
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde içinde çıkamadığımız durumlardan, paradokslardan, biraz da içinde dönüp durmak zorunda kaldığımız olaylardan bahsettim. Biraz karmaşık, bir o kadar da eğlenceli şeyler konuşuldu. Size iyi dinlemeler!
Zeynep'i instagramdan takip etmek etmek için tıkla!
Podcastin instagram hesabını takip etmek için tıkla!
Transkript
Altyazı M.K.
Merhabalar, ben Zeynep.
Sizler benim ilk podcast bölümümün dinleyicileri oluyorsunuz şu an bu durumda.
Hoş geldiniz. Bu durum bana çok heyecan verici geliyor.
O yüzden böyle ilk bölümün günahı olmaz diyerek dinlerseniz beni çok mutlu edersiniz.
Çok heyecanlıyım. Ya tabii ki bu eleştiri açık olmadığım anlamında da gelme her türlüsünü açayım.
O konuda sorun yok. Ben bu iki bölümde ne konuşsam diye gerçekten çok uzun zamandır düşünüyorum.
Böyle bölümü dinledikten sonra tabii siz bunu mu düşünmüş bu kadar demeyin.
Çok kırık. Çünkü heyecanla verin direkt.
Ama bence keyifli bir bölüm olacak.
Bir de beni normal hayatta tanıyor olsaydınız bilirdiniz ki ben gerçekten bir şey anlatırken çok fazla daldan dalatlarım.
Çok da konuşurum bu arada.
Bayılırım konuşmaya. Burası YouTube gibi bir platform olmadığı için de buraya daha sohbet aslında videolar olacak.
Daha doğrusu kayıtlar olacak.
Ben kaydın üstünde de çok fazla oynamayacağım.
Bu yüzden... Umuyorum ki senle bir sohbet olacak burada.
E ne demiştim? Normalde bir şey anlatırken konudan konuya çok atlarım.
Burada da böyle olacak. İlk bölümün konusunu seçerken bile daha böyle seçim aşamasındayken ya şundan başlayayım sonra şunu örnek verirken şu konuya atlarım sonra şunu derim falan diye böyle kurgulayıp durdum kafamda.
Yani benim beynim böyle çalış olsa demek ki yani yapacak bir şey yok.
Bugün... Neden bahsedeceğiz?
Bugün içinden çıkamadığımız durumlardan, buna bağlı olarak benim inanılmaz ilgimi çeken de bir konudan, paradokslardan bahsedeceğiz.
Bu paradokslar nereden çıktı?
Zamanında kim ne demiş?
Kimler ne düşünmüş? Biz böyle diyojenden gireceğiz, madde 22 paradoksundan çıkacağız ve konuştukça konuşacağız.
Ben önüme böyle değinmek istediğim yerleri yazdım, suyumu aldım, geldim.
O konu başlıklarından böyle bahsede bahsede ilerleyeceğim.
Şu an kalbim heyecanda, güm güm.
yapacak bir şey yok. İlk bölüme mahsus girişi biraz böyle uzattım.
Söz bir daha olmayacak bu.
O yüzden başlayabiliriz sanki.
Nedir bu paradokslar? Buradan başlayalım.
böyle hangisinden başlasak diye düşünürken de aklıma böyle herkesin aklına ilk gelen örnek geldi benim de.
Önünüzde iki şık olduğunu düşünüyorsunuz.
A şıkkı diyor ki B şıkkı yalandır.
B şıkkı diyor ki A şıkkı doğrudur.
Yani bu örnekten sonra zaten paradoksun tanımı da az çok çıkıyor.
Çünkü bu şekilde bir ifadede iki ifadede hem doğru hem yanlış olduğu için paradoks ortaya çıkıyor.
Bu paradoks terimi gerçekten çok uzun zamandır hayatımızda da diye düşünüyorum ben ama böyle insan bir merak ediyor.
İlk kim buldu? İlk kim öyle bir şey yaptı?
Ben her şeyin ilkini çok merak ederim işte.
