
Yürümek… sadece bir ayak hareketi değil, bir düşünce biçimi olabilir mi? Nietzsche’den Gandhi’ye, adımların ardındaki anlamı keşfetmek istersen, bu bölüm tam sana göre.
Evital, online sağlık hizmetlerini erişilebilir hale getiren bir dijital sağlık platformdur.
Kullanıcılar; psikolojik danışmanlık ve beslenme danışmanlığı hizmetlerini online olarak alabilir, ücretsiz ön görüşmeyle ihtiyaçlarına en uygun uzmanı seçebilirler.
Daha fazlası için: https://s.evital.app/cokseyvar25
COKSEYVAR25 koduyla tüm psikolojik danışmanlık veya beslenme danışmanlığı seansınız %25 indirimli.
Transkript
Herkese merhaba.
Evitel'in sunduğu Konuşulacak Çok Şey Var! podcastine hoş geldiniz.
Ben Zeynep. Bugün sizinle birlikte bir yürüyüşe çıkacağız.
Biliyorsunuz ben yürüyüş yapmayı çok severim.
Ama bu sıradan bir yürüyüş olmayacak.
Ne spor amaçlı bir adım sayma yarışı, ne de kalabalık sokaklarda kaybolduğumuz öyle rastgele bir gezinci olacak bu.
Bugün yürümeyi düşünceyle, yalnızlıkla, özgürlükle...
Hatta bazen isyanla bir araya getireceğiz.
Çünkü bu bölümde yürümenin felsefesine bakacağız.
Ve göreceğiz ki yürümek sadece bedensel bir hareket değil.
Bazen varoluşun, bazen düşüncenin en saf hali.
Frederick Gross'un aynı isimli kitabında yürümenin felsefesini okudunuz mu bilmiyorum ama okumadıysanız mutlaka öneririm.
Bu konuyu derinlemesine işliyor ve her bölümde yürüyerek bir şeyler yapan, Bazı insanların izinden gitmemize izin veriyor.
Nietzsche, Kant, Thoreau, Gandhi hepsi yürümüş.
Ama her biri başka sebeplerle yürümüş.
Kimisi düşünmek için, kimisi unutmak için, kimisi eyleme geçmek için, kimisi durabilmek için.
Ve bu bölümde onların ayak izlerini takip ederken belki sizin yürüyüşlerinize de bambaşka anlamlar katacağız.
Zaten yürümek deyince çoğu zaman aklımıza basit bir şey gelir.
Dışarı çıkmak. Biraz hava almak.
Ama bu kadar basit mi gerçekten arkadaşlar?
Bazen insanın en büyük kararlarını yürürken aldığı söylenir çünkü.
Bazen de hiçbir karar almadan sadece adım adım sessizce var olmaktır.
Mesela yürümek zamana karşı değil, zamana rağmen bir eylemdir.
Bir yere varmak değil, varoluşun kendisini hissetmektir.
Frederick Gross diyor ki, yürümek var olduğunun farkına varmaktır.
Ve bu cümleyle başlıyor aslında her şey.
Çünkü yürürken bedenimizle, zihnimizle hatta doğayla yeniden temas kurarız.
Cep telefonundan uzak, bildirimlerden uzak, koşuşturmadan uzak.
Yani yürümek günümüz dünyasının hızından kaçmanın belki de en insani yoludur.
Ben zaten Instagram'dan takip ediyorsanız sürekli konuşurum yürüyüş hakkında.
Çünkü bu kaçışta düşünmek için alan açılıyor gibi hissediyorum.
Bazen kendimizi, bazen geçmişimizi, bazense geleceğimizi sorguluyoruz yürürken.
Ama yürümek sadece bir kaçış değil.
Aynı zamanda bir karşı çıkış da bir tür bir başkaldırı gibi.
bize dayattığı oturma kültürüne, dört duvar arasına sıkılmış olma haline karşı bir direniş, Bir adım attığınızda aslında sadece yere değil kendine de yaklaşmış oluyorsun.
Ve ne kadar çok yürürsen dış dünyanın gürültüsünden o kadar uzaklaşıyorsun.
Kendi sesin sanki daha net duyulmaya başlıyor gibi oluyor bence.
Bazen yürümek çözüm bulmak için değil dediğim gibi.
