
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Balzac, Jane Austen, Murakami, Proust, Steinbeck gibi yazarların günlük rutinleri nasıldır sizce? Bu bölümde Zeynep, birçok yazarın günlük rutinlerinden ve değişik alışkanlıklarından bahsediyor.
Zeynep'i instagramdan takip etmek etmek için tıkla!
Podcastin instagram hesabını takip etmek için tıkla!
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese merhaba. Konuşacak çok şey var podcastine.
Hoş geldiniz. Ben Zeynep.
Ben normalde en sonraki YouTube videolarımda da bahsetmiştim.
Yazarların yazmak hakkında yazdıkları şeyleri okumayı çok seviyorum.
Sanırım genel olarak yazarken neler düşünüyorlar, ne yapıyorlar ya da nasıl yazıyorlar bunu çok merak ediyorum.
Bugün de o yüzden çok keyifli bir sohbet yapacağız.
Çünkü yazarların günlük rutinlerinden bahsedeceğiz bugün.
Zaten günlük rutin dediğimiz şey, anlam olarak bak...
gündelik işlerinizi yani kahvaltı, öğle akşam yemeği gibi ihtiyaçlarla birlikte sosyalleşme, belli sorumlulukları yerine getirme, çalışma gibi eylemleri de kapsayacak şekilde
belli bir düzene koymak demek ve bu düzeni tekrarlamak anlamına geliyor.
Bu günlük rutin oluşturma ihtiyacı da genellikle belli bir hedefe ulaşma arzusundan.
Eğer ki belirlenen hedef sıkı çalıştırma gerektiriyorsa bunu yapabilmek için belirli bir düzen oluşturmak gerekiyor.
Bu da günlük rutinimiz oluyor.
Çok enteresan rutinleri olan yazarlarımız da var.
Hepsi birbirinden iyi yazarlar.
O yüzden sohbet ederken de çok keyif alacağız diye düşünüyorum.
Birazcık hastayım.
Eve bir mikrop girdi mi biliyorsunuz ki herkes dolanıyor.
Şu an boğazım ağrıyor. Sesim kötü geliyorsa kusuruma bakmayınız.
Elimden geleni yapacağım bugün.
Şimdi öncelikle ben kendim gibi kahve tutkunu olan bir yazarla başlamak istiyorum.
Bu kahve tutkunluğu çok fazla yazarda var bu arada ama birinde biraz anormal derecede var.
Kendisi balzak, inanılmaz derecede içiyor kahveyi.
Günde 40-50 bardak içtiği söyleniyor.
Çok da üretken bir yazar ve genel olarak rutinine baktığınızda kendine pek acımadığını görebilirsiniz.
Gerçekten kendi gözünün yaşına bakmamış.
Çok az uyumuş, az dinlenmiş.
saatlerce masa başında yazarmış.
Çünkü aslında baktığımızda Balzac büyük bir servet peşinde arkadaşlar.
Yani Balzac'ın hayattaki değerlerinden biri ve en önemlisi şöhret sahibi olmak ve bununla birlikte gelecek olan servetin sahibi olmak.
Bunun yolunda çok yazmak, çok üretmek olduğunu düşünüyor.
Ama hayatının bazı dönemlerinde o da kaymış.
Yani her zaman yazmaya devam etmiş bu arada ama hayatının bir döneminde ona para getirmek Getirecek olan şeyin kitap yazmak değil de yayın evi kurmak olduğunu düşünüyor.
Kitabı yazmayayım o kitap satayım daha rahat para kazanırım diyor.
Bir yayın evi kuruyor fakat maalesef ki başarısız oluyor.
Ama tahmin edebileceğiniz gibi Balzac ne yazmaktan ne de üretmekten asla vazgeçmiyor.
Şöyle anlatabilirim rutinini.
Kendisi akşam 6'da çok hafif bir akşam yemeği yiyor.
Ayrından da uykuya dalıyor.
1'e kadar uyuyor. Birden sonra da 7 saat...
Saat 8 olduğunda da 1,5 saat bir şekerleme yapıyor.
Sonra 9,5'dan saat 4'e kadar da bir yandan sert ve şekersiz kahve içerek sabah yazlıklarının düzeltmeleriyle uğraşıyor.
Bu aralıkta günlük yani 40-50 bardak içtiği söyleniyor.
Saat 4 olunca da bir yürüyüşe çıkıyor.
Daha sonra eve dönüyor, banyosunu yapıyor.