İlk kim buna şunu demiş?
İlk kim buna bunu demiş gibisinden?
Sanırım bunu ilk defa böyle tam anlamıyla Antik Yunan döneminde yaşayan filozof ve şahit Epidemines bulmuş.
Bu yüzden de zaten Epidemines paradoks olarak da geçiyor tarihte.
Birazdan anlatacağım paradoks.
Şimdi bu paradoks tam olarak nasıl olmuş?
Kendi size Giritli olan filozofumuz Epidemines bir gün çıkıp demiş ki tüm Giritliler yalancıdır.
Şimdi biz paradoksu doğru kabul edersek...
Giritli'de olan epideminesi yalancı kabul ediyoruz.
Dolayısıyla da söylediği önermeyi de yalan sayıyoruz.
Ama eğer yanlış kabul edersek de bu sefer giritli epideminesi tüm giritler yalancıdır sözünü doğru kabul etmiş oluyoruz.
Yani iki şekilde de önerme hem yanlış hem doğru oluyor.
Dolayısıyla ortaya bir paradoks çıkarmış oluyoruz.
Yani biraz karmaşık ama çok da eğlenceli.
İlerlerde bu arada daha sohbete dönecek merak etmeyin.
Yani ben sanıyorum ki geçen sene Sanırım evet öyleydi galiba.
Barış Özcan'ın bir videosundan sonra böyle kafayı yemiş gibi araştırmıştım bu paradoks olaylarını.
O da çok ilginç bir konudan bahsediyordu.
Çünkü eğer izlemediyseniz hareket imkansızdır videosunu bir izleyin.
Videodan böyle hem çok şey anlıyorsunuz hem de hiçbir şey anlamıyorsunuz.
Gerçekten tam paradoks videosunu yaşatacağı bir his.
O video daha zen o paradoksundan bahsediyor Barış Özcan.
Öyle bir paradoks ki...
Hem insan aklına yatıyor hem de böyle bir arada kalıyorsunuz.
Yani böyle bir garip bir durumda.
O paradoks tam olarak şöyle hatta başaracağım bir deney yapıyor videoda.
O diyor ki, şimdi ben deneyi size görsel olmadan sözlü bir şekilde anlatabildiğim kadarıyla anlatacağım.
Diyor ki şimdi önümdeki şu ağaç benden neredeyse 10 metre uzaklıkta.
Şimdi ağaca doğru yürüyeceğim.
Yolun yarısına geldiğimde de kaç saniye geçtiğini örtceğim diyor.
Yolun yarısına geldiğinde böyle kırmızı bir top koyarak belirtiyor orada.
Bir ölçüyor. Yolun yarısına 5 saniye de gelmişiz.
Sonra yolun yarısına geldi ya hani.
Bu sefer de kalan yolun yarısına gidiyor.
Bir de bu yolun süresini tutuyor.
Bir bakıyor. 2,5 saniye.
Tamam diyor. Devam ediyor.
Bu sefer de yine kalan mesafenin yarısına bir elma koyuyor.
Hani oraya kadar gideceğim diyor.
Yine ölçeceğim. Bir bakıyor 1.3 saniye sürüyor bu yolda.
Şimdi ağaca henüz varmadı ve yolun yarısına her varışında bir miktar zaman harcaması gerekti.
Yani ilk başta 5 saniye sonra 2.5 saniye sonra 1.3 saniye.
Şimdi asıl soru şu.
Ağaca kadar olan yolu yürürken arada kalan mesafenin her seferinde yarısına varabilmek için Bir miktar zaman harcaması gerekti değil mi?
Şu bir miktarı birazcık baskı yaparak soruyorum.
Çünkü orası önemli anlamışsınızdır.
Çünkü ne kadar zaman geçtiğinin çok da bir önemi yok.
Bir miktar sonuçta yani.
Şimdi diyeceksiniz ki yani.
Ne olmuş? Sonuçta yürüdü ve ilerledi.