Soruları daha iyi duymak için bir araç haline geliyor.
İçinden çıkamadığın düşünceleri yanına alıyorsun ve çıkıyorsun evden.
Ama adım attıkça o düşünceler de değişiyor.
Beni sıkan şey bir saat sonra önemini yitirmiş gibi oluyor.
Belki çözülmüyor ama ağırlığı azalıyor.
Çünkü yürümek zihninde tıpkı vücut gibi esnemesini sağlıyor.
Bilmiyorum hani bu tarz yürüyüşleri sever misiniz ama ben yürürken zamanın farklı aktığını hissedenlerdenim.
Yani kalabalıklar arasında geçen saatlerin aksine yalnız başına yürüdüğün bir saatin sonunda çok daha fazla şey düşünmüş, belki de çözmüş oluyorsun.
Ve garip bir şekilde yalnızken bile kendini daha az yalnız hissediyorsun.
Doğanın içinde olmak, etrafındaki ritmi fark etmek bir tür eşlik duygusu yaratıyor.
Bu da yürümeyi sadece bir aktivite değil, neredeyse bir terapi haline getiriyor.
Ve bence en güzeli şu ki yürümek...
Plan gerektirmiyor. Spor salonuna gitmek gibi değil.
Saat ayarlamana, kıyafet seçmene, önceden randevu almana falan gerek yok.
Kapını açarsın ve başlarsın.
Her adım seni bir yerlere götürür ama nereye varacağın da çok önemli değildir.
Çünkü asıl mesele varmak değil.
Yürümeye devam etmektir.
Ama tabii ki bazen yürümek bile yetmez.
Hani olur ya kafanı boşaltmak istersin ama zihnin ısrarla susmaz.
Yürürsün durursun.
Yine de bazı düğümler çözülmez.
İşte tam o zaman bir adım da kendin için atmak gerekir.
Mesela bir uzmanla konuşmak.
Şimdi sana bunu kolaylaştıracak bir şeyden bahsetmek istiyorum.
Evital. Evital Türkiye'nin her yerinden ulaşabileceğin.
Uzman desteğini sadece birkaç tık uzağına taşıyan bir sağlık platformu.
İçinde psikolojik danışmanlar, beslenme danışmanları ve birçok farklı uzman var.
Randevularını evde, yürüyüşte, ofiste, nerede istersen alabiliyorsun.
Üstelik 15 dakikalık ücretsiz ön görüşmeyle uzmanınla tanışıp sürecin hakkında konuşabiliyorsun.
Gizliliğe önem veriyorlar.
Uzmanlarının tamamı diplomaları kontrol edildikten sonra platforma dahil olabiliyor.
Ve sistemin kullanımı da oldukça prezident.
Üstelik tüm psikolojik danışmanlık ve beslenme danışmanlığı seans paketlerini podcast'imize özel tanımlanan çok şey var 25 koduyla bunu açıklamalar kısmına yazacağım.
%25 indirimle planlayabilirsiniz.
Detaylı bilgiyi ve linki dediğim gibi açıklamalar kısmına bırakıyorum.
İşte tam bu noktada şimdi yürüyüşün felsefi tarafına geri dönelim.
Çünkü bazı insanlar için yürümek sadece zihni boşaltmak değil, aynı zamanda üretmek, yaratmak, düşünmek demekti.
Ve Frederick Nietzsche bunlardan biriydi.
O yürümeyi bir düşünme biçimi olarak görüyordu.
Hatta yalnızca yürüyerek düşünebilecek düşünceler vardır derdi.
Sadece masa başında yazan biri değildi Nietzsche.
Neredeyse tüm fikirlerini dağ yollarında yürürken şekillendirirdi.
Düşüncelerini yürürken yakalıyor.
Eve döndüğünde onları sadece kağıda geçiriyordu.
Ve Nietzsche'nin yürüyüşleri hiç sıradan değildi.
Yani sabah erkenden kalkar, birkaç lokma bir şeyler yer.
Ardından saatlerce sürecek yürüyüşünü çıkardı.
Genellikle İsviçre alplerinde Sils Maria'da yürürdü.
Ve bu yürüyüşler sırasında içinden geçen düşünceler...
O kadar güçlü olurdu ki yanına sürekli bir not defteri alır, durup durup fikirlerini not alırdı.
