
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Instagram: @mitolojikinciler
Atina & Santorini maceralarim. müzeler, tapinaklar, yemekler ve kültür...
Transkript
Merhaba mitoloji merakları.
Başlıktan da anlayacağınız üzere bu bölüm mitoloji merakınıza hitap eden bir bölüm değil.
Yunanistan gezimi merak edenlere yönelik.
Uzun bir ara verdim.
Herhalde bir buçuk ay kadar yoktum.
Birinci olduğumuz podcast sıralamasına da düşmüşüz maalesef.
Yapacak bir şey yok. Gelecek bölümde mitolojik hikayelere devam edeceğiz inşallah.
Aslında Santorini'de bir kafede saatlerce otururken bu kayda başlamıştım.
Ama rüzgardan dolayı sıkıntılı bir kayıt olmuş.
O yüzden evde sakince tekrar anlatayım dedim.
Öncelikle Euro'nun TL'ye karşı bu kadar yüksek olduğu bir zamanda, üstelik Covid varken, daha da fenası Yunanistan Türkiye'den gelenleri kabul etmiyorken ben niye gideceğim diye tutturdum, onu anlatayım.
Her yıl düzenli olarak tatil planı yapan bir tip değilim genelde.
Spontan tatile çıkarım zaten normalde.
Son 2-3 yıldır önce bazı hedeflerim, sonra covid filan derken tatil yapmaya çok da fırsatım olmamıştı.
E bu covid filan hepimizi yıprattı bir buçuk yıldır zaten.
O da ayrı mesele. Bir de bunlara benim geçirdiğim kişisel süreçler de eklendi.
Galiba özellikle 27 yaşından sonra insanın ben hayatımda ne yapıyorum, mutlu muyum, ne istiyorum gibi soruları artıyor.
30'lara yaklaşınca iyice tavan yapıyor.
Benim de 30. yaş günüm yaklaşıyordu.
Yani bu dünyada 29 yılımı doldurup annelerimizin tabiriyle 30'dan gün almaya başladım.
Beni sesinden dolayı maksimum 22-23 sananlara selam olsun.
Hayatımdaki bazı ciddi değişiklikler, kendime, sevdiklerime, geleceğe, bazı duygulara, fikirlere karşı inancımın ve yaklaşımımın değişmesi bir mola verme ihtiyacı yarattı bende.
Bir tatil ama neresi diye düşünürken mitolojiyle de birleşince Yunanistan'a gitme fikri doğdu.
Aslında oraya hep gitmek istiyordum ama yakın diye hep erteledim filan.
Bu zamana kısmetmiş. Benim ta 2014'te Erasmus yaparken tanıştığım, o zamandan bu zamana hala görüştüğümüz Perulu bir arkadaşım var, Julissa.
Zamanında kendisiyle beraber 10-15 tane ülke gezmişliğimiz var.
Hollanda'da yaşıyor. Zaten ayda birkaç kez hadi şuraya gidelim, hadi buraya gidelim diye baskı yapıyor bana.
Her zaman mümkün olmuyor tabii.
Onunla Yunanistan'a gidelim dedik.
Şimdi kulak dolgunluğu.
Yunanistan deyince akla gezilecek nereler geliyor?
Selanik, Atina, Mykonos, Santorini.
Yani benim ilk aklıma gelenler bunlar daha doğrusu.
Ama Julissa'nın aklına Selanik gelmiyor tabii.
Neyse, Selaniye, atamın anılarının olduğu yerlere ziyarete başka zaman giderim inşallah dedim.
Atina ve Santorini planı yaptık biz bir haftalık.
Ama Julissa salıdan gelecekti, ben pazartesi.
O da yani bir gün önceden gidip yalnız kalmak istediğim için.
Hem biraz kafa dinlerim, hiçbir şey yapmadan kendimle baş başa kalabilirim.
Hem de arkeoloji müzesine gidebilirim diye düşündüm.
Çünkü Julissa müze, tarihi yer, gezmekten falan pek hoşlanmaz.
Aslında ilk başta benim gitmem sıkıntılıydı.