Hareket imkansızdır falan videonun adı.
Ne oluyoruz? E şimdi zamanda da birileri demiş ki yani ne oluyor?
Ne demek yani bu demiş?
Ben gidiyorum. Sürekli vakit lazım.
Şimdi onu diyen kişi kim biliyor musunuz?
Bundan böyle yaklaşık 2500 yıl önce falan böyle bizim meşhur Sokrates'ten de önce bugünkü İtalya'da yaşamış olan bir adamcız.
Bir gün evine giderken diyor ki Arkadaş bir dakika ya ne oluyor burada?
Ben yolun yarısına her gelişimde bir miktar zaman harcıyorsam ve her seferinde önümde yine yolun yarısı varsa bu kadar zamanı toplarsam ben eve hiç varamayacağım galiba diyor.
İşte böyle sürekli yolun yarısına gitmek için minik minik zamanlara ihtiyacı var ya hani.
İşte bu üçleri beşleri toplaya toplaya sonsuza kadar sonsuz zaman geçmesi gerekecek.
Nereye gideceksek gidelim eğer ki sonsuz zaman geçmesi gerekecekse.
E diyor ki. O zaman hareket etmek imkansız.
Sürekli bu zamana ihtiyacım var diyor.
İşte Elia'lı Zenon'un bu paradoksu gerçekten matematik tarihinin en büyük tartışmalarından biri oluyor.
Çok garip değil mi? Ama nasıl garip olan bence bugüne kadar da güncelliğini korumuş olması kesinlikle.
E bize biraz enteresan geldiyse başka kimlere kimlere gelmiştir değil mi?
Çözmeye çalışanlar da olmuş elbette.
Hatta bir isim var ki çözmeye çalışan.
Sürekli bana Temel'le Dursun'un fıkralarını hatırlatan anlamsızca.
Çünkü Karadeniz'leri özgü o pratik zeka, o laf sokuşlar, ilmalı sözler falan.
Kendisi Sinoplu Diyojen.
Yani bir açın bakın. Bakın öyle lafları var ki çok keyif almıştım ben kendisini araştırırken.
Hani o şey şu büyük iskendere falan da böyle posta koyan kişi kendisi.
Böyle bir ara verip azıcık bahsedelim hatta bence kendisine.
Ben bayılırım böyle kıvrak zekalı insanlara çünkü.
Şimdi en bilindik haliyle hatta böyle heykelleriyle falan gündüz ortası elinde fenerle dolaşan filozof deyince de böyle canlanıyor insanların kafasında.
Hatta bir gün öyle gündüz vakti elinde fenerle dolaşırken bağırıyor.
Adam arıyorum adam diye bağırıyor.
Yani sizler adam değilsiniz demeye getiriyor hani.
Ve bir gün başka bir meydanda adamlar buraya gelin diyor.
Bağırıyor yine. Yanına gelen adamları da ben adam arıyorum sizleri değil diyor.
Sopayla kovalıyor falan.
Böyle her eve lazımlık bir tip.
Eğlendirirdi bende insanı.
Neyse ne diyorduk?
Diyojen diyorduk. Diyojen böyle zaten kendisi kendi zamanında da ünlenmiş bir filozof ki onun yaşadığı dönem böyle filozofların saygın olduğu da bir dönem.
Epey şanslı o yüzden bence kendisi.
Böyle 2400 yıl falan önce Sinop'ta yaşayan bu filozofumuzun ünü o dönemin Makedonya kralı.
Bu az önce bahsettiğim Büyük İskender'e kadar ulaşıyor haliyle.
Hatta bu arada Diyojen'in böyle önceleri bir...
tahta fırçada yaşadığı falan da rivayet ediliyor.
Kesinlikle böyle hakkında yapılan, çizilen tablolara, yazılara falan mutlaka bakın.
Çok keyif alacaksınızdır.
Şimdi o Büyük İskender ülkeler fethederek geliyor.
