşmasını çok sevdim.
Nolan'ın da daha önce filmlerinde yer verdiği birçok iyi oyuncunun adını sıralıyor.
Ve onlar da bu işi kesinlikle çok iyi yapardı diyor Matt Damon.
Ve Nolan onun lafını bölüp ama korkup caydılar gibi bir laf ediyor.
Bunun ama onlar reddetti diye çevrildiğini gördüm sosyal medyada.
O yüzden burada düzeltmek istedim.
Yani Nolan onlar reddettiği için ben rolü Matt Damon'a verdim demiyor.
Bu rol onları korkuttu.
Onlar kaçtılar ve Matt Damon kabul etti bu challenge'ı deyip Matt Damon'ın büyüklüğünü anlatmaya çalışıyor.
Bir de Penelope rolündeki Anne Hathaway'in nasıl okunuyordu bu da neyse artık.
Bir röportajını sevdim.
Kostümlerinin capcanlı renklerden oluştuğunu ve Penelope'nin saçının her sahnede özenli hazırlandığını başta garipsemiş.
Ama sonra tabi ya çok mantıklı çünkü bu karakter yaz tutmuyor ki kocasının ölmediğine inanıyor ve herkese de o imajı çizmeye çalışıyor 10 yıldır diye düşünmüş.
Filmin kostüm direktörlüğü açısından çok başarılı bir hareket.
Şeyi görmüşsünüzdür zaten bu film tamamıyla IMAX boyutlarına çekilen ilk film olduğu için ona özel bir kamera üretiliyor ve sahneler için çok kısa tekler alınıyor.
Oyunculuğu için tahammül etmesi zor bir şey gerçekten ve filmde telemakosu oynayan Tom Holland başta bu tek...
Teknik detayı bilmediği için kendisine her kestik denildiğinde niye bu kadar kısa sürede sahnelerim kesiliyor ya beni beğenmiyorlar herhalde diye düşünmüş bu gerçeği öğrene kadar.
Ki kendisi bence Telemachus'a çok uygun bir karakter olmuş.
Hem babasız büyümenin ve evde sürekli annesiyle evlenip tahta oturmak isteyen tonla adamın olmasını yarattığı özgüvensizlik.
Hem annesini ve krallığı koruyabilecek tek erkek olmanın kendisine yüklediği sorumluluğun farkında olmak.
Hem de bu sorumluluğu babası ve annesi gibi akıllı cin fikirli yöntemlerle yönetememe endişesi yaşayan bir delikanlı.
Nolan'ın CGI olan nefretini filmdeki dev kicklopun dijital oyunlarla değil hakikaten metrelerce uzunluktaki bir kukla ile yapılmasından, okyanus sahneleri gibi birçok zorlu sahnenin stüdyo yerine
gerçekte çekilmesinden, hatta topraktan çıkan ölüler sahnesi için gerçekten o insanların toprağın altında bekleyip çıkmalarından görüyoruz.
Özellikle çekerken oyuncuların olayı daha iyi hissetmesini sağlamıştır bu muhtemelen.
Sinema bilgim olmadan konuşuyorum.
Nolan filmi full Los Angeles'daki stüdyoda çekmemiş yani.
90 gün boyunca başta İtalya ve Yunanistan olmak üzere Fas, İzlanda, İskoçya gibi birçok ülkeye gitmişler.
Buna çok mutlu oldum çünkü Odysseus bölümünden hatırlayın.
Onun eve dönüş yolculuğu destana göre hakikaten buralardan geçiyor.
Hatta Akdeniz kıyısındaki birçok ülkede limanlarda Odysseus'a adanmış eserler görmek mümkün.
O yüzden o destansı gerçeğe sadık kalmaları ve kendileri de aslında bu yolculuğun kısmen parçası olmaları güzel bir şey bence.
Başıma bir şey gelmeyecekse şunu itiraf edeyim.
Ben müziklerden çok etkilenmedim açıkçası.
Bir Hans Zimmer asla değil bence.
