
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Renklerin yetmediği yerde, Vincent kelimelere sarıldı. Bu bölümde Zeynep, Van Gogh’un kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplarla bir ressamın yalnızlığına, tutkularına ve kırılgan kalbine bakıyor.
Transkript
Herkese merhaba, Konuşacak Çok Şey Var podcastına hoş geldiniz.
Ben Zeynep. Bugün size fırça darbelerinden çok böyle birazcık kelimeler üzerine bir hikaye anlatacağım.
Van Gogh'u bir ressam olarak evet hepimiz tanıyoruz.
Ama bu bölümde onu ne müzelerdeki tablolarıyla ne de biyografik detaylarla konuşacağız.
Bu defa kelimeleriyle tanıyacağız Van Gogh'u.
Çünkü onun gerçek dünyası belki de resimlerinden çok kardeşi Theo'ya yazdığı o yüzlerce mektupta saklıydı.
Sadece bir sanatçının duygu durumu değil de bir insanın...
İçsel çatışmaları, tutunma çabaları, yaşamla kurduğu o ilişki üzerine de çok şey anlatıyor bize.
Biliyorsunuz ki T, onun sadece kardeşi değil, belki de hayattaki en büyük dayanıydı.
Bir nevi sığınağı, yazdıkça nefes aldığı bir yerde.
Kim zaman içine döktüğü, kim zaman hayallerini anlattığı bir sırdaşa dönüştü o mektuplarda.
Ve biz bu bölümde Van Gogh'un resimlerinin ötesine geçip o satırların içine bakacağız.
Öfkesini, şefkatini, yalnızlığını ve belki de en çok özlemini konuşacağız.
Van Gogh'un resimleri kadar mektupları da renkliydi aslında.
Ama bu renkler hani öyle paletteki gibi değil de ruhunun...
Karanlık köşelerinden çıkıyordu çoğu zaman.
Yazdıkları sadece bir sanatçının üretim sürecini değil bir insanın zihnindeki fırtınayı, varoluş sancısını ve belki de bir türlü dinmeyen iç sesini ortaya koyuyordu.
Resimle konuşamadığı zamanlarda kalemle konuştu.
Belki anlaşılmak için, belki yalnız olmadığını hissetmek için, belki de kendi için anlamlandırmak için.
Her cümlesi zaten bir günlükten bir sayfa okuyorsunuz gibi.
Her mektubu tabloları kadar samimi.
İşte bu yüzden bugün...
Bu kelimelere odaklanacağız.
Şimdi gelin birazcık mektupların içine bir bakalım.
Hani bazen biriyle konuşmak istersiniz ya.
İçini dökmek ve kendini anlatmak.
Ama kimse yoktur. İşte Van Gogh için o kişi hep Teo'ydu.
O kadar fazla şey yazmış ki kardeşine.
Ya sanki onsuz yaşayamıyormuş gibi.
Belki biraz da bu yüzden hala bu kadar tanıdık geliyor bize.
Çünkü ne yazdıysa gerçekten içinden geldiği gibi yazmış.
Hiçbir şey yok. Dümdüz, çok gerçek, çok içten.
Bir mektubunda şöyle diyor.
Hayatta gerçek bir şey yapmak istiyorum.
Yani derinden, ciddi ve içten bir şey diyor.
Bu cümledeki kararlılığı hissediyorsunuz değil mi?
Ama aynı zamanda bir çaresizlik de var.
Sanki yaptığı şeyin değerini göstermek için kendini kanıtlamak zorundaymış gibi.
Halbuki o sadece hissettiklerini aktarmaya çalışıyordu.
O yüzden bu mektupları okurken bir ressamın ötesinde bir insanla tanışıyorsunuz.
İçinde şüphe olan, umut olan, hayal kırıklığı olan bir insanla tanışıyorsunuz.
Başka bir mektubundaysa bazen içimde öyle bir boşluk oluyor ki dünyanın bütün yıldızlarını çizsem bile dolmuyor yazmış.
Bu cümle böyle bilmiyorum.
Okuyunca şöyle bir durmuştum ben.
Çünkü bir şeyler yapıyorsun, emek veriyorsun, uğraşıyorsun ama o içindeki eksikliği yine de dolduramıyorsun.
Van Gogh'un çizdiği resimler bile yetmiyordu bazen ama yine de bırakmadı.
Çünkü resim yapmak onun için bir sonuç değildi, bir yoldu.
Ve o yolda çoğu zaman yalnız, çoğu zaman sessizdi.
Ama mektuplar vardı ve teosu vardı.
Şöyle bir şey daha yazmış bir mektubunda.