Bir bahar sabahı Diyojen'in karşısında saygıyla dikiliyor ve diyor ki Dile benden ne dilersen diyor.
Ve Diyojen ne diyor biliyor musunuz?
Yani filozofların aktardığına göre diyor ki güneşimi engelleme yeter.
Ya da böyle gölge etme başka ihsan istemem gibi bir şey diyor.
Ya tabii ki böyle önümden çekilir güneşleneyim gibi bir masum bir anlamda söylemiyor Diyojen bunu.
Biraz böyle bir kinaya yapıyor orada koskoca Büyük İskender'i.
Hatta bu arada bu Diyojen'in Büyük İskender'e böyle dışarıdan güçlü görünebilirsin ama savaşlar içeride kazanılır falan dediği de rivayet ediliyor.
Böyle ne laflar ne laflar.
İşte ondan diyorum böyle bana bir Karadenizli fıkralarını hatırlatıyor diye.
Ha bir de şey var. Yine böyle bir Büyük İskender'le arasına geçiyor diyalog.
Bu büyük iskenler böyle insanların katledilip topluca gömüldüğü bir çukurda Diyojen'in kemikleri karıştırdığını görüyor.
Adam zaten şok oluyor.
E haliyle de diyor ki ne yapıyorsun yani sen burada diyor.
Diyojen de diyor ki babanızın kemiklerini arıyorum ama hangileri kölelerin kemiğidir hangileri babanıza aittir anlaşılmıyor diyor.
Yani neyse şimdi biz bu Diyojen'i bırakalım.
Ben böyle lafını esirgemeyenlerden Diyojen'den daha sonra...
Başka bir podcastta bahsedeyim.
Şimdi en iyisi biz paradokslara geri dönelim.
Fazla bile dağıtılmayan konuya.
Ne demiştik? Diyojen bu Zeno paradoksun hakkından gelir demiş miydik?
Demiştik. Kendisine bu paradokstan bahsettiklerine Diyojen diyor ki ben bunu çözmek yerine Zeno'nun yanıldığını gösteririm diyor.
Sonra oturduğu yerden kalkıyor ve yürüyerek hareket etmenin imkansız olmadığını gösteriyor.
Ve hikaye burada bitiyor diyormuşum.
Tabii siz bu zevme paradoksu sevdiyseniz Bayış Özcan'ın videosuna bir gidin.
Ama podcast'tan sonra gidin.
Şimdi değil. Şimdi ben asıl üstüne durmak istedim.
Paradoksa geçeceğim.
Çünkü bu değildi. Asıl anlatmak istedim.
Ya çok daha ilginç bana kalırsa şimdi anlatacağım paradoks.
Bu paradoksun böyle birden çok ismi var ama biz şimdi ilk adına böyle zaman paradoksu diyelim.
Bu paradoks 1900'lü yılların...
Yani tam tarihi çoktan et hatırlamıyorum.
Ünlü yazar Robert Henley'nin yazdığı All You Zombies isimli kısa bir öyküden çıkıyor.
Zaten bu paradoks daha sonra 2014'te falan Predestination isimli bir filme de uyarlanıyor.
Peki bu paradoks ne? Hemen kısaca anlatayım.
Bak dikkatli dinleyin.
Şimdiden uyarıyorum. Birazcık yine kafa karıştıracak ama bu kısa bir öykü.
1945 yılında bir gün yetimhanenin kafasına bir kız çocuğu bırakılıyor.
Anne babasının kim olduğu bilinen bu kız çocuğu oradakiler Jane ismini veriyor.
Jane yıllar boyu yalnız bir hayat sürüyor ama 18 yıl sonra...
1963 yılında bir barda Jean isimli bir gençle tanışıyor.
Jane daha çocuğu görür görmez aşık oluyor ona.
Daha sonra bu adamla böyle bir aşk yaşıyorlar ve ondan hamile kalıyor.
Ama Jean bir gün birdenbire ortadan kayboluyor ve Jane bu çocuğu onsuz doğurmaya karar veriyor.