Malum Yunanistan'ın Türkiye'ye uyguladığı Covid tedbirlerinden dolayı bazı özel durumlar dışında Türkiye'den ülkeye giriş şu an için yasak.
Julissa'nın normalde Hollanda'da oturum izni olduğu için onun gelmesi neredeyse garanti gibiydi.
Ama sonra tam tersi oldu.
Ben bir şekilde 24 saatte 3 ülke 5 şehir değiştirerek Yunanistan'a girebildim.
Bakınız pratik Türk zekası Julissa gelemedi.
Ama Atina'daki son günüme kadar gelmeye çalıştı.
O yüzden belki o gelir umuduyla Akropolis'i yani Atina'nın belki de en önemli yerini gezmek için en son güne bırakmıştım.
Ama gelemeyeceği son dakikada belli olunca ben tek başıma Santorin uçağıma gitmeden önce Akropolis'i ve başka önemli yerleri koştur koştur dolaşmak zorunda kaldım.
Hatta mesela işte Agora'ları dolaşamadım biletim olmasına rağmen dışarıdan baktım yani öyle söyleyeyim o kadar zamanım yoktu.
Hatta o yüzden Instagram'daki Akropolis videomda nefes nefeseyim çünkü asla duracak saniye vaktim yoktu.
Yani burayı da görmem lazım, burayı da görmem lazım uçağı bilmeden diye.
Şimdi size genel olarak izlenimlerimi ve dinlediğim bilgileri aktarayım.
Görüntülü aktaramadığım için üzgünüm ama yine de dinlemeye devam ederseniz belki ilginç gelebilir.
Öncelikle daha Atina Havalimanı'ndan metroya binip kalacağım yere giderken bile defalarca valizime yardım teklif edenler oldu.
Buna çok şaşırdım. Gerek yok teşekkürler dediğimde bile gülerek yardıma ihtiyacım var kabul et diyorlardı.
En son sokağa vardığımda binalara bakıp kapı numaralarını okumaya çalışırken yandaki kafede muhtemelen kız arkadaşıyla oturan bir çocuk yerinden kalkıp benimle beraber kalacağım yeri aradı.
Ya ben bulurum falan dememe rağmen buralar biraz karmaşık dedi ve beni binanın...
önüne kadar götürüp sonra tekrar kız arkadaşın yanına döndü.
Yani bu kadar yardımseverlik bana bile abartı geldi yani.
Bu arada ilk kez bir Airbnb otelinde kaldım.
Çok ilginç bir deneyimdi. Belki bileniniz vardır.
Otele girerken rezervasyon esnasına verilen kodu girerek kapıyı açtım.
Sonra bir kasadan kendi odamın anahtarlarını buldum falan.
Çünkü eğer check-in yaparken birinin orada olmasını size kapıyı açmasını falan istiyorsanız ona ekstra fatura kesiyorlarmış.
O yüzden sanki elimde Bir harita ve ipuçlarıyla hazine arar gibi bir şekilde kendi odama ulaştım.
Sonra çıkıp meydana doğru yürümeye başladım.
Kurt gibi açtım. Bir lokantaya oturdum.
Geleneksel yemekler kısmına baktım tabii her turist gibi.
Musakka yazıyor. Sipariş ettim.
Bizim mutfakta değil. Lazanya'ya benzer bir mantığı var.
Ama adını öyle koymuşlar.
Bayağı beğendim ben. Menüde bayağı tanıdık gelen şey var tabii.
Yoğurt Yunan yoğurdu.
Döner Yunan döneri.
Türk kahvesi Yunan kahvesi.
Lokum ya lokum.
Türk lokumu Yunan lokumu olmuş.
Kaymak kaymak olmuş.
İşte baklava var. Kadayıf var.
Ne ararsanız aynı bu isimlerle var.
Zaten sadece yemek değil kültürümüz de o kadar benziyor ki.
Mesela nazar boncuğunu adeta Yunanistan'ın simgesi haline getirmişler.
Turistlere de bayağı iyi pazarlamasını yapıyorlar.
Ben de her fırsatta kimi bulsam bu aslında bizim diyorum.
