
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Batı sanat tarihinin en etkili figürlerinden biri olarak kabul edilen bir ressam: Vincent Van Gogh. Bu bölümde Zeynep, Van Gogh’un çocukluğundan intiharına kadar olan süreci anlatıyor.
Zeynep'i instagramdan takip etmek etmek için tıkla!
Podcastin instagram hesabını takip etmek için tıkla!
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese merhaba.
Konuşacak çok şey var podcastına.
Hoş geldiniz. Ben Zeynep.
Bundan önce iki sanatçının Dali'nin ve Moni'nin hayatını konuşmuştuk.
Dediniz ki Zeynep Van Gogh'da gelmeli.
Ben de sizi dinledim.
Bu podcastta onun çocukluğundan başlayıp intiharına kadar giden süreçte neler yaşadığını anlatmaya çalışacağım.
Elimden geldiğince. Dali bölümü 45 dakika sürünce dedim ki bu böyle olmayacak.
O yüzden hiç oyalanmadan başlamak istiyorum.
Tabii ki önce çocukluğuna gideceğiz.
Vincent Van Gogh'un nasıl bir ailede büyüdüğü ona bakalım.
Babası protestan bir papaz.
Adı Theodorus Van Gogh.
Köyün papazı kendisi. Annesi de Anna Cornelia Carventus.
Ve Vincent 6 çocuğun sağ kalan en büyüğü.
Ondan tam bir sene önce doğan bir abisi var aslında.
Vincent 30 Mart doğumlu bu arada.
Abisi de 30 Mart doğumlu.
Ama abisi doğduktan bir süre sonra ölmüş.
Ve onun da adı Vincent Van Gogh'muş arkadaşlar.
Bu hikaye sizi bir yerden tanıdık geldi mi?
Dali bölümünü dinlemiş olanlar aynı şeyin Dali'de de olduğunu hatırlayacaktır.
Ve şöyle bir şey var. Ölen abisinin mezarı evlerinin bahçesinde gömülü.
Yani Vincent Van Gogh o çocukluk döneminde üzerinde kendi adının yazdığı bir mezarın olduğu bir bahçede.
Ne kadar travmatik bir şey aslında değil mi?
Ve Vincent çok sakin, ciddi, içe dönük bir çocukluk geçirmiş.
Annesi babasıyla da arası pek iyi değilmiş.
Aynı Dali'de olduğu gibi böyle abisinin yerini doldurmaya çalışmış aslında.
Olmadığı biri gibi davranmış.
11 yaşına geldiğinde de onu çok uzak bir okula yatılı olarak vermişler.
Vincent hiç istememiş bunu.
Çünkü o yaşta böyle uzaklara gitmek biraz terk edilmiş gibi.
hissettirmiş ona. Çok üzücü bir şey aslında bence de.
Hatta bir keresinde şöyle demiştir.
Tek endişem dünyada nasıl bir işe yararım?
Bir amaca hizmet edip iyi bir şeyler olabilir miyim?
Hayatı boyunca sevgiyi, ilgiyi aramış Van Gogh ama hiç de bulamamıştır.
Adamcağızın yaşarken sadece bir tablosu satıldı ama öldükten sonra biliyorsunuz ki milyon dolarlar değerinde her bir tablosu.
Hep böyle yer edinmeye çalışmış bir yerlerde.
O aidet duygusunun açlığı var belki de çocukluktan gelen.
Nasıl bir karakteri varmış biliyor musunuz?
Böyle hani kuşların nereye yuva yaptığını bilen.
Ender bulunan çiçeklerin nerede açtığını bilen böyle çok güzel bir ruhu varmış.
Neyse Vincent yatılı okuldan sonra eve dönüyor arkadaşlar.
Daha doğrusu amcasının yanına dönüyor.
Saint amcası. Ve henüz 15 yaşındayken amcası Saint onun için Goupil'de bir pozisyona başvuruyor.
Hollanda'da bir galeri burası.
Ana merkezi Paris'te bulunan ünlü Goupil galerisinin Hollanda'daki şubesine çıraklık yapmak üzere çalışmaya başlıyor Vincent.