Doğum sırasında Jane'in hem erkek hem de kadın yani her mafrada da olduğu ortaya çıkıyor.
Jane'in hayatta kalması için de ameliyatla erkek yapılması gerekiyor.
Evet hikaye enteresan biraz ama devam ediyorum.
Bu da yetmezmiş gibi doğum...
sonra Jane'in çocuğu kaçırılıyor.
Yani bu Jane'in başına gelme kalmıyor.
Bu yaşadıkları da kendisine ağır gelen Jane yıllar boyunca boş boş dolaşıyor ve 1970 yılında bir gün birileri çıkıp diyor ki zaman birliğine katılırsan çocuğunu kaçıranlardan intikamını alabilirsin diyor.
E böylece 1963 yılına yeniden dönen Jane intikam planlarını hayatta geçirecekken bir gün Barda yetim bir kadınla tanışıyor ve ona aşık oluyor.
Birlikte oluyorlar ve kız hamile kalıyor.
Yani bütün bu olaylardan haberdar olan Barman 9 ay sonrasına gidiyor.
Doğan çocuğu kaçırıyor ve 1945 yılına geri giderek bir yetimhanenin kapısına bırakıyor.
Yani... Böylece Jane hem kendisi hem hamile kaldığı kişi hem de doğan çocuk olarak karşımıza çıkıyor hikayede.
Söylememe gerek yok tabii ama bu da büyük bir paradoks oluşturuyor fark ettiğiniz gibi.
Zaten bu paradoks böyle daha sonra popüler kültürde bitmek tükenmek bilmeyen böyle zaman yolculuklarına falan bir yol göstermiş oluyor.
Her yeni gelende diyor ki bir öncekine ya saçmalama ya zaman yolculuğu öyle bir şey değil bak böyle bir şey diyor.
Ve zaman paradoksunu kendine göre uyarlayıp duruyor.
Biz de bunun nimetini... yiyoruz sürekli zaten.
Ben seviyorum da bu arada böyle paradoks içeren böyle hafiften bir beyin yakan filmleri falan.
Hatta böyle hem beyin yakmalı hem film demişken bir tane film öneriyim size.
Gerçi çok beyin de yakmıyor ama film deyince böyle bir aklıma geldi.
Geçen gün izledim çünkü. Şöyle ki ben İspanyol filmlerine bayılıyorum.
Gerçekten çok çok iyiler.
Hiç şans vermediyseniz mutlaka verin.
Şimdi önerdiğim film de bir İspanyol filmi.
Böyle hafif gerilimli iki üç yerinde.
İsmi ceset ama. Ama gerçekten ismine aldanmayın.
Belki gerçekten ödleğin tekiyimdir.
2-3 yerde şöyle bir gerildim, bir korktum.
Ama onun dışında merakla da izledim.
Gerçi bana kalsa ben filmin yarısına gelmeden kesin şöyledir ya, kesin böyledir falan dedim.
Hatta o kadar inandım ki bu düşünceme.
Filme dair böyle bütün merakım da gidiyordu benim.
Ama filmin sonuna doğru senarist böyle hiç beklemediğimiz bir yerden...
golü 90'a atıyor. Çok şaşırdım ben.
Öyle paradoksu falan da değil ama öyle aklıma gelmişken bir tek aklımda kalmasın dedim.
Öneri öneridir sonuçta.
Bana kimse önermemişti.
Ben öneriyim bu filmi birilerine.
Ama bir fragmanı izleyin ha.
Sonra ben çok korktum demeyin.
Herkesin eşliği farklı. Ben sorumluluk almayayım hiç.
Şimdi zaten sevilecek bir paradoks filmi yapmak bence çok zor.
Çünkü kavramın kendisi çok çok derin olduğu için onu işleyecek insanların da epey zor bir işi oluyor bence.
Yani o zaman paradoksunu öyle bir vermeye...
derler ki hem beni sıkmasın yani sıkmayacak kadar basit olsun hem de ilgimi çekecek kadar da böyle bir karmaşık olsun.