Tamam antik Yunanistan'ın yansıması bakımından Aulos ve Lir gibi müzik aletleri kullanılmış.
Tunç çağını temsil eden tunç gonglar kullanılmış.
Süper bir fikir. Bayıldım.
Ama genel olarak şu Aoloslu siren sahnesindeki hüzünlü müzik dışında hiçbir parçada tüylerim diken diken olmadı benim.
Tabii Hans Zimmer müziklerindeki orkestranın içimizi titretmesine alışığız.
Ondan etkilenmek çok daha kolay oluyor.
Bunda orkestra olmadığı için iş biraz daha güçleşiyor.
Ama böyle bir yapımın içimiz delip geçecek birkaç müziği daha olsun isterdim.
Benim için etkileyici olan sadece Sirenler adlı parça oldu.
Bence filmde daha çok Tanrı gösterirse ne bileyim en azından Zeus, Poseidon filan izleyici daha kolay etkilenebilirdi.
Veya Odysseus'un yeraltı dünyasına yaptığı zorunlu yolculuğu görsek o da çok vurucu olabilirdi.
Ama unutmamak lazım bu Troya Savaşı veya İlyada destanı değil.
Bu Odysseus'un eve dönüş yolculuğu.
O yüzden hikaye olabildiğince dağıtılmadan onun üzerinde işlenmiş.
Filmin sonunda Odysseus krallığı İthaka'ya döndüğünde oğlu Telemachus'un onu tanımaması çok normal.
De Odysseus'un çobanı ve yakın dostu olan Ömas'ın nasıl okunuyordu bu da hatırlamıyorum.
Veya karısı Penelope'nin onu tanımaması size de garip gelmedi mi?
Tamam hadi Ömas göremiyor.
Penelope de bir paravanın arkasında.
Odysseus zaten kılık değiştirmiş halde filan okey.
Ama yahu adamın sesinden de mi tanımadınız?
Ne bileyim siz eşiniz veya çok yakın bir dostunuzu 20 yıl sonra görseniz sesinden tanımaz mısınız ya?
Tanırız bence. Filmin sonunda Odysseus yine idealize bir karakter.
Kara Murat gibi dövüşüp krallığına çökmeye çalışan talipleri alt ediyor ve ailesine kavuşuyor.
Halbuki destanda böyle olmadığını biliyoruz.
Odysseus döndükten sonra giderek agresifleşiyor ve en ufak bir şeyde herkese saldıran Kendisiyle konuşulamayacak bir adama dönüşüyor.
Çünkü hakikaten gitmek istiyor.
Tekrar gitmek istiyor. Athena onun kulağına fısıldamaya devam ediyor.
Sen buraya mahkum olamazsın.
Hadi yeni maceralara açılalım falan diyor.
Odysseus ona kulak tıkamaya çalışıyor ve bunu yaparken çok zorlanıyor.
Kendisine de çevresindekileri de hayatı zindan ediyor.
Yıllardır baba özlemiyle bekleyen Telemachus biraz hayal kırıklığına uğruyor.
Ama filmde böyle yansıtılmamış tabii.
Filmden sonra ben...
Bütün bunlara çok içerlediğimi anlatırken yani Odysseus'un içindeki ikiliklerin yansıtılmamasını içerlediğimi anlatırken eşim dedi ki ama senin beklediğin gibi karakterin tüm çelişkili yanlarını yansıtsalar
izleyici kendisiyle özleşecek bir baş karakter bulamazdı.
Fair enough yani bu da mantıklı bir bakış açısı.
Kapatırken size o sirenler müziğiyle veda etmek isterdim ama malum telif hakları yüzünden yapamıyorum.
Siz o parçayı açın tam şu anda ve eminim...
filmde benim de birçoğunuzu da etkileyen şu cümleyle vedalaşalım.
Odysseus'un sirenlerden duyduğu o şey.
En çok istediğin şey en sahip olamayacağın şeydir.
Ve en sahip olamayacağın şey aslında bir zamanlar sahip olduğun ve kaybettiğin o şeydir.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