Yalnızlık çok güzel olabilir ama insanın yalnız olduğunu bilmemesi gerekir demiş.
Bu çok güçlü bir cümle bence.
Çünkü Van Gogh yalnızlığa alışkın biriydi.
Belki de onu tanımlayan şey buydu.
Ama burada şunu diyor. Yalnız kalabilirsin.
Ama yalnız olduğunu hissetmediğin sürece o yalnızlık seni yıkmaz.
TV yazarken yalnız olmadan hissediyordu belki.
O yüzden bu mektuplar bu kadar kıymetli.
Çünkü biz bu mektuplar sayesinde onun yalnızlığını paylaşmış oluyoruz.
Onun o sessiz akşamları, o boş duvarları ve hatta o umut dolanları yaşıyoruz onunla.
Bir başka cümlesi de şöyle.
Ben resim yapmak istiyorum ve resim yaparken sevgiyle dolmak istiyorum.
Bu kadar net, bu kadar sade.
Sanat onun için sadece kendini ifade etme biçimi değil, bir sevgi dili adeta.
O sevgiyi bazen güne bakanlara koydu.
Bazen bir çift ayakkabıya, bazen bir geceye ama o sevgiyi hep taşıdı.
Ve bence o sevgiyi en çok da Theo ile paylaştı.
Çünkü... Ne olursa olsun Theo hep onun için vardı orada.
Ve biz şu an bu mektupları okurken sanki Van Gogh'la değil de kendi kardeşimizle konuşuyormuş gibi hissediyoruz.
Bu Theo'ya yazdığı mektuplarda beni en çok etkileyen şeylerden biri yalnızlığıyla tutkusunun nasıl iç içe geçtiği.
Hani bazı insanlar vardır ya sanki dünyada yanlışlıkla doğmuş gibi hissederler.
İşte Van Gogh bana hep öyle geliyor.
Ama aynı zamanda içindeki ışığı...
tutkuyu, kendine rağmen nasıl ayakta tuttuğunu da görüyoruz.
Bir mektubunda şöyle yazıyor hatta.
İnsanların bana garip gözlerle baktığını hissediyorum, Theo.
Ama günün sonunda resim yapmaktan başka bir yol bilmiyorum.
Eğer bunu yapmazsam yok olurum, diyor.
Bu cümle böyle o kadar büyük bir ihtiyaç ki resim onun için bir seçenek değil.
Bir hayatta kalma yöntemi gibi.
Sanki fırçasını eline aldığında nefes alabiliyor gibi.
Bu yaratıcı insanların çok iyi anlayacağı bir şeydir.
Bir şeyi üretmek zorunda olmak.
Aksi halde kendi iç sesinin seni kemirmesi.
Bir başka mektubunda da şöyle diyor.
Sanat bir tür iç hesaplaşmadır Theo.
Renkleri bir araya getirirken sanki ruhumdaki düğümleri çözmeye çalışıyorum.
Bu cümleyi okuduktan sonra şöyle bir şey düşündüm.
Belki de Van Gogh'un eserlerindeki o çarpıcı renk geçişleri sadece teknik bir tercih değil.
Belki bu onun duygularını resimle bağırma biçimi.
Konuşamadığı, anlatamadığı her şeyi tuvale döküyordu.
Bu yüzden bazı tabloları izlerken kendini böyle çok çıplak kalmış gibi hissediyorsun.
Çünkü o kendini saklamamış.
Ne hissediyorsa, ne yaşıyorsa olduğu gibi aktarmış.
Theo'ya yazdığı mektuplarda onu en çok ayakta tutan şeyin bu yazışmalar olduğunu da anlıyoruz.
Hatta bir mektubunda şöyle diyor.
Eğer bu mektuplar olmasa kendimi tamamen kaybolmuş hissederdim.
Seninle konuşmak bana yaşamayı hatırlatıyor demiş.
Bunu okuduğumda artık mektubunun bir terapiye dönüştüğünü düşündüm.
Yani Van Gogh için bu yazışmalar sadece kardeşine bilgi vermek değil, bir tür duygusal iyileşme aracı.
Kendi yalnızlığına karşı bir siper gibi bu satırlar.
Van Gogh'la Theo'nun ilişkisi sadece iki kardeş arasındaki mektuplaşma değilmiş aslında.
O mektuplar bir tür celsimi değilmiş Van Gogh için.
Hayatta onu en çok anlayan, onu en az yargılayan ve her şeyden önemlisi onun yeteneğine gerçekten inanan tek kişi Theo'ydu.
Bunu sadece yazdıklarıyla değil hayatıyla da kanıtlamış.
Çünkü Theo sadece madde olarak destek olmamış Van Gogh'a.