Ketçap bayrağız da olsun.
Yani bunun ölçüsünü birazcık kaçırdıklarında ya eseri çok karmaşık buluyoruz, ilgimizi kaybediyoruz ya da çok basit buluyoruz ve direkt dalgaya vuruyoruz filmi.
Çünkü insan o kadar basit bir filmde gerçekten kendini salak yerine koymuş gibi hissediyor.
O yüzden çok ince bir çizgi bence.
E bu da güzel çünkü öyle herkes zaman paradokslarıyla da uğraşmasın zaten yani böyle.
İyileri izleyelim. Şimdi böyle tam paradoks falan deyince de Dark hakkında konuşmam gerekiyor gibi hissediyorum ama daha bir iki anlatacağım daha var.
Üstüne bir de Dark'a girersem biz bir saatten önce çıkamayız bu podcast'tan.
O yüzden o başka zaman artık.
Çünkü ben size şimdi Madde 22 paradoksundan bahsedeceğim.
Böyle daha insani bir paradoks.
Böyle daha bizden daha anlaşılır.
Şimdi bu paradoks Joseph Heller'ın 1950'lerde yazmaya başladığı.
O ünlü eseri Mart'ta 22'den çıkıyor.
Yani daha bilindik ismiyle Catch-22 olarak geçiyor.
İsmini de zaten bu eserden alıyor direkt Paradox.
Bu kitap ne anlatıyor biliyor musunuz?
İkinci Dünya Savaşı'nda bir bombardıman uçağı, plato olan yüzbaşı John Yossaria'nın akıl sağlığını korumaya çalışmasını anlatıyor diyebiliriz kısaca.
Böyle bir özet geçelim. Yani kitap edebiyatçıdan eminim ki çok önemli yerlerdedir ama biz şimdi konudan çıkmayalım.
Bir tek Paradox kısmına ilgilenelim.
Şimdi peki hikaye güzel. Tamam.
Ama paradoks nerede başlıyor?
Şimdi bizim paradoksumuz uçmak istemeyen bir pilotun Amerikan ordusuna bulduğu bir açıkla başlıyor.
Şimdi bu açık nasıl biliyor musunuz?
Eğer ki bir pilot uçmak istemezse akıl sağlığı yerinde kabul ediliyor.
E çünkü uçuyorsun yani çok da akıl işi bir şey yapmıyorsun.
Uçuyorsun. O yüzden bir pilot olarak eğer ki uçmak istemezsen akıl sağlığı yerinde kabul ediliyor.
E haliyle uçmak isteyen bir pilot da aynı sebepten ötürü deli kabul ediliyor değil mi?
Yani çok basit bir denklem bu.
Ve bu akıl sağlığı yerinde olmayan.
Yani uçmak isteyen pilotlar eğer ki revire gidip kendini ihbar ederse ve ben deliyim diye itiraf ederse görevden alınıyor.
Yani epey de mantıklı çünkü uçmaya elverişli bir pilot değil demek akıl sağlığı yerinde değil çünkü.
Ama akıl sağlığının yerinde olmadığı için uçmaya elverişsiz olduklarını düşündüğü için yani aslında uçmak istemedikleri için akıl sağlıkları yerinde kabul ediliyor.
E bu durumda onları tekrardan sağlıklı bir rota dönüştürmüş oluyoruz.
Durum böyle olunca da buyrunuz size nur topu gibi bir madde 22 paradoksumuz ortaya çıktı.
Şimdi olay pek karmaşık evet ama...
Biraz düşününce hepimizin maddi 22 paradoksun içinde olduğunu göreceksiniz.
Yani tüm toplum olarak, aslında sadece Türkiye olarak kısıtlamak da istemiyorum.
Çünkü insanın doğasında olan bir şey bence bu.
Aslında bu çok kötü bir şey mi bilmiyorum.