Mesela karşıdan karşıya geçerken de çoğu zaman kimse kırmızı ışığı takmıyor.
Bu da takdir edersiniz ki kendinizi ülkenizde hissettiriyor.
Şehrin meydanı Monastiraki, adını meydandaki küçük manastırdan alıyor.
Meydanda bir de Osmanlı zamanından kalma bir cami var.
Ama sanırım kapalıymış çünkü Yunanistan'da cami yapımına izin verilmiyormuş.
Müslümanların ibadetlerini kendi kendilerine yapmaları da sorun yok ama cami yasakmış.
Yunanistan'da bizim aramızda ta Osmanlı'ya 1800'lere dayanan politik bir gerginlik var biliyoruz.
400 yıl Osmanlı egemenliği altında yaşayıp 1800'lerde Osmanlı'nın güçten düştüğü zaman da savaşıp bağımsızlıklarını kazanmışlar.
Üstüne kurtuluş savaşı filan derken hep aramız bir limoni yani.
En sonunda biz geçen Ayasofya'yı camiye çevirdik geçen yıl.
Ona da baya kızgınlar onu da anlıyorum.
Ama kendini bu kadar demokrasinin, felsefenin doğduğu yer olarak, özgür düşüncenin savuncusu olarak gören bir devletin bir inancın ibadet yerini yasaklaması hangi demokrasi özgür düşünce anlayışını sar
onu bilemedim. Bana çok iki yüzlü geldi bu hareketleri.
Ama sonuçta politika işin içine girince herkes biraz suçlu oluyor maalesef.
Ha bu arada bu yüzden Instagram'dan işte onlar cami yapılmasına izin vermiyor.
Keşke gidip de onları euro kazandırmasaydın diyenler olmuş.
Vallahi kimse kusura bakmasın.
Politikacıların kendi başlarına aldıkları kararlar, yarattıkları sorunlar yüzünden ben ne topyekun bir devlete ne onların insanına düşman olup 3 günlük dünyada bu kadar görmek istediğim bir yere gitmekten vazgeçmem.
Ortada bu kadar geçmişi olan bir husumet varken insanlar Türklere nasıl yaklaşıyor diye soracak olursanız o da sanırım hemen her yerde olduğu gibi karışık.
Türk olduğumu öğrenince aa ne güzel İstanbul'dan mı?
Oralar harika. Zaten sizle çok benziyoruz biz görüyorsun diyenler de oluyor.
Ofiste gıcık olduğu tiple karşılaşıp günaydın demek zorunda kalmış beyaz yakalı gibi samimiyetsizce gülümseyip hımm güzel deyip usulca sessizliğe gömülenler de oluyor.
Nerede kaldık? Yürürken Ermo diye ünlü bir caddeden geçtim.
Burada her yerde alışveriş dükkanları var.
Bizim İstiklal Caddesi gibi.
Bu cadde adını Hermes'ten almış.
Ermo diyorlar. Hermes tüccarların da tanrısıydı hatırlarsanız o yüzden.
Zaten Atina'da birçok cadde ismini mitolojiden alıyor bu arada.
İşte Persefonis, Zagreus, Elysium, Orpheus, Aphrodites diye daha dikkatimi çeken birçok cadde ismi oldu.
Oradan meclis binalarına ulaştım.
Önünde askerlerin gösterisi vardı.
Bir kısmını kaydedip Instagram'a da attım.
Merak edenler bakabilir. Şansıma orada o sırada görevli olan askerlerden biri gelip bana biraz eşlik etti, anlattı.
Gösteri yaparken askerler aslında Cumhurbaşkanı'nın...
Gösteri yapan askerler aslında Cumhurbaşkanı'nın muhafızlarıymış.
Simgesel olarak oradalarmış.
Yani Vatikan'daki İsviçreli muhafızlar gibi.
Ama çok ciddi sınavlardan geçerek seçiliyorlarmış.
Kıyafetleri bizim Osmanlı'daki asker kıyafetlerine çok benziyor.
Zaten oradan esinlenmişler.
Eteklerinde 400 pile var dediler.
Bu Osmanlı'nın egemenliği altında yaşadıkları 400 yılı simgeliyormuş.