Yani onun için yürümek içsel bir meditasyon değil, adeta zihinsel bir fırtına gibiydi.
İnsan ilişkilerinden uzakta, kalabalıklardan kopuk bir yaşam tarzı süren Niti için...
Doğada yürümek hem kaçış hem de yaratım alanıydı.
Sürekli baş ağrısı çeken, yalnızlıktan beslenen bir filozofun kendine en çok ifade ettiği yer dağ patikalarıydı.
Belki de bu yüzden onun metinleri masa başında değil toprağa bastığı anlarda doğdu.
Yürüyüşle gelen fikirler onun felsefesinin hem ritmini hem de sesini oluşturdu.
Nietzsche'nin düşüncesi bedenle zihnin ayrı şeyler olmadığını savunur.
Ona göre zihin yürürken açılır, hareket ettikçe canlanır.
Yani yürümek sadece ayakların değil zihnin de hareket etmesidir.
Ve bu düşünce bugün hala birçok yaratıcı insan için geçerli.
Yürümek düşünmenin başka bir halidir arkadaşlar.
Nietzsche için yürümek düşünmenin ta kendisiydi.
Ama bir de... Yürümeyi doğanın içinde kendini yeniden bulmak, hayatı sadeleştirmek, içsel bir dönüşüm yaşamak olarak gören biri vardı.
Kendisi Henry David True.
Yürümek kitabını okumadıysanız mutlaka öneririm.
Onun yürüyüşleri sessizliğe, sadeliğe ve farkındalığa açılan bir kapıydı.
Belki de o yüzden sadece yürümekle kalmadı.
O doğanın içine yerleşti ve onunla bütünleşti.
Truan'ın meşhur Walden günlüğünü duymuşsunuzdur belki.
Medeniyetlerin uzak göl kenarında küçücük bir kulübede yaşamaya karar verdiğinde aslında modern hayatın karmaşasına karşı bir duruş sergiliyordu.
Ama bu bir kaçış değildi.
Tam tersine bir yakınlaşmaydı aslında.
Doğaya karşı, kendine, hayata karşı.
Yürüyüş onun için sadece bir aktivite değil, bir felsefeydi.
Günde 4 saat yürür, yolda her bir ağacı.
Her bir kuşu dikkatle gözlemlerde.
Çünkü Troy'a göre yürüyen biri sadece ilerlemez.
Aynı zamanda dünyayı okumayı öğrenir.
Düşünsenize bugün bir yürüyüşe çıktığınızda kafanızda bin bir düşünce var.
Ama o yürümeye başladığında düşüncelerini sessizleştirmeyi seçiyordu.
Dış dünyayı dinleyebilmek için iç sesini kısmayı öğrenmişti.
En iyi düşüncelerim yürürken gelir bana.
dedi bir kezinde ve bu düşünceler sadece felsefi değildi.
Aynı zamanda çok pratikti de bugün minimalizm diye sıkça duyduğumuz yaşam tarzının temellerini Thoreau o kulübesinde ve yürüyüşlerinde atmıştı aslında.
Kendisi yürümeyi sadece bir eylem değil bir içsel devrim olarak görüyordu.
Yani yürümek diyordu özgürlük için bir egzersiz olmalı.
Ona göre gerçek yürüyüş şehir sınırlarının dışında, doğanın kalbinde yapılmalı.
Çünkü ancak o zaman insan kendisine dayatılan kimliklerden, kalabalığın gürültüsünden sıyrılıp kendi sesini duyabilirdi.
Yani Troll yürümeyi bir başkaldırıya dönüştürmüştü.
Modern yaşamın aceleciliğine, kapitalizmin koşuşturmasına, şehir hayatının betonuna karşı...
Sessiz bir direnişti onun yürüyüşleri ve bu direnişin en güçlü yönü de belki de şu.
Hiçbir şey yapmıyor gibi görünürken...
Aslında her şeyi yeniden inşa ediyorsun.
Kendini, düşüncelerini, değerlerini.
Ama yürümek sadece doğayla bütünleşmek değil elbette.
Bazen tam tersine hep aynı sokaktan, aynı saatlerde, aynı adımlarla yürümek de bir tür felsefe olur.
Mesela İmmanuel Kant gibi.
