
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bir firavun tanrılara kafa tutabilir mi? Peki tutarsa ne olur? Mısır mitolojisinin bilinmeyen ilk dönem ahiret kavramı.
Transkript
Merhaba, mitoloji seven kültürlü insanlar.
Sizi ara ara ghostlayıp sonra ara ara yoklayan podcastiniz yıllar sonra yine geldi.
Tabi bu kadar uzun aradan sonra size o karman çorman, bütün tanrıların birbirine benzediği, birbirine dönüştüğü mitlerden birini anlatmayacağım.
Yine Mısır mitoyisi anlatacağım ama mumyalarla ya da lanetlerle ilgili de değil.
Bu mit bir ölümlüğe ait.
Bir kralın tanrı olmaya çalışmasıyla ilgili.
Daha doğrusu tanrıları yiyerek tanrı olmasıyla.
Bu hikaye M.Ö.
yaklaşık 2350 yılında Sakkara'daki bir piramidin duvarlarına kazındı ve hala orada duruyor.
Antik Mısır'da ölümden sonrasıyla ilgili en bilinen ahiret anlatımı o serisin şahitliğinde öteki dünyanın 42 yargıcı önünde bir terazide kalbinizin tartılmasıdır.
Hatta Mısır'a ait filmler, Antik Mısır'a ait filmler izlediyseniz vesaire orada kesin görmüşsünüzdür.
Terazinin diğer kefesinde de bir tüy vardır.
Yani kalbiniz tüyle tartılıyor.
Bu tartım işlemi sizin ebedi hayatınızı belirler.
Bu dünyayı başka bir bölümde detaylı olarak anlatacağım ama şimdi bu terazi inancı henüz yerleşmeden önceki bir miti ele alacağız.
Bu mitin merkezinde bir adam var, Unas.
Unas, Mısır'ın 5.
hanedanının son firavunuydu.
Yaşarken büyük fetihler yapmadı, efsanevi bir savaşçı değildi.
Tarihçiler onu orta ölçekli bir yönetici olarak tanımlar.
Ama ölümünden sonra her şey değişti.
Çünkü Unas, tarihte ilk kez ölümden sonra ne olacağını yazıyla güvence altına alan kral oldu.
Mısır bilimci Faulkner bu metinler için şöyle der.
Bunlar insanlık tarihindeki en eski dini metinlerdir.
Ve Unas'ın metinleri arasında en rahatsız edici olanı bugün Cannibal Hym dediğimiz metin.
Yani Yamya Milahi.
Bu noktada küçük bir duralım çünkü Unas'ın dünyasında kalp tartımı yoktu, günah kavramı yoktu, cennet cehennem yoktu.
Henüz Osiris'in yargı sistemi ortada yok yani.
Mısır bilimci Jane Asman bu dönem için şunu söylerdi.
Bu çağda ahlak değil güç belirleyicidir.
Yani güçlüysen yaşarsın, daha güçlüysen tanrı olursun.
Unas'ın aklındaki fikir tam olarak buydu.
Peki tanrıları yeme fikri nasıl doğdu?
Antik Mısır'da çok eski bir inanç vardı.
Bilgelik kalpteydi, güç bedendeydi.
Büyü yani heka, sözün içindeydi.
Hani önceki bölümlerde de söylemiştim.
Söz büyüdür. Yani bir tanrıyı yenmek yetmezdi.
Onun gücünü almak için onu içselleştirmen gerekiyordu.
Piramit duvarlarında şu cümle kazılıdır.
Kral insanları yer, tanrılarla beslenir.
Bu ifade mecaz değildir.
Mısır bilimci James Allen bu satır için açıkça şunu yazar.
Metin yumuşatılmamış ve sembolize edilmemiştir.
Yani gerçektir.
Yani Unas tanrıları avlar, keser, pişirir, yer.
Çünkü güç başka türlü geçmez.
Peki Unas bunu nasıl başardı?
Göğe doğru bir merdiven kurulur.
Bu ritüel bir yükseliştir.
Tanrılar kaçar, bazıları saklanır.
Ama metin çok nettir.
Hiçbir tanrı ona karşı duramaz.
Unas tanrıları yiyerek sözlerini yutar, ruhlarını içine alır, güçlerini, büyülerini kendi bedenine taşır.
Mısır bilimci Erik Hornung bu durumu şöyle açıklamış.
Bu bir isyan değil, kozmik bir terfidir.
Peki sonu ne oluyor?
Metnin sonunda Unas göğe çıkar, yıldızların arasına katılır.
Tanrılar ona yaklaşamaz.
Ama dikkat, kral artık osiris değildir.
Yani yargılanmaz, tartılmaz, hesap vermez.
Unas'ın sonu bir zafer gibi görünür.
Ama aynı zamanda şudur, mutlak yalnızlık.