Çünkü biraz anlattığımda fark edeceksiniz ki bu duruma kötü bir şey istediğimiz için de düşmüyoruz aslında.
Yani tam aksine mutlu olmak istediğimiz için düşüyoruz.
Hedeflerimize ulaşmak için düşüyoruz.
Bir yere varmak için bu paradoksun içinde dönüp duruyoruz.
Şöyle anlatabilirim mesela.
durumu. Sürekli bir şeyler için kendinizi şartladığınız oluyor mu?
Yani mesela şunu yaptığımda çok mutlu olacağım ya da şu gün şu kadar yersem ya da yemezsem çok mutlu olacağım.
Şunu elde ettiğimde benden mutlusu olmayacak gibi gibi gibi.
Yani şunu sormak istiyorum aslında.
Yarının mutluluğu için bugünü mutsuz yaşadığınız oluyor mu hiç?
Çünkü bu çok büyük bir paradoks bence.
İnsanlık olarak bunu tam olarak nasıl çözeceğimizi düşünüp duruyorum ben arada.
Böyle siz de biraz düşünün diye bunu açıyorum size.
Yani yarının mutluluğu için çabalamak çok da güzel aslında.
Bunun yanlış bir şey olduğunu da söylemiyorum.
Ama bugünün mutsuzluğu çok kötü.
Yani sırf yarının mutluluğu ihtimali için bugün gitmek istediğiniz yerlere gidememeniz kötü.
Yani yarın alma ihtimaliniz olan bir şey için bugün çok...
İçinizin kaldığı şeyleri rafında bırakmak kötü.
Bazen böyle sırf yarını düşündüğümüz için çok fazla şeyimi kaçırıyoruz diye soruyorum ben kendime.
Bu soruya bazen olumlu cevaplar vermeye çalışıyorum da genelde çok süslü cümleler kuramıyorum.
Kusura bakmayın bunun için.
Ama biliyorum ki bu paradoksun içine dönüp dolaşan çok insan var.
Sizin de aranızda, benim gibi.
Hatta mesela aranızda bir işte çalışanlar var.
O işten kazandığı parayla hayalini kurduğu bir eşyayı almak isteyenler var belki.
Ve biriktirdiği parayla...
O eşyayı alsa da işten dolayı o eşyayı kullanmaya zamanı olmayacak olanlar var.
Yani garip. Ya da hala o parayı biriktirmemiş olanlar var, biriktirememiş olanlar var.
Yani yarının belirsizliği içinde hayalin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinden emin olmasak da...
Biriktirmeye devam edenler de var.
Yani eminim buna. Yarının en kötü özelliği de bu sanırım.
O bahsettiğimiz yarının mutlu olup olmayacağını da bilmiyoruz çünkü.
En kötü yanı bu sanırım paradoksun.
Emin olsak her şey daha stressiz olabilirdi sanki değil mi?
Bence de. Size sadece böyle bir şeyler yapmak için bence yarını beklememeliyiz demek istiyorum.
Bu fikrime katılanlar olur.
Ama eminim ki katılmayanlar da olacak.
Yarını beklemek isteyenler de olacak.
Hepsine saygı duyuyorum ve hepinize saygı duyuyorum.
Ama umuyorum ki o güzel, mutlu yarınlar en kısa zamanda bizi bulacak.
Bunun için çabalıyoruz. Bunun için çabalıyorum ben de.
Kendinize çok iyi bakın. Bu içinde bulunduğumuz paradoksun çözümü bende yok.
Hani tam şu an böyle bir çaresini anlatacağım gibi geldiyse diye.
söylüyorum. Ben en iyisi veda edeyim.
En güzel yarınlar bizim olsun.
Beni Instagram'dan takip edip ya ne güzel bölümdü be demek istersen açıklamalar kısmına bırakacağım Instagram adresimi.
Bölümü dinlediğini belirten bir selam verirsen beni çok mutlu edersin.
Umarım ki keyifli vakit geçirmişsindir.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bay bay. Fikrinizden yayına, format, kayıt,
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