Burada geçen... onun içindeki o edebiyat ve sanat sevgisini de büyütmeye başlıyor bence.
Burada 2-3 sene çalışıyor.
Sonra Londra şubesine transfer ediliyor.
Bu arada Van Gogh işe ilk girdiği zamanlarda aynı dönemde erkek kardeşi Theo da şirketin Brüksel ofisinde işe giriyor.
Aralarında o ömür boyu sürecek olan yazışmaların başlaması da tam bu zamana denk geliyor.
Bu döneme denk geliyor. Daha sonra Londra'ya transfer edilince hayatının yepyeni bir dönemi başlıyor tabii ki.
Bu şehir çok etkiliyor onu.
Zaten Charles Dickens romanlarından da okuyup çok...
sevdiği bir şehir. Buradayken British Museum, National Gallery gibi ünlü müzeleri ziyaret ediyor.
Kırsal yaşamı, köy hayatını resmeden sanatçıları keşfediyor.
Ve Van Gogh'un gittiği dönemde İngiltere'de her yerde konuşulan bir akım var.
Evangelizm diye. Van Gogh çok etkileniyor bu akımdan.
Bu akımı da şöyle düşünebilirsiniz.
Hristiyan olmayanları da bu dine davet etmek gibi.
Ki zaten Van Gogh'un tüm dünyayı Hristiyan yapmak gibi bir arzusu da var.
Adam her şeyi böyle... Çok uçlarda yaşıyor yani.
Öyle istiyor. Hayatının en mutlu dönemi olarak bahsettiği bu Londra yıllarında oturduğu pansiyonlu sahibinin kızına aşık oluyor arkadaşlar.
Gidip evlenme teklifi de ediyor ama kız böyle kahkahalar atarak reddediyor onu.
Van Gogh'un bir kız tarafından ilk reddedilişi büyük bir kalp kırıklığı tabii ki.
Sonrasında 1875'de Paris'e tayin ediliyor.
Ve Paris'te Londra'ya kıyasla...
Bambaşka biri oluyor Vincent.
Duruluyor böyle yani. Hani Louvre Müzesi'ne gidip saatler geçiriyor orada.
Ve zamanla dine olan eğilimi de artıyor.
Orada bir arkadaş ediniyor.
Onunla böyle saatlerce İncil'den konuşuyorlar.
Hatta bazen bu konuşmalar o kadar uzun sürüyor ki işine falan geç kalıyor.
İşte çok aksi insanlarla ilgilenmeyen birine dönüşüyor.
Bazen iş yerine haber vermeden işe gitmediği falan oluyor.
Sonra diyorlar ki görüşürüz Van Gogh'cığım kovuldun.
Peki Van Gogh ne yapıyor?
Öğretmenlik yapmaya karar veriyor.
Toplanıp Londra'ya dönüyor.
Okullara başvurular yapıyor.
Ve bir yatılı okuldan onay alıyor.
Ama diyorlar ki sen vekil öğretmen olacaksın.
Kalacak yerini ayarlayacağız, yemeğini vereceğiz ama maaş yok diyorlar.
Van Gogh da kabul ediyor bunu.
Ama Van Gogh fakirlik konusunda inanılmaz hassas arkadaşlar.
Asla dayanamıyor.
Hatta bir gün müdür diyor ki git öğrencilerin annesinden babasından bu.
paraları topla. Van Gogh da gidiyor öğrencilerin ailelerine ama böyle sefil bir haldeler.
Bunu görünce mahvoluyor.
Çok üzülüyor yani. Peki ne yapıyor dersiniz?
Gidip istifa ediyor arkadaşlar.
Cebinde 5 kuruş parası da yok.
Sonra bir kitapçıda çalışmaya başlıyor ama bunda da devam edemiyor.
Böyle tüm gün masa başında falan yapamıyor bir şekilde.
Bu sefer de ailesinin yanına geri dönüyor.
Ve diyor ki ben de babam gibi papaz olacağım.
Biliyorsunuz Van Gogh da her şeyi çok uçlarda yaşayan bir insan.
Papaz olan babası bile Pek istemiyor bunu.
Çünkü tanıyor yani o da oğlunu.