O günleri hiç unutmamak ve bir daha o duruma düşmeyeceklerini kendilerini sürekli hatırlatmak için böyle bir dizayn yapmışlar.
Gösteri esnasında inanılmaz yavaş ve sert adım atıyorlar.
Bunun sebebi yere sert basıp yerin altındaki şehitlere biz buradayız merak etmeyin mesajı vermekmiş.
Ayakkabılarında çok komik görünen bir pompon var.
Bunun amacı da olur da bir arbedede elleri kolları bağlanırsa ayağıyla karşıdakine vurup pomponların altındaki bıçak sayesinde onlardan kurtulmakmış.
Bu askerler gösteri yapmadıkları sırada daha iyi yürürken süpervazileri emretmediği sürece durmuyorlar.
O yüzden bazen insanlar yolda onlarla karşılaşınca duracaklarını sanıyormuş.
Ama askerler durmayınca siviller yaralanıyorlarmış.
Dünyanın en saçma yaralanma şekli herhalde.
1812'de bağımsızlıklarını kazanma hikayesini bir Yunan rehberden dinledim.
Adını unuttum. Bir Yunan devrişirme yeniçeri başarılarından ötürü vergi toplamakla görevlendirilerek Yunanistan'a gönderilmiş.
Yunanistan'daki görevi süresince başka Yunanlarla gizli bir örgüt kurmuş ve Osmanlı'ya karşı bağımsızlık mücadelelerini başlatmış.
Ama komiktir ki Yunanlar bağımsızlıklarını elde ettiklerinde fark etmişler ki kimse kendini Yunan gibi hissetmiyor.
Çünkü herkese Osmanlık fikri yerleşmiş.
Onca yıl 72 millet birdir bize fikrinin yerleştiği bir toplumdan bahsediyoruz.
Geliyor ki tarih derslerinde de hatırlayacağınız üzere dönemin önce akıllarında olan milletçilik akımının etkisiyle ülkede bu yönde çok fazla adımlar atılmış.
Yunan dili, tarihi ve kültürü hakkında bir sürü eğitimler yapılmış.
Yunan olmakla gurur duymak aşılanmış.
Bu zaten o dönemde hemen her toplumda bizde de öyle olmuş.
Şu anda da zaten benim gördüğüm kadarıyla Yunanistan'da halkta genel olarak ta Platon'dan, Aristo'dan başlayıp her şeyleriyle gurur duyan bir genel hava mevcut.
Şimdi ben bunu anlayabiliyorum.
Felsefenin, demokrasinin doğduğu yer olmak gurur verici gerçekten.
Hala zaten okullarında bu filozofların kitaplarını okuyorlar.
Ama ben milletlerin sürekli geçmişte yaşamalarına karşıyım.
Bunun kimseye bir faydası yok çünkü.
Yunanistan'da şu an yolsuzluk almış başını gitmiş.
Ekonomi berbat durumda.
Beyin göçü orada da var.
Eğitim sistemlerine güvenmiyorlar.
Zaten diyorlar açık açık.
Biz tam bir Avrupalı olamadık.
Ekonomik yapımızı Avrupalılar gibi düzenleyemedik diyorlar.
Sen yüzlerce yıl öncesine dayanan geçmişinden gururlansan ne olur arkadaşım?
Tarih karın doyurmuyor ki.
Şu ana da yatırım yapmak gerek.
Neyse. Bu arada tur rehberinin birkaç yorumunu anlatayım size.
Tur rehberi dediğim de ben inat edip tüm turistlerin bindiği şu arabalı turlara katılmadım.
Halbuki bayağı ucuzdu.
Öğrencilik yıllarımızda yaptığımız gibi free tura katılıp sonunda 3-5 kuruş bahşiş bırakırım falan diye düşündüm.
Neden? Çünkü gereksiz bir nostalji sevgim var.
Ama sonunda yine diğer turlarla aynı bahşişi vermiş oldum tabii yani.
Öğrenciyken daha az bırakıyorduk ama insan çalışırken sorumluluk hissediyor böyle şeylerde.