Bir iki ziyaretçi alırsa alıyor.
Ve bu kadar. Kendini gerçekten yazmaya vermiş.
Başka pek bir şeyle uğraşmamış.
Bu kadar. Bilmiyorum hani kendini kapatarak yazmak ne kadar doğrudur.
Neyse ki hani eserlerini çok keyifle okuyoruz ama ben biraz daha sakin bir hayat kafasındayım.
Yani dinleneyim de sonuçta bu hayata geldim bunu yaşayayım da arkadaşlarımla dostlarımla vakit geçireyim.
Bu konuda sıradaki yazarımız çok tatlı.
Simone de Beauvoir'dan bahsedeceğim şimdi.
Kendisi Fransız yazar ve filozof bildiğiniz gibi.
Bütün yaşamını, çalışmalarını istikrarlı bir şekilde sürdürebilmek adına sade bir şekilde.
Yani Beauvoir'ın günlük rutin programı gündüz tek başına çalışma ve öğleden sonra da ünlü Fransız yazar ve düşünür.
İnsanların arkadaş ortamına bir bakar mısınız?
Sartre ile birlikte çalışmalarına devam etmek olarak iki ay alıyor günü.
Bu arada hani bu kadar birbirini destekleyen ve birbirinin gelişimine yardımcı olan başka bir ikili var mıdır diye bir sorarım.
Şöyle ki gününü anlatacağım şimdi Simone de Beauvoir'ın.
Kendisi güne çayla başlıyor.
Ve 10 civarında yazı masasına geçip saat 1'e kadar çalışıyor.
Öğleden sonra da arkadaşlarla bir araya geliyor ya da Sartre'la buluşup birlikte öğle yemeği yiyorlar.
Akşam 5 civarı Sartre'ın evinde...
Birlikte çalışmaya başlıyorlar ve genellikle saat 9'a kadar sessizlik içinde çalışmaya devam ediyorlar.
Ben bu anların, bu ya da yazarların yanılak çalıştığı ortamların fotoğraflarını Instagram'da paylaşacağım storylerde.
Konuşulacak çok şey var hesabımda.
Zaten açıklamalar kısmından takip edebilirsiniz.
Orada öne çıkarılanlara sabitlemeyi düşünüyorum.
Sonrasında ne dedik? Starter'la birlikte saat 9'a kadar sessizlik içinde çalışıyorlar.
Çalışma rutini sona erdikten sonra...
Eğer ki Sartre'nin programında bir etkinlik varsa ona katılıyor Simone de Beauvoir.
Eğer bir program yoksa Sartre'la birlikte kendi dairesine geçip radyo programı dinliyorlar ya da tatlılığa bakar mısınız?
Birbirlerine o gün yazdıklarını okuyup görüş alışverişinde bulunuyorlar.
İşte böyle destekleyeceksiniz arkadaşlarınızı yani böyle birbirinize iyi geleceksiniz.
Bu okumak demişken de bir yazar var ki sıradaki yazarımız okumak konusunda çok...
Tatlı bir şey yapıyor bence.
Anlattıktan sonra bence siz de aynısını düşüneceksiniz.
Sıradaki yazarımız John Steinbeck.
Kendisi bir yazı atölyesi hazırlıyor.
Yani atölyede yazmayı tercih ediyor.
Bu tarz Türk Edebiyatı'nda da var burada.
Hani yazı evi, yazı odası, atölyesi gibi yerler var.
Yani sadece yazma eğilimini gerçekleştirmek üzere tasarlanmış bir odada çalışmak güzeldir bence.
Çünkü şöyle bir avantajı var ki oraya girdiğinizde yazmak ve okumak için giriyorsunuz.
Yani amacınız çok belli.
Bu şey gibi hani şey diyor ya masanızı çalışmak için kullanıyorsanız işte filme orada izlemeyin.
Sonuçta o masaya geçtiğinizde vücudunuz alışkanlık olarak direkt çalışmaya odaklanabilsin.
O şekilde alıştırın kendinizi.
Bu da böyle bir şey ki zaten Steinbeck'in tuttuğu atölye bir bodrum katı.
Bir bodrum katı kiralamış kendisi.
Çünkü penceresiz bir yer ve dikkat dağıtıcı unsurlar yok.
Pencere dediğiniz şey gerçekten dikkat dağıtıyor.
Bu tarz bir yerde yazıyormuş kitaplarını ve en tatlı kısma geldi.