Ama Van Gogh yine de sınavları hazırlanıyor ediyor.
Fakat maalesef ki geçemiyor sınavı.
Diyor ki yapacak bir şey yok.
O zaman Protestan Misyoner Okulu'nun açtığı kursa gideyim.
Orada 3 aylık bir eğitim alıyor.
Ve Belçika'da görevlendiriliyor.
Belçika'da bir madenci topluluğu için vaiz olarak görevlendiriliyor.
Yani stajyer, rahip olarak.
Ama bir görüyor ki buradaki durum da aynı öğrencilerin ailesi gibi.
Sefale. Yani bunları gördükçe daha da bağlanıyor Dine.
Ama Van Gogh öyle bir karakter ki hani madencilerin kıyafetlerini gördükçe kendininkileri giyemiyor.
Onları insanlara veriyor.
Kendisine çuvaldan bir pantolon diktirip onu giyiyor.
Ufacık bir para kazanıyor orada ama onu da insanlara veriyor.
Daha sonra madende bir göçük meydana geliyor.
Çok kötü bir olay.
Çok travmatik. Van Gogh daha da bunalıma giriyor.
Dört elle Dine sarılıyor.
Tabii ki. Hatta madenciler aç diye onlarla birlikte aç kalıyor.
Yani kendini yırtıyor birilerine faydalı olabilmek için.
Ama bunu yaparken bile ne kadar aşırıya kaçıyor fark ediyorsunuz değil mi?
Daha sonra yine bir yerlerde sefalet görüyor.
Oralarda da gönüllü olarak çalışıyor Van Gogh.
Bu gördüğü sefalet o kadar acıtıyor ki canını.
Yani bu acıyı dindirmek için de ne yapıyor?
Resim yapıyor arkadaşlar. Kardeşi Theo'nun desteğiyle gönüllü işleri bırakıp resim eğitimi almaya başlıyor.
Brüksel'de. Bir yıl eğitim alıyor orada.
Sonra ailesinin yanına dönüyor.
Köyde bulduğu her şeyi çiziyor.
Gün içerisinde ya resim yapıyor ya da kitap okuyor.
Bunlara veriyor kendini tamamen.
Ve bir kuzeni ziyarete geliyor onların evine.
Eşi yeni vefat etmiş.
Çoluk çocuk sahibi bir hanımefendi.
Bu kuzeni Kay adı.
Bizimki aşık oluyor bu kadına.
Çok uğraşıyor onu etkilemek için.
Sonra da evlenme teklif ediyor.
Ama yine reddediliyor Van Gogh.
Çok çok sert bir şekilde hem de.
Ki kızın babası da görüşmelerini istemiyor.
Van Gogh da elini yanan mumun üzerinde tutup yakıyor elini biraz.
Yani kendine zarar verme eğilimi hep var gördüğünüz gibi.
Bu sefer Van Gogh'un babası Van Gogh'u başka bir kuzeninin yanına gönderiyor.
Eşi ressam bu kuzeninin Anton Mahov.
Ve Van Gogh burada yağlı boyanın o büyüsünü keşfetti.
ediyor. Çıkıyor sokağa, önüne gelen her şeyi çiziyor ve o dönemde bir hayat kadınıyla tanışıp ona aşık oluyor.
Bu kadın o sırada hamile ve çalışmıyor.
Van Gogh evine alıyor bu kadını.
Sian, kadının adı bu arada.
Hatta Instagram'a koyacağım.
Van Gogh'un Sorrow adlı eserindeki kadın da bu kadın.
Ben onları... Sabitlerimde profilime.
Kadın sonra doğum yapıyor ve işe dönmek durumunda kalıyor.
Çünkü Van Gogh da artık hani kirasını ödeyemeyecek durumda aslında.
Ve hani kuzeninin yanında kaldı demiştim ya Mao.
O tüm bunları öğreniyor arkadaşlar.
Ve Van Gogh'un babasına...
Bir mektup yazıp her şeyi anlatıyor.
Babası deliriyor tabii ki.
Ve hani Van Gogh'un uç noktalardaki hayatına bir bakın derim.