Rehber tura başlarken öncelikle hepimizin nereli olduğunu sordu.
Sonra ilerleyen dakikada dedi.
Peki. Biz
aslında Avrupa Birliği üyesiyiz ama tam olarak Avrupalı gibi değiliz.
Aslında daha çok Balkan toplumuyuz.
Balkanlarda da şöyle bir şey vardır.
Hepimiz birbirimize gıcık oluruz.
Yani tüm Balkan savaşlarını hatırlarsınız.
Ama bir ortak noktamız var ki o da hepimiz Türkiye'ye gıcık oluruz.
Ben de güldüm.
Ne yapalım yani? Bağrımıza taş basarız komşum dedim.
Şaka bir yana. Bunu dedikten sonra yolda yanıma gelip alınmadın değil mi?
Yani haklar arasında bir şey yok.
Hep politikadan kaynaklı bunlar dedi.
Ben de biliyorum biliyorum falan dedi.
Sonra bir ara yalnız bir Amerikalı kıza Osmanlı İmparatorluğu zamanında biz köleydik dedi.
Ben yok artık diye lafa daldım orada.
Şimdi orada bir dur öyle bir şey yok uydurma falan dedim.
Gül de etti ya işte adı kölelik değildi ama neredeyse kölelik sistemiydi.
İşte kendi okullarımızı açmamıza bile izin verilmiyordu falan dedi.
Ben de o kadar tarih bilmiyorum maalesef.
O yüzden buna tam olarak itiraz edemedim ama bana biraz uydurma gibi geldi.
Mesela benim mezun olduğum Boğaziçi Üniversitesi 1863'de Robert Koleji'ye bağlı olarak Amerikalılar tarafından kurulmuş.
Yunanların okul yapmasına izin verilmemiş.
Bilemedim. Ama neyse.
İşte tarih bilmenin önemi de burada ortaya çıkıyor.
Ama öyle önyargılı bir ortamda zaten tarih bilsen de karşıdakini kabul etmek çok zor.
Savaş bitince herkes kendi tarihini yazıyor malum.
Başka neler yaptım?
Tabii bol bol böreklerinden, farklı yemeklerinden denedim.
Arkeoloji Müzesi'nin bahçesinde kahve içtim.
Yanında lokum yerine vişne reçeli getirdiler.
O da çok iyi fikirmiş bu arada.
İnstagram'dan takip edenler bilir.
Arkeoloji Müzesi'nde 7 saat geçirdim.
Böyle bir nörtlük yok.
Arkeoloji Müzesi üzerinde mitolojik hikayeler olan on binlerce eserle dolu.
Bazılarını kısaca kahve alıp Instagram'da göstermeye çalıştım.
Daha da atacaklarım var.
Ama hepsini alamazdım tabii.
Yani arada telefonu bırakıp ani yaşadım.
Çok iyi geldi. Bir de M.Ö.
8. yüzyıldan bu yana gelen bir şeyleri önümde gördüğümde ben acaba bu şey neler gördü, neler yaşadı, ne fırtınalarda sağ kaldı, üzerinde nasıl enerjiler birikti gibi şeyler düşünmeye başlıyorum.
Öyle anda kayboluyorum.
Yunanistan aşırı sıcaktı.
Yani 45 derecelere alışmış bir insan olarak gerçekten gündüzleri beynim yanıyordu.
Bir şapka aldım.
Mecbur turist şapkası. 3 günde parçalandı.
Ben Santorini'deyken parçalandım.
Yoksa Atina'dayken olsa dükkana girip cıngar çıkardım yani.
Onun dışında hediyelik eşyalar da Atina'da gereksiz pahalıydı ve aşırı kalitesizdi bence.
Yani normalde almayacağım kadar kalitesizdi.
Ama sırf anı kalsın diye aldım.
Bir plaj çantası aldım.
O çok tatlı bence. Bileğe değil de kola takılan helen bilekliklerinden ve her yerde satılan mitoloji kartlarından aldım.
Hatta bunlardan birer tane size de aldım.
Bir çanta, mitoloji kartları, bir helen bilekliği, bir de magnet.
Ben magneti hiç sevmem.