Uzun uzun yazıp günlerce yazıp bazı kitapların yazımını yıllarca sürdürüp son aşamaya geldiğinde yani işte bu yazılar taslaklar artık temize çekildiği zaman sesini kaydedermiş
ve o kayıttaki sesi dinlemeyi tercih edermiş.
Ve bu dinlemeleri yaparken de gözlerini kapatıp tamamen esere odaklanırmış.
Buradaki amacı da şu aslında gözünü kapatıp Dinlerken eserde vermek istediği o asıl duyguyu o sesten almaya çalışırmış.
Eğer ki istediği duyguyu yakalayamazsa da tekrar tekrar eserlerin üzerinde çalışmayı sürdürürmüş.
Çok farklı bir çalışma çeşidi bence.
Ama başarılı olduğunu da söyleyebiliriz diye düşünüyorum.
Ben kendisini çok seviyorum çünkü.
Şimdi bunlar bence biraz daha normal.
Bir de Murakami'den bahsetmek istiyorum.
Kendisinin de çok düzenli bir hayatı var.
Şöyle ki 2004'te yapılan bir röportajda şöyle diyor.
Fiziksel ve zihinsel alışkanlıklarını paylaşıyor röportajda.
Diyor ki bir roman yazma modundayken saat 4'te kalkarım ve 5-6 saat çalışırım.
Öğleden sonra da 10 kilometre koşarım ya da 1500 metre yüzerim.
Ya da ikisini birden yaparım.
Sonra biraz okurum ve müzik dinlerim.
Akşam 9'da da yatağa giderim.
Her gün değişiklik olmadan bu rutine devam ediyorum demiş.
Çünkü tekrarlama benim için çok önemli bir hal alıyor.
Bu bir hipnotizmadır.
Düşüncelerimin derinliklerine erişebilmek için kendimi hipnotize ediyorum demiş.
Ama şöyle de bir şey var ki gerçekten kusursuz bir düzen bu arada.
Çünkü bu şekilde kendinizi...
hep bu saatte kalkarım, şu saatte kahvemi içerim, şu saatte yürüyüşe gider, şu saatte dönerim gibi çok spesifik bir rutin yaptığınızda vücut buna alışıyor ve o duygu durumlarına da alışıyor.
Burada Stephen King'in bir anısını anlatmak istiyorum.
Çünkü bu konuyu çok güzel özetliyor bence.
George Martin hepimizin bildiği gibi kitapları uzun sürede yazan bir yazı.
Ve Stephen King'e diyor ki bu kitapları bu kadar kısa sürede nasıl çıkarıyorsun?
Stephen King de ona şöyle diyor ki her gün yazıyorum.
Yani kötü günün nasıl olmuyor, ilham gelmeyen günlerin nasıl olmuyor diye soruyor ona George Martin.
Stephen King ise cevap olarak sabah rutinini anlatıyor kendisine.
Diyor ki her sabah kalkıp aynı saatte müzik dinliyorum ve kahve içiyorum.
Ve arkadaşlar her gün aynı saatlerde hem modunun yüksek olduğunu hem de yazacak ilhamı hissettiğini anlatıyor.
Yani belli bir rutin oluşturduğunu ve mod yüksekliğini de bu rutine dahil ettiğini söylüyor.
Yani o saatlerde modunun yüksek olması da rutinine dahil.
Anladınız mı? Çok enteresan bir şekilde gerçekten inanılmaz üretken bir yazar.
Demek ki bir şeyleri doğru yapıyor diye düşünüyorum.
Ama bu şekilde gerçekten çok güzel bir düzen oturttuğunuzda o modu bir kez yakaladığınızda ve rutine döndürdüğünüzde gerçekten de öyle oluyor.
O yüzden bu rutinlerden birazcık ilham alırız diye anlatıyorum aslında.
Ve Stephen King yazmak üzerine bir kitabı var zaten yazmıştım.
Yazma sanatı olması lazım.
Hani bu konulara ilginiz varsa mutlaka bir alın okuyun derim.
Orada diyor ki her ne kadar yazar da olsanız her gün sabah uyandığınızda o masanın başına geçip bilgisayarınızı açıp bir şekilde yazmalısınız diyor.
Yazmak istemiyor musunuz o an?
Ama yine de bilgisayarın karşısında boş boş oturman lazım.
diyor. Yani o kadar önemli olduğunu düşünüyor istikrarın.