Onun ruhsal fırtınalarına da göğüs germiş ve bu gerçekten öyle kolay bir şey değil.
Bakın mesela 1888 yılında Arles'e taşındığında Vincent şöyle bir mektup yazıyor.
Theo, burada bu güneydeki ışığın içinde kendime yeni bir sayfa açabileceğimi hissediyorum.
Renkler daha canlı, gökyüzü daha geniş.
Sanki her şey bana yeniden başla diyor.
Ama sonra bir anda yine karanlık çöküyor içime.
Neyse ki sana... Bu
satırlar bana çok dokunuyor çünkü...
Umudun ve karanlığın aynı anda bir insanda nasıl var olabileceğini bence çok güzel anlatıyor.
O güneş ışığında bile zihninin içindeki fırtanalar dinmiyor.
Ama Theo'ya yazmak, ona iyi olacağım demek.
Bir yandan da kendini buna inandırmaya çalışmak gibi.
Ve bu dönemde Theo abisinin Paris'teki galerilerde tanınabilmesi için elinden geleni yapıyor.
Van Gogh'un hiç satılmayan tablolarına rağmen onun bir gün büyük bir ressam olacağına olan inancını hiç kaybetmiyor.
Düşünsenize bir kişi dışında herkes onun deli olduğunu söylüyor.
Ama bir kişi, kardeşi her koşulda yanında bu destek birçok sanatçının sahip olamadığı bir şey.
Yine bir mektubunda Vincent şöyle yazıyor.
Sen olmasaydın Theo, belki de çoktan pes etmiştim.
Bazen gece geç saatlerde kimsenin olmadığı bir sokakta yürürken senin varlığını hissediyorum.
Beni bu dünyaya ait hissettiren tek şey senin yazdıkların.
Bu mektup bilmiyorum. Beni çok duygusallaştırıyor her defasında.
Çünkü kocaman bir yalnızlık ve o yalnızlığın içinde bir iple bağlı olduğu tek bir kişi var.
Theo. Hani hep deriz ya bir kişi bile sana inansa yeter diye.
İşte Vincent için o bir kişi Theo'ydu.
Bir de şöyle çok tatlı bir detay var.
Vincent, Arles'te yaşadığı dönem bir sanatçılar evi kurmak istiyor.
Hayali başka ressamlarla birlikte üretmek, resim yapmak, birlikte yaşamak vs.
Ve tüm bu projeyi yine Theo'ya yazıyor.
Hatta Gawain'le orada yaşamaya başlıyorlar ama işler kötüye gidiyor.
O meşhur kulak kesme olayı da bu dönemde yaşanıyor.
Theo bu olaydan sonra hemen Vincent'ı ziyaret ediyor.
Kimsenin onu görmek istemediği, akıl hastası muamelesi yaptığı o zamanlarda bile Theo onu hiç yalnız bırakmıyor.
Ve o dönem yazdığı mektuplarda hep iyileşeceğim diye bir tekrar var.
Hep iyileşeceğim, iyileşmeliyim çünkü sana borçluyum gibi cümleler kuruyor.
Sanatına devam edebilmek için, Teo'nun çabasına layık olmak için iyileşmeye çalışıyor.
O mektuplar gerçekten sadece yazışma değil, hayatta kalma çabası gibi.
Bir noktada şöyle yazıyor.
Bazen sabahları kalkmak için sebep bulamıyorum ama sonra aklıma sen geliyorsun ve fırçayı elime alıyorum.
Belki yine beğenmeyeceğim ama en azından denemiş olacağım yazmış.
Ve bu cümle bana hep şunu düşündürüyor.
Birinin sana olan sevgisi bazen kendin için bile bulamadığın gücü sana verebilir.
Vincent kendisi için değil belki ama Theo için resim yapıyor.
O resimler bir teşekkür, bir tür hala buradayım deme biçimi gibi.
Theo'lu yazışmalarında Paris'ten ayrıldıktan sonra Vincent'in dili birazcık daha yumuşuyor.
Ama bir yandan da o tanıdığımız içsel çalkantılar hep orada.
Eyles'teki ilk dönemlerinde güneş ışığının her şeyi düzelteceğine inanmış gibiydi.
Ama sonra yine mektuplarına karanlık sızıyor Vincent'in.
Mesela 1889 yılında St.
Remy'de bir akıl hastanesindeyken Theo yazdığı bir mektupta şöyle diyor.
Zihnim zaman zaman bana ihanet ediyor gibi hissediyorum.
Ama yine de elimdeki boya ve fırçalarla bir tür denge kurmaya çalışıyorum.
Renkler beni tutuyor Theo.
Bazen sadece onlar tutuyor.