Kendime de almadım ama sevenler oluyor.
O yüzden aldım. Bir de arkeoloji müzesinden üstünde mitolojik hikayeler olan kitap ayraçları aldım.
Bunları Instagram'dan çekilişle birinize hediye etmek istiyorum.
Beğendiyseniz beğenmezsiniz bilemem ama Yunanistan'ın hatırası olur.
Ben de ilk çekilişimi yapmış olurum.
Vatana millete hayırlı olsun.
Hadrian Takı diye önemli bir tarihi eserin önünden yine Instagram videosu atmıştım.
Onu da kısaca anlatayım. Valla tur rehberi bile eksik anlattı orayı yani kıymetimi bilin.
Hadrian aslında Romalı bir imparator.
Hadrian Yunanistan'ın yönettiği dönemde Atina'ya geliyor ve kendini çok sevdiriyor.
Çünkü ülke topraklarını oldukça genişletmiş bir imparator.
Onun adına bir tak yapılmış.
Alt tarafı Roma tarzında üst tarafı Yunan tarzında.
Direkt sütunlardan anlıyorsunuz zaten.
Tam Akropolis ile Olympus Zeus tapınağının arasında kalıyor.
Takın Akropolis'e bakan yüzüne burası eski Atina, Tezeus'un şehri yazmışlar.
Diğer tarafına ise burası yeni Atina, Tezeus'un değil Hadia'nın şehri gibi yazmışlar.
Akropolis'e gelecek olursak aslında Akropolis bir özel isim değil.
Akro Yunanca yüksek, polis de şehir anlamına geliyor.
Yani Akropolis yüksekteki şehir demek.
Aslında Yunanistan'da Akropolis olarak anılan çok yer var ama tapınakların olduğu bu Akropolis The Akropolis olmuş.
Yani giderek özel bir isim haline gelmiş.
İçinde antik dönemde tanrı ve tanrıçalar adanmış birçok yapı mevcut.
Parthenon, Elekterion Tapınağı, Atenanayt Tapınağı, Dionysos Tapınağı.
Dionysos Tiyatrosu ve daha birçokları.
Hatırlarsanız Atena'nın koruyucusu Tanrı Atenaydı.
Poseidon'la girdiği yarışmada Poseidon Atenalılara tuzlu su armağanı derken Atena zeytin ağacı armağanı ettiği için halk onu koruyucu olarak seçmişti.
O yüzden Parthenon Atena'yı onurlandırmak için yapılmış.
İçinde zamanında altın ve fil dişinden devasa bir Atena heykeli olduğu ama sonradan bu heykelin de eritildiğine inanılıyor.
Parthenon altın oranı yakın bir orana göre inşa edilmiş ama tam olarak altın oranla değil.
Sebebi de insan gözünün altın orandan bir tık rahatsızlık duymasıymış.
Yani mükemmel bir şey aslında too good to be true dercesine bize garip geliyor.
O yüzden sütunları dündüz yapmamışlar.
Biraz incelip kalınlaşacak şekilde yontmuşlar.
Böyle bir canlılık kazandırmışlar sütunlara.
Zemini de dündüz yapmamışlar.
Kenarları aşağıya doğru eğimli şekilde tasarlamışlar.
Bu arada bu mükemmelin garip gelmesi olayı üniversitede psikoloji dersinde gördüğüm bir deneyi anımsattı bana.
Adını anımsamıyorum ama olay şuydu.
Bir yapay zekaya bir müzik parçası çaldırıyorlar.
Bir de aynı parçayı bir insana çaldırıyorlar.
Makine hatasız çalıyor.
İnsan tabii hatalı çalıyor.
Ama deneyin sonunda ezici bir çoğunluk makinenin değil insanın çaldığını daha çok beğeniyor.
Parthenon'daki bu olay da bana o deneyi anımsattı.
İçimizdeki mükemmel olma dürtüsünü birazcık hafifleten bir şeyler duymak ne iyi.
Tek tek tüm tapınakları anlatmayayım ama genel olarak Aten'in adının geçtiği her yere zeytin ağacı dikmişler.