Zaten bu şekilde bu kadar istikrarlı olmasaydı bu kadar kitabı yazamazdı diye düşünüyorum.
Çünkü gerçekten çok enteresan bir şey.
Böyle çok kısa sürelerde tamamen kurgu olduğu için de ayrıca.
Bunu hayal etmek, bunları kurgulamak gerçekten kolay şeyler değil.
O yüzden de ben hayranlık duyuyorum açıkçası böyle şeyleri paylaştıklarında.
Başka bir üretken yazarımız gerçekten çok üretken bir kadın bence.
Agatha Biri sizden bahsetmek istiyorum.
Kendisi küvette yazmayı seven yazarlarımızdan.
Bu bana çok ilginç gelmişti ilk okuduğumda.
Kendine özel bir banyo yaptırmış.
Ve o banyoda büyük bir küvet var.
O şekilde istemiş. Küvetin üzerine de bir çıkıntı yaptırmış.
Bu çıkıntının sebebi oraya bir yazı panosu yerleştirmek değil sanırım.
Sebebi elmasını rahat yiyebilmek.
Evet. Agatha Christie o cinayet planlarını kurgularken elma yemeği tercih eden bir yazar.
Çünkü elmanın ona ilham verdiğini düşünüyor sanırım.
Ki oldukça dediğim gibi üretken bir yazar.
Elmayı çok severmiş, çok tüketirmiş yazarken.
Bu da değişik bir yöntem.
Yani deneyebiliriz. Ben deneyimlere açık bir insanım.
Bunu da denemek istiyorum. Sonrasında Murakami'ninkini pek deneyebileceğimi düşünmüyorum.
Ama bakın şimdi Jane Austen'ı anlatacağım.
O çok denenebilir bir şey bence.
rutin. Şimdi kendisi bildiğiniz gibi İngiliz Edebiyatı'nın en önemli isimlerinden ve çok ilginçtir ki bence.
Ben bunu çok şaşırdım nedense.
Hayatı boyunca hiçbir zaman yalnız yaşamamış.
Kimlerle yaşamış? Annesi, kardeşi, yakın bir arkadaşı ve üç hizmetkarıyla birlikte yaşıyormuş ve sık sık da misafir ağırlarmış ama buna rağmen çok verimli bir yazar.
Şimdi ne yapıyor günlük rutininde?
Hemen anlatıyorum. Ev halkı uyanmadan kalkıp Güne piyano çalarak başlarmış.
Daha sonrasında sabah 9'da kahvaltısını hazırlar.
Onu yermiş. Kahvaltıdan sonra oturma odasında ev ahalisi yanında sessizce dikiş dikerken o çalışmaya başlarmış.
Evet kendisi çalışırken yanında evdekiler dikiş dikiyorlar.
Ve öğleden sonra 3'e 4'e kadar çalışmayı da sürdürürmüş.
Bu sırada eve misafir gelirse Austin ailesinin yanına geçip dikiş işinde onlara yardım edermiş.
Çok tatlı birisi. Akşam yemeğinden sonra da o gün yazdıklarını ev halkına okurmuş.
Austin'ın yazdıklarıyla birlikte başka bir roman daha seçilirmiş ve o da yüksek sesle okunurmuş.
Yani bu evde zaten yazar olması gerekiyormuş.
Yani bu kanalın başka şansı yokmuş.
Çok güzel bir ortam, çok güzel bir şans.
O yüzden... Gerçekten çok başarılı bir yazar olmuş.
Şimdi hep böyle mantıklı insanlar mı?
Hayır. Ama onlardan önce bir isim daha var anlatacağım.
Marcel Prost'tan bahsedeceğim şimdi.
Kendisi bildiğiniz gibi Fransız edebiyatından bir yazarımız.
O yazarken sessizliğe ihtiyaç duyan yazarlarımızdan biri.
Çünkü gürültüden o kadar hoşlanmazmış ki odasının duvarlarını mantar panolarla kaplamış.
Sessizlik içinde, odasında ve gece yazmayı tercih ediyormuş.
Çok sağa... Bence de en güzeli.
Kendisini odasına kapatıp günlerde, saatlerde hiç durmadan sabahın ilk açıklarını görene kadar yazmayı sürdürürmüş.
Odasına kapandığında bazen ondan hiç haber dahi alamazlarmış.
Hizmetkarı Celeste Albert anılarını anlatan şöyle bir anekdotta bulunmuş.