Tron'un yürüyüşleri özgürlük ise Kant'ın yürüyüşleri...
Düzenin ta kendisi arkadaşlar.
Kant 18. yüzyılda Almanya'nın Königsberg kentinde yaşıyordu ve her gün aynı saatte yürüyüşe çıkıyordu.
O kadar dakikti ki halk onun yürüyüş saatine bakarak saatlerini ayarlıyordu arkadaşlar.
Bu yüzden ona Königsberg'in saati diyenler bile vardı.
Peki neden bu kadar ısrarla her gün aynı saatte yürüyordu?
diye soracaksınız. Çünkü Kant'a göre düzenli yürüyüş zihinsel üretkenliği tetikliyordu.
Sabahları masasına felsefi metinler yazıyor.
Öğleden sonraları aynı güzergahta yürüyüşe çıkıyor.
Sonra eve dönüp yazmaya devam ediyordu.
Kant'ın yürüyüşü Tron'unki gibi doğaya kaçış değil, düşünceye bir kapıydı.
O rotayı ezbere biliyordu.
Çünkü onun için önemli olan manzara değil, zihninde açılan düşünce yollarıydı.
Dış dünyadaki tekrar, iç dünyada sonsuz olasılıkların doğmasına yol açıyordu ve belki de bu yüzden en soyut felsefi sistemlerden birini oluşturan saf aklın eleştirisi
gibi eserler bu düzenli yürüyüşlerin meyvesiydi.
Öyle bir düşünün yani. Hani modern çağda hepimizin zaman yönetiminden, verimli olmadan, odaklanmadan bahsediyoruz ya hepimiz.
Kant bunu 1700'lerde zaten çözmüş gibiydi.
Hayatına o kadar net bir ritim koymuştu ki düşüncelerinin akışını bile bu ritim üzerinde kuruyordu.
Bazen üretkenliğin sırrı yaratıcılıkla dolu düzensizlik değil.
Tam tersine tekrar eden, sade, sessiz bir düzende saklı olabilir.
Kant için yürümek bir disiplindi, bir alışkanlık, hatta neredeyse bir meditasyon biçimi.
Ne rüzgarın yönü onu durdurabiliyordu ne de hayatın karmaşası.
Her gün aynı yolda yürürken aslında hep yeni soruların peşindeydi.
Ve bu yönüyle Kant bize şunu gösteriyor bence.
Yürümek illa uzaklara gitmek değil.
Bazen aynı kaldırımdan geçerken bile farklı bir bakış açısı geliştirebiliriz.
Ama yürümek sadece bireysel bir eylem değildir demiştik.
Bazen bir fikir olur, bazen bir direniş olur, bir devrim olur.
Ve bu noktada karşımıza çıkan en güçlü figürlerden biri Mahatma Gandhi.
Gandhi'nin yürüyüşleri tarihte belki de en anlamlı yürüyüşler.
Bu arada Gandhi konusunda bir podcast yapmayı gerçekten çok istiyorum.
Uzun zamandır istiyorum bunu.
Okuyorum bolca. Umarım yakın zamanda gelecek o bölümde.
Ne dedik? Tarihteki en anlamlı yürüyüşler.
Çünkü o yürürken yalnızca kendi zihninde düşünceler dolaşmıyordu.
Milyonlarca insanın kaderini değiştirecek bir hareketin adımlarını atıyordu.
En meşhur yürüyüşü 1930'daki tuz yürüyüşüdür.
78 gönüllü ile birlikte 24 gün boyunca tam 390 km yürür arkadaşlar.
Nereye mi? İngilizlerin tuz üzerindeki tekeline karşı bir direniş göstermek için deniz kıyısına kendi tuzunu üretmeye.
Basit gibi görünüyor değil mi?
Ama o yürüyüş Hindistan'daki pasif direnişin sembolü haline gelir.
Dünyanın dört bir yanında Gandhi'nin bu yürüyüşü sessiz ama güçlü bir başkaldırının simgesi olur.
Yürüyüşün her adımı bir direnişti Gandhi için.
Ama öfkeyle değil, sükunetle yürüdü.
Şiddetle değil, sabırla yürüdü.
Gandhi'nin yürüyüşlerinde beden yorulurken fikirler netleşiyor.
Ayaklar çatladıkça kararlılık büyüyordu.