Bir de Yunanistan'da her yerden mermer çıktığı için tüm bu tapınaklar, antik tiyatrolar vs.
hep mermerden yapılmış.
Yani umarım bir gün isteyen herkes ziyaret edebilir.
O Dionysos tiyatrosunun önünde durup vay be şimdi tragedya türü burada mı doğdu?
O çılgın Dionysos şenlikleri burada mı kutlanıyordu?
Ya da işte Agora'nın önünde durup vay be o filozoflar düşünürler burada mı dolaşıyorlardı diye hayal etmek insanı gerçekten başka diyarlara götürüyor.
Bu arada SF'le kınadığım bir şeyi anlatayım.
Tahmin edersiniz ki hediyelik eşya satılan her dükkan 12 Olimpos tanrısının heykeli, anahtarlığı vs.
bir sürü şeyle dolu. Adana Tapınaklar yapılan, Adaklar Adana'nın koskoca tanrıları anahtarlık yapıyorlar.
Ona da çok gülüyorum. Ben Legoland'de en sevdiğim süper kahraman Iron Man'in anahtarlığını gördüm de kendisine yakıştıramadığından alamamıştım yani.
Neyse bu dükkanlarda 12 Olimpos tanrısına dair tonla şey var ama HKT ile ilgili hiçbir şey yok.
Bir sürü dükkana girdim, sordum.
Hiçbirinde yok. Çünkü kendisi Olynke Olypos tanrısından biri değil.
Hatta çoğu kişi Hecate'nin kim olduğunu bile bilmiyor.
Yani Medea'yı biliyorlar. Çünkü onun piyarı çok iyi yapılmış.
Ama Hecate'yi Atina'da ve Santorin'de sadece iki kişi bildi.
Onlar da maalesef hiçbir yerde ona dair bir şey bulamazsın dediler.
Ben Hecate'ye ayrı bir yakınlık hissediyorum.
Mitoloji benim burcumu Artemis'le, astroloji de Hecate'yle bağdaştırıyor.
Yengeç burcuyum ben. Ondan belki de ama maalesef hakkında bir şey bulamadım.
Biraz da Santorini anlatıp bu bölümü bitireyim.
Daha anlatacak çok şey var ama bu bölüm bayağı uzadı.
İnstagram'dan atabildiğimi atmaya çalışırım.
Sonra yine mitolojik postlara devam ederiz.
Şimdi biz iki kız Santorini'ye gitmeye karar verdik diye zaten daha gitmeden bir sürü insan bize deli misiniz?
Orada herkes çift.
Ya sevgili ya evli filan.
Siz iki kız kötü hissedersiniz filan demişti.
Ama biz tak tak mı?
Tabii ki hayır. Hatta bırakın iki kız olmayı.
Juli ise bu Covid kısıtlamalarıyla havaalanlarında görevlilerle boğuşurken Santorini de ilk günüme de yetişemedi.
Bir de üstüne yalnız kaldım.
Tabii her yerde çiftler, beyaz tatlış binalar arasında düğün fotoğrafı çektirmeye çalışanlar ya da balayına gelenler falan.
Ama güzeldi. Ben hayatımda ilk kez yalnız tatile çıktım ve inanılmaz sevdim.
Gerçekten tavsiye ederim yapabilecek olanlara.
Instagram'dan yüzlerce merdivenden inişimi attım size.
Daha çıkışım da var. Onları atamadım hatta.
O merdivenlerde 50 derece sıcağın altında eşekleri turist taşıtan yerlere aşırı kızdım.
Birçok Yunan adası eşeğiyle ünlü.
Santorin de öyle. Ama hayvancağızlara öyle işkence edildiğini görünce içim parçalandı.
Kendi ülkelerinde hayvan hakları savuncusu olup bir tık daha düşük seviyede bir ülkeye gidince hiç düşünmeden hareket eden Avrupalı'nın iki yüzlülüğüne de ayar oluyorum yani.
Neyse İngiliz bir taunti çift vardı.
Onlar benim bu eşek olayını esefle kınayan bakışlarımı görünce ay biz de çok rahatsız olduk eşekleri yapılanlardan falan diye benimle muhabbete başladılar.