Burada da yani bir dönem dinine çok bağlı iken bir dönemde bir hayat kadını ile aşk yaşıyor.
Babası da hemen Van Gogh'un yanına geliyor.
Tabii ki diyor ki bu kadını bırakacaksın.
Ama Van Gogh da hem Siyene...
Hem de çocuğa o kadar bağlı ki yani sırf onları geçindirebilmek için kapı kapı dolaşıp resimlerini satmak için uğraşıyor.
O dönemde burnu sürtsün diye ne babası ne de Theo para gönderiyor Van Gogh'a.
En sonunda Vincent ayrılıyor kadından ve dönüyor baba evine.
Bu arada baba evine dönüp orada yaşıyor diyorum ama böyle hani Van Gogh'a böyle ufacık bir yer veriyorlar.
Çamaşır odası gibi orada kalıyor.
Bu içten içe çok üzüyor onu.
Çünkü bir yerde... demiş ki sanki evlerine böyle tüylü bir köpek alacaklarmış gibi.
Beni eve sokmaya tereddüt ettiler demiş.
Ben demiş bir köpek olsam da bir insan ruhu taşıyorum.
Benim derin duygularım var demiş.
Çok üzülmüştüm ben bunu okuduğumda.
O dönemde de resimlerine hep bir karanlık hakim dikkat ederseniz.
Peki kimse mi sevmedi bu adamı diye soracaksınız.
Bu dönemlerde komşu kızı Margaret Van Gogh'a aşık oluyor.
Ama bu sefer de bizimki sevmiyor.
Buna rağmen kabul ediyor evlenme teklifini.
O kadar aç işte sevgiye Van Gogh.
Peki sonra ne oluyor? Kızın ailesi diyor ki olmaz.
Bu adam hayat kadınıyla falan yaşıyordu diyorlar.
Kızı eve kapatıyorlar.
Ve kız intihar ediyor arkadaşlar Van Gogh için.
Ama kurtuluyor. Şimdi ben tablolarına değinelim istiyorum biraz.
Bu dönemdeki eserleri genellikle karamsar temalar içeriyordu.
Patatesi yerler tablo.
Bu dönemin en bilinen eserlerinden.
Ama Van Gogh bu tabloyu bir arkadaşına ve Theo'ya gösterdiğinde hiç beğenmiyorlar.
Çok kötü falan diyorlar bu tablo için.
Koyarım bunu da Instagram'a.
Ve bu tablo ilk ve son grup resmi oluyor.
Küsüyor gibi oluyor biraz bu tarzda.
1886 yılında Van Gogh, Theo'nun yanına gitmeye karar veriyor.
Ve Paris'e gidiyor. Bir ev tutuyorlar orada.
Ve burada çok iyi sanatçılarla tanışıyor.
Mesela Monet onlardan biri.
Renk paleti değişmeye başlıyor.
Hatta bir lokanta Van Gogh'un resimlerini asıyor duvarlarına.
İnanılmaz mutlu oluyor tabii ki.
Ama çok geçmeden bir bakıyor ki hepsi kapının önünde.
Ne oldu diyor yani neden attınız dışarı?
Adam da diyor ki seni resimlerin müşterilerimin iştahını kapatıyor diyor.
Ne kadar üzücü. Bu dönemde Van Gogh bir intihar girişiminde bulunuyor ama bir şey olmuyor ona.
İçkiyi sigaraya veriyor kendini.
Hastalıklar atlatıyor.
Resimleri de satmıyor.
Kimse almıyor yani. Ama bir gün Cezanne ile karşılaşıyor arkadaşlar.
Modern resmin üstadı.
Resimlerini gösteriyor ona hevesle.
Ama Cezanne hiç beğenmiyor bunları.
Sanki deli yapmış gibi.
Van Gogh yıkılıyor tabii ki yine.
Paris'teki yaşam onu tatmin etmeyince 1888'de Fransa'nın güneyindeki Arles'e taşınıyor.
En önemli eserlerini verdiği yerde burası zaten.
Van Gogh buradayken Paul Gogel'in rahatsızlandığını öğreniyor karaciğerinden.
Ona diyor ki buraya gel.