Yürümek onun için sadece bir yere varmak değil.
bir ilkeye sadık kalmaktı.
Yol boyunca halkla buluşuyor, konuşmalar yapıyor, insanlara birlik mesajı veriyordu.
Yani aslında Gandhi yürüyerek sadece toprak değil, gönüller de kat ediyordu.
Bir de düşünün, hani biz bazen sinirlendiğimizde yürüyüşe çıkarız ya, kafamızı toparlamak, içimizi bir soğutmak için.
Gandhi de sinirliydi belki.
Haksızlığa karşı doluydu ama yürüyerek soğukkanlılığını korudu.
Onun adımları dünyaya haklı olmak için bağırmana gerek yok diyordu adeta.
Çünkü bazen en büyük söz sessizce atılan bir adımdır.
Ve Gandhi bu yürüyüşleriyle şunu kanıtladı.
Yürümek sadece bireysel bir sakinleşme biçimi değil, toplumsal bir değişimin kıvılcımı da olabilir.
Adımlarının sesi hala tarihin duvarlarına yankılanıyor.
Bize de bugün hala ilham veriyor.
Her adımında bir amaç vardı çünkü ve bu amaç onun yürüyüşlerini sadece fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal bir devinime dönüştürdü.
Ben bazen düşünüyorum da hani yürümek hayatta ilerlemenin en sessiz ama en dürüst hali gibi geliyor bana.
Koşmuyoruz, acelemiz yok.
Durup bir ağaca bakabiliyoruz.
Rüzgarın yönünü fark edebiliyoruz.
Biriyle yürürken daha iyi anlaşıyoruz.
Çünkü adımlar konuşmaların ritmini belirliyor sanki.
Yalnız yürürken ise kendimizi daha net duyuyoruz.
Belki de bu yüzden yürümeyi bu kadar çok seviyorum.
Çünkü yürürken kimseye bir şey ispatlamam gerekmiyor.
Nereye vardığım da önemli değil.
Nasıl yürüdüğüm önemli.
Yolda olmak. Bu beni hep dinginleştiriyor.
Kalabalığın içinden sıcılıp kendi içime dönebiliyorum gibi hissediyorum.
Düşüncelerim karma karışıkken kendimi böyle bir yürüyüşe çıkmış buluyorum bir anda.
Çünkü yürürken zihnimdeki düğümler böyle çözülüyor gibi hissediyorum.
Hani hayat bazen kontrol edemediğimiz kadar karmaşıklaştığında yürümek sanki ben buradayım deme şeklimiz oluyor ya.
Ayaklarımız toprağa basarken içimiz de yavaş yavaş yerine oturuyor.
Ve evet. Bazen sadece birkaç adım bile yetiyor.
Sabahları yürürken fark ettiğim serinlik güne başlama isteğimi tazeliyor benim şahsen.
Ya da akşamüstleri günün ağırlığına attığım yürüyüşler bana sanki şimdi buradasın, devam ediyorsun diyor.
Bu basit eylem, yürümek aslında bize hayattaki en önemli şeyleri hatırlatıyor.
Dengeyi, sabrı, nefes almayı, dikkat etmeyi ve en önemlisi...
Devam etmeyi. Bu bölüm boyunca bazı önemli insanların, filozofların, sanatçıların, liderlerin yürüyüşlerinden bahsettim.
Ama belki de en önemli yürüyüş seninki.
Çünkü senin adımların yalnızca ayak izleri bırakmıyor.
Aynı zamanda düşüncelerini, hislerini, kararlarını da taşıyor.
Bir gün belki yürürken aklına bu bölüm gelir ve o an sıradan bir yürüyüş, sıra dışı bir farkındalığa dönüşür belki.
Unutma. Her adım bir yön, her yön bir seçim.
Her seçimse seni biraz daha sen yapan bir yolculuk.
Şimdi belki telefonunu kapatıp dışarı çıkarsın.
Belki sadece 5 dakikalığına, belki de saatlerce ama o yürüyüş seninle kalacak.
Çünkü bazen tek yapman gereken yürümeye devam etmek.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Ben de buradaydım, dinledim demek isterseniz diğer sosyal medya hesaplarım açıklamalar kısmından bulabilirsiniz.
Kendinize çok çok çok iyi bakın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