Çünkü tanrıların tanrısı olmak kimseyle eşit olmamaktır.
Peki bu mit neden unutmuyor?
Çünkü bu mit fazla karanlıktı, fazla tehlikeliydi.
Sonraki yüzyıllarda Mısır Osiris ahlakına geçti.
Yargı sistemini benimsedi.
Herkes için ahiret fikri gelişti.
Ve Unas'ın hikayesi piramit duvarlarında bırakıldı.
Kopyalanmadı, yayılmadı, sessizce gömüldü.
Antik Mısır'da bazen tanrı olmak için dua edilmezdi.
Bazen tanrı olmak için tanrılar yenirdi.
Merak edenler için piramidin duvarlarına kazınan metnin çevresini de okuyayım.
Bölümün sonunda da ufak bir analiz yapacağız.
Metin şöyle. Kral uyanmıştır.
Gökyüzü titrer. Yıldızlar onun için hareket eder.
Kral gücüyle gelmiştir.
Kral kudretiyle yükselmiştir.
O tanrıların efendisidir.
Kral insanları yer, tanrılarla beslenir.
O büyükleri yakalar, küçükleri bağlar.
Kral kalplerini çıkarır, iç organlarını alır.
Bilgelik onların içindedir.
Güç onların bedenindedir.
Kral tanrıları keser, pişirir, yer.
Kral onların sözlerini yutar, ruhlarını içine alır.
Böylece onların büyüsü kralın bedeninde yaşar.
Kral göğün boğasıdır.
O yıldızların arasında dolaşır.
O tanrıların arasında durur.
Hiçbir tanrı ona karşı duramaz.
Çünkü onların gücü artık onun içindedir.
Kral göğe çıkar. Merdiven onun için kurulur.
Tanrılar onu görür ama yaklaşamaz.
Kral artık Osiris değildir.
O tanrıların tanrısıdır.
Dikkat ederseniz bu metinde ahlaki hiçbir yargı yok.
Günah, ceza, suç kavramları yok.
En önemli şey güç ve bu uğurda ne yaptığınızın hiçbir önemi yok.
Firavun'un mutlak güç olduğu bir dönemde yazılmış bir metin.
Bu hikaye size kötü hissettirdiyse yalnız değilsiniz.
Neden? Çünkü Unas'ın hikayesi bize korkunç bir şey anlatmaz.
Daha kötüsünü yapar.
Bize tanıdık gelen bir şanlıdır.
Modern anlatılarda şuna alışığız.
Kötü biri vardır, yaptıkları cezalandırılır, adalet yerini bulur.
Ama Unas'ın hikayesinde bu yok.
Unas tanrıları yer, kozmik düzeni altüst eder ve cezalandırılmaz.
Bu modern insan için rahatsız edicidir.
Çünkü biz şuna inanmak isteriz değil mi?
Güç sınırlandırılmalıdır.
Ama Unas'ın dünyasında güç sınırlandırılmaz.
Güç yenilir ve kazanılır.
Bugün bile inanç sisteminde tanrılar üstündür, erişilmezdir, dokunulmazdır.
Ama bu hikayede tanrılar bile avlanır, kesilir, yenir.
Yani bilinçaltımıza şu korku tetiklenir.
Ya kutsal sandığımız her şey aslında kırılgansa?
Unas tanrılara saldırmaz.
Onları sistemin bir parçası olarak tüketir.
Yani Unas'ın hikayesi şunu söyler.
Gücü alabiliyorsan hak etmişsindir.
Ne ahlak vardır, ne empati, ne sınır.
Bu anlatı bize tanıdık gelir çünkü tarihte, siyasette, güç ilişkilerinde aynı mantığı görürüz.
Bu yüzden bu mit bize antik değil, fazlasıyla güncel gelir.
Hikayenin sonuna bakalım.
Unas kazanır ama son sahne şöyledir.
Yıldızların arasında, tanrıların üstünde, yalnız.
Yani her şeyi kazanmış ve herkesi kaybetmiştir.
Unas'ın trajedisi şudur.
Kimse ona dokunamaz, kimse ona yaklaşamaz.
Güç onu Tanrı yapar ama insanlıktan koparır.
Bu metinler yaygınlaşmadı, öğretilmedi, sessizce geride bırakıldı.
Çünkü daha sonra gelen Mısır şunu seçti.
Ahlakı, yargıyı, adaleti.
Ama bu eski metinler bize şunu hatırlatır.
Ahlak sonradan öğrenildi.
Ve bu bile rahatsız edici, bu düşünce bile.
Bu hikaye bizi rahatsız ediyor çünkü bize şunu soruyor.
Eğer güç gerçekten sınırsız olsaydı biz ne yapardık?
Unas bu soruya cevap verdi ve cevabı binlerce yıldır o piramidin duvarlarında duruyor.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