Arles'e gel. Ve Gogel Arles'e geliyor.
Burada aslında bir sanatçı topluluğu kurmayı planlıyorlar ikisi.
Ama o kadar çok kavga ediyorlar ki arkadaşlar.
Sürekli yani. Kavga ediyorlar, barışıyorlar.
Kavga ediyorlar, barışıyorlar. Van Gogh tamam, hadi hiç susmuyor, etmiyor.
Ama... Gogiel de az değil.
Çok egoist, kibirli.
Sürekli Van Gogh'u ezmeye çalışıyor.
Ve sanata bakış açıları da çok hızlı aslında.
Gogiel'e göre sanat keyif almak için yapılan bir şey.
Ama Van Gogh için sanat bir var olma biçimi.
Ama yine de çok iyi arkadaşlar.
Şimdi diyeceksiniz tamam Zeynep çok iyi arkadaşlar.
O zaman neden Van Gogh Gogiel'i bıçaklamak istedi?
Çok haklı bir soru. Şimdi bunlar bir gün oturuyorlar tamam mı?
Ve tartışıyorlar tabii ki.
Van Gogh, Gogel'in önüne bir gazete atıyor.
Gazetede de şöyle bir haber var.
İki arkadaş kavga etti.
Biri diğerini bıçakladığı gibi bir şey.
Hoş bir şey mi yani? Bir düşünür müsünüz?
Tehdit ediyor Gogel'i falan.
Sonra geçip gidiyor bu olay.
Sonra bir gün meyhanede içerlerken yine bir tartışma oluyor.
Ve Van Gogh yine ölümle tehdit ediyor.
Gogel de sarhoşluğuna veriyor o an bu lafları.
Ama sonraki gün bir korkuyor.
Ve Van Gogh'a diyor ki ben Paris'e dönmek istiyorum.
Burada daha bir tartışma çıkıyor.
tabii ki. Van Gogh terk edilme konusunda travması olan bir insan neticede.
Sonra Gogh yani diyor ki ben bir dışarı çıkayım hava alayım falan.
Çıkıyor evden. Yürürken arkasından bir ayak sesi duyuyor.
Arkasından bir dönüyor.
Bir bakıyor ki Van Gogh elinde bir ustura.
Bir an gözü göze geliyorlar.
Van Gogh donup kalıyor o an.
Sonra koşarak evine dönüyor ve kulak memesini ustura ile kesiyor.
Kulağını değil arkadaşlar kulak memesini kesiyor.
Sonra bu kulak memesini sarıyor, paketliyor.
Arles'te hep gittiği bir genel ev var.
Oraya gidiyor ve hep gittiği kadına bunu veriyor.
Diyor ki al sana bir hediyem var.
Kadın paketi açınca çıldırıyor tabii ki çığlıklar atıyor.
Ego gen nerede? O ne yapıyor?
O gece otelde kalıyor arkadaşlar.
Sabah bir gidiyor her yer kan.
Van Gogh yatağında yatıyor. Öylece kardeşi Theo'ya haber verip kadınların resmini çizmek için hiçbir şey olmamış gibi Tahiti'ye gidiyor.
Gogel. Yani ne diyeyim.
Ve bu dönemde Sara ve bipolar olduğu düşünülüyor Van Gogh'un.
Kendi isteğiyle yattığı hastanedeki doktoru da Sara uzmanı.
Ki zaten o koyuyor teşhisi de.
Van Gogh burada iki hafta yattıktan sonra taburcu ediliyor.
Ve o meşhur...
Kulağı sargılı portresini yapıyor.
Bu resim içinde kardeşine diyor ki yaşayan bir ölüye benziyorum.
Bu dönemden sonra tabloları da çok değişiyor zaten.
Bazen boyaları falan yiyip intihara da kalkışıyor.
Hastanelere kaldırılıyor.
Ve yine bir hastaneye kaldırıldığında artık yatış veriliyor.
İşte o meşhur yıldızlı geceler tablosunu da bu hastanenin camından bakarken yapıyor.
Hani hayatı boyunca sadece bir resmi satıldı demiştim ya.
O resmi de bu. Bu hastanede yapıyor arkadaşlar.