Onu anlatmak istiyorum. Marcel Proust bir gece odasına gidiyor ve birkaç gün odasından çıkmıyor.
odasındayken rahatsız edilmekten pek de hoşlanmayan bir isim Prost ve hizmetkarı da ondan haber alamadığı için yani sorularına ve seslerine yanıt alamadığı için oldukça endişeleniyor.
Fakat Marcel Prost odasında günlerce kendini aç bırakarak belki de ölüme bırakarak aslında kayıp zamanın izinde de çok önemli olan bir sahneyi anlamaya
çalışıyordu. Ölümün eşiğine varmak ne demek?
Ölümü beklemek ne demek?
Aslında bunu anlamaya dolayısıyla gerçek bir tecrübeyi anlatmak istiyordu okurlarına.
İnanılmaz bir yazarlık.
Yani bu Tolstoy'un Anna Karina'yı yazdığı süreçteki hikayesine benziyor.
Onu anlatmayayım şimdi. Ama bu arada...
Anna Karina'ya başlıyorum bu ay.
Her ay yakın arkadaşımla birlikte bir kitap seçip onu okuyoruz.
Sonrasında oturuyoruz, konuşuyoruz vs.
bahsetmiştim daha önce. Geçen ay Martin Eden'ı okuduk.
Dansa Daveti okuduk.
Bu ayda bir deli cesareti.
Dedik ki Anna Karina'yı okuyalım.
Çünkü benim ne zamandır listemdeydi.
Kendisinin de öyle. O yüzden güzel oldu.
Diyeceksiniz ki yok mu böyle...
değişik değişik huyları olan birileri tabii ki de var arkadaşlar.
Mesela birisi benim çok sevdiğim yazarlardan Dickens yanında daima bir pusula taşırmış ve yatarken yönünü daima kuzeye çevirirmiş arkadaşlar ve yatığı ortalarmış.
Bu ritüelin ondaki yaratıcılığı geliştirdiğine inanırmış.
Değişik bir inanç. Bunu çok deneyebileceğimi düşünmüyorum ama kendisine çok işe yarar olacak ki gerçekten çok seviyorum kitaplarını.
Bir diğer ilginç alışkanlık Virginia Woolf'tan geliyor.
Ünlü İngiliz yazar Virginia Woolf farklı bir bakış kazanmak için eserlerini ayakta durduğu bir masada yazarmış arkadaşlar.
Tam fizyoterapistimin bana önerdiği gibi.
Çünkü bende skolyoz var ve çok uzun saatler masada eğik durduğumda çok ağrım oluyor.
Kendisi bana tam da bunu istemişti.
Belki ben de bunu denesem.
Yaratıcılığıma da bir etkisi olur diye düşünüyorum.
Değişik bir yazma şekli.
Bir de Victor Hugo ilham gelmediği zamanlarda tüm kıyafetlerini evdeki görevlilere vererek sadece kağıt ve kalemle kendini bir odaya kilitleyerek yazmaya başlarmış.
Sefilleri bir de bu bilgiyi öğrendikten sonra tekrar okuyun.
Değişik bir huyu bu da.
Hugo genel olarak değişik bir karakter bence.
Çünkü kendisi her sabah penceresinin önündeki küçük masada oturup yazı yazarmış.
Yakınlardaki bir kaleden atılan günlük top atışıyla şafak vakti uyanırmış Hugo.
Ve Guernsey'de 9 kapı aşçıya taşıdığı metresi Juliet'ten bir demlik taze çekilmiş kahve ve sabah mektubunu alırmış.
Mektuptaki o tutkulu kelimeleri okuduktan sonra iki çiğ yumurta...
İçer ve saat 11'e kadar yazarmış.
Değişik. Bir şey demek istemiyorum.
Ama hepsi dediğim gibi birbirinden başarılı yazarlar.
Herkesin bambaşka bir hikayesi var.
Ama ben bu kısımları öğrenmeyi çok seviyorum.
O yüzden hani diyorum yazarların yazma üzerine yazdıkları kitapları okumayı çok seviyorum diye.
Böyle. Umarım ki keyifli bir sohbet olmuştur.
Bu tarz konular konuşmayı seviyorum ben.
Umarım siz de sevmişsinizdir.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Ben kendi hesabımı ve konuşacak çok şey var podcast hesabının Instagram sayfasını açıklamalar kısmına bırakacağım.
Kendinize çok iyi bakın.
Görüşmek üzere. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