Hemen her yerde baya arkadaş edindim yani çok ilginç.
Yalnız olsam da Bir sürü insanla konuştum.
Ben bir ortamda ilk adımı atıp birileriyle arkadaş olmaya çalışan bir tip hiç olmadım.
Yapımda yok. Yunanistan'da tonla insan çat diye muhabbete girip böyle yalnız bırakmadılar beni sağ olsunlar.
Bir ara denize karşı otururken kamuflaj giymiş bir sahil güvenlik görevlisi geldi yanıma oturdu.
Sohbet ettik mesela. Oğullarına Apollo ve Diyojen diye isim koymuş.
Onu anlattı bana. İşte bir ara antik Yunan tanrıların isimlerini koymak yasakmış da şimdi tekrar serbest olmuş falan.
Santorini çok hoştu da ben Türkiye'yi maalesef her zorluğuna rağmen o kadar çok seviyorum ve özellikle sahil kesimini o kadar beğeniyorum ki başka bir yerin denizine aşık olmam için yani karayipler falan olması gerek.
Yani üzgünüm. Mesela diyorlar ki Kamari plajına gidin, Perissa plajına gidin.
Harika bir yer, inanılmaz güzel bir yer falan.
Gidiyoruz. Tamam gerçekten güzel ama harika ve inanılmaz kelimelerini kullanınca ben...
Otomatik bizim Kaş'tan, Fethiye'den, Datça'dan daha efsane bir şey bekliyorum.
Göremeyince de hayal kırıklığına uğruyorum.
Julissa'da bana uyuz oluyor böyle bir şeyi beğenmiyorum.
Ülkemle ilgili sürekli burnum havada falan diye.
Santorini ile ilgili ilginç birkaç bilgi daha vereyim.
Fotoğrafları gördüyseniz dikkatiniz çekmiştir belki.
Böyle binalar birbirinin içine geçmiş gibi duruyor.
Zaten yürürken de sokaklar labirent gibi sürekli kayboluyorsunuz.
Hatta herkes uyarıyor.
Kesin kaybolacaksın ama korkma bir şekilde yolunu bulursun falan diye.
Mimariyi bu şekilde dizayn etmelerinin sebebi de zamanda çokça olan korsan saldırılarıymış.
Yani çok fazla korsan dadandığı için geldiklerinde yolda kaybolsunlar ki o sırada yerli halk zaman kazanıp karşı saldırıya geçebilsin diye böyle dizayn etmişler.
Bir de dikkatimi çeken iki adımlı bir kilise ya da şapel olmasıydı.
Bizim Üsküdar gibi hani Üsküdar'da da adım başı cami var ya o kadar camiye giden insan var mı diye merak ediyorsunuz oradan geçerken.
Santorini onun iki katı şapel dolu yani küçük kiliselerle dolu.
Hani sanırsınız her evin kendi garajı olur ya onun gibi her evin kendi kilisesi var.
O kadar çok yani cidden abartmıyorum.
Çok tuhaf. Çoğu da kapalı bu arada.
O da ayrı bir tuhaf bence.
Hazır konu açılmışken şunu da not edeyim.
Yunanlar bayağı dinlerler.
Mesela Avrupa'nın geri kalanında hiçbir dine inanmama oranları özellikle son yıllarda inanılmaz artıyor.
Yanlış hatırlamıyorsam Almanya'da kaydını kiliseden sildirenlerin oranı %50'den fazla mesela.
Ama Yunanistan aşırı dinler.
Son olarak doğum günümü Santorin'de kutladım.
İyi geldi. Doğum günüm olduğunu duyan...
Her otel görevlisi sürpriz pasta getirip mum üflettiler sağ olsunlar.
Böyle azıcık gözüm uzaklara dalsa hemen böyle oradaki görevliler ya da benim tanımadığım başka turistler falan işte benim doğum günüm diye beni eğlendirmeye çalıştılar falan.
Yani herkes çok şekerdi.
Kim bilir belki gelecek yılda mısır mitolojisini anlatıp doğum günümü mısırda kutlarım.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