Kırmızı üzüm bağı resmi.
Bu hastanede 200'e yakın resim yapmış.
Arkadaşlar 200'e yakın.
Ve bu resimlerde ağırlıklı olarak sarı kullanmıştır.
Theo'ya yazdığı bir mektupta da şöyle demiş.
Çalışmalarımda tamamen sarı renkler var.
Son derece ham boyandılar.
Ama içeriği güzel ve sade oldu.
Onda ölümü görür gibi oluyorum.
Theo demiş. Yani sarı renk Van Gogh için ölüm aslında.
Yeşil renkte insanların korkunç tutkularını, kırmızıda ise onların başkaldırılarını anlatmaya çalışıyorum da demiştir.
Dediğim gibi bu hastaneye çizdikleri çok önemli.
Ama Van Gogh bu dönemde aşırı mutsuz arkadaşlar.
Çünkü yük olduğunu hissediyor.
Neden? Çünkü Theo bakıyor ona hala.
O para gönderiyor. Bu arada da Theo evlendi, çocuğu oldu.
Hatta çocuğunun adını da...
Vincent koydu. Vincent Van Gogh.
Van Gogh resmini de güçlendiriyor bu arada tabii ki.
Yani 8 senede 800'den fazla resim yapmıştır.
Acemi bir ressamdan usta bir ressama dönüşmüştür bu 8 senede.
Ama yine de Theo'ya yük olmak onu çok üzüyor.
Theo evlendikten sonra iyice yıkıldığını söylüyor Van Gogh.
Sanmayın ki Theo da öyle çok rahat bir hayat yaşıyor.
O da hasta arkadaşlar. Frang hastası.
Ama herkese de o bakıyor.
Annesine, kız kardeşine.
Van Gogh'a, kendi ailesine.
Ama Van Gogh'un bu durumdan çok rahatsızlık duyduğunu söylemiştim hatırlarsanız.
Bir mektubunda şöyle demiş.
Senin ya da evdeki diğerlerinin başına bela olacağıma inanırsam ya da senin yoluna çıkarsam eğer...
Ve kimseye bir faydam olmazsa bir davetsiz misafir ya da dışlanmış biri gibi hissedersem ben öleyim daha iyi demiş.
Birazdan anlatacaklarım neden yaşanmış bu mektuptan sonra daha rahat anlaşılıyor bence.
Ve bildiğiniz gibi 27 Temmuz 1890'da buğday tarlası ve karga kuşları resmini tamamlıyor.
Hemen ardından göğsüne ateş ediyor.
Ölmüyor, ağır yaralanıyor.
İki gün yaşam mücadelesi verdikten sonra...
Sonra kardeşi Theo'nun kollarında ölüyor.
Ve ondan 6 ay sonra da kardeşi Theo ölüyor kederinden.
Van Gogh'un hikayesi de burada bitiyor arkadaşlar.
Şu an tablolarının milyon dolarlar ettiğini, onu milyonlarca insanın da sevdiğini biliyoruz.
Ama öldükten sonra verilmiş sevginin bir kıymeti var mıdır diye sorarım sizlere.
Bir de hani bu kendi hayatını sonlandırdığı tabanca var ya.
O tabanca 70 yıl...
sonra bir açık arttırmada 162.500 euroya satılmıştır.
Yani çok böyle çok üzülmüştüm ben bunu gördüğümde.
Böyle işte bu bölümün de sonuna geldik.
Çok da kısa olmadı bölüm ki aslında 37 yıllık kısacık bir hayatı da anlattım.
Ama anlatacak çok şey bile kaldı.
Hatta ben istiyorum ki bir bölümde de Van Gogh'un Theo'ya yazdığı mektuplarla alakalı konuşalım.
Bu zaten bir kitap haline de getirildi.
Buna ilginiz varsa ona da mı bakabilirsiniz mutlaka?
Ben tabloları da podcast'in instagram hesabında store'da paylaşacağım.
Sonrasında da öne çıkarılanlara sabitlerim.
Kendinize çok iyi bakın.
Bir sonraki bölümde yani haftaya cuma sabah 6'da görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