Bu bence şeyi gösteriyor gibi.
Sanat onun için gerçekten terapi gibiydi.
Kelimelerle anlatamadığını resimle dışa vuruyordu.
Ve Theo onun bu ifadesini hem anlıyor.
Hem de kıymet veriyordu.
Hatta kimi zaman Vincent ona yaptığı bir tablonun anlamını açıklıyor uzun uzun.
Yani sadece hani bak yaptım değil şöyle hissettim diyerek.
Bu mektuplar onun iç dünyasının güncesi gibi ve düşünün ki bir yandan da kardeşiyle paylaştığı bir sır gibi o resimler.
Bir tabloyu yaptıktan sonra Theo'ya şöyle yazıyor mesela.
Yıldızı geceyi yaptım dün gece.
İçimde fırtına vardı ama dışarıda gökyüzü öyle sakindi ki belki de bu gökyüzünü resmetmemin sebebi buydu.
İçimdeki gürültüyü bastırmak için sessiz bir şey arıyordum diyor.
Ve bugün yıldızlı geceyi herkes tanıyor ama o zamanlar kimse bilmiyor tabii.
O tabloyu sadece bir kişi görüyor ilk ve Theo o kişi.
İlk yorum ondan geliyor.
İlk beğeni ya da eleştiri.
Vincent'un tüm kırılganlığıyla açıldığı ilk insan o.
Theo da yalnız bir aslında bu arada.
Her ne kadar dışarıdan güçlü, hayatını toparlamış biri gibi görünse de mektuplarından anlıyoruz ki onun da sırtında bir yükü var.
Hem Vincent'ın geçimini sağlamak, hem ona moral vermek, hem kendi işini yürütmek, hem evliliğini sürdürmek.
Ama hiçbir zaman Vincent'ı bir yük olarak görmüyor.
Hatta tam tersi onu hep teşvik ediyor.
Hani senin işin çok kıymetli.
İnsanlar anlamasa da sen yapmaya devam et diyor.
Bu bana çok kıymetli geliyor.
Çünkü destek olmak sadece para ver...
ya da yanında olmak değil.
Birinin gözlerinin içine bakıp ben sana inanıyorum diyebilmek.
İşte o yüzden bu mektuplar sadece kardeş sevgisi değil.
Bir insanın diğerini hayatta tutma çabası gibi.
1890 yılının başlarında Vincent'ın mektupları biraz daha umutlu olmaya başlıyor.
Yeni bir yerde yaşamaya başlıyor.
Dr. Gatchat'ın Gözleme altında daha düzenli bir hayata geçiyor gibi.
Ama biliyoruz ki bu sonbahar sürmeyecek.
Son mektuplarından birinde Theo'ya şunu yazıyor.
Çalışmaya devam ediyorum.
Günde 3 tabloya kadar çıktım.
Kendimi iyi hissediyorum diyemem ama yaptığım resimler o duyguyu taşıyor zaten.
Renklerdeki öfke, fırça darbelerindeki hüzün, belki de anlatamadığım her şeyi onlar söylüyor.
O resimlere bakınca gerçekten de öyle hissediyoruz.
Sanki içinden taşan tüm duygular tuvale dökülmüş gibi.
Sözcüklerle tarif edemediği o yalnızlık.
Bazen bir tarlanın içinde, bazen bir selvinin gölgesinde, bazen bir gökyüzünde.
Çıkıyor karşımıza. Ve sonrasında hepimizin içini burkan o olay yaşanıyor.
Ama ben burada uzun uzun bu kısmı anlatmayacağım.
Zaten Vincent Van Gogh için bir bölüm yapmıştık.
Onu dinleyebilirsiniz. Bu bölümde anlatmayacağım bu kısmı.
Çünkü bu bölüm onun acısından çok sevgisini anlatmak için.
var olsun istiyorum. Theo, Vincent'ın ölümünden sonra sadece birkaç ay daha yaşayabiliyor.
Bunu bir trajedi olarak da görebiliriz ama ben başka bir yerden bakmak istiyorum.
Belki de onlar birbirine o kadar bağlıydı ki biri gittiğinde diğeri yarım kalamadı.
Kalmak istemedi. Bugün Amsterdam'daki Van Gogh Müzesi'nde bir tablo var.
Mektuplarının bazıları sergileniyor.
Camın arkasından Vincent'ın kendi el yasalı yazdığı satırları okuyabiliyorsunuz.
O harfler, o satırlar artık sanat tarihinin değil bence insanlığın bir parçası.
Ve düşünün ki bir ömür boyu neredeyse hiç anlaşılmamış bir sanatçı bugün tüm dünyada tanınıyor.
Ama... O dünyada onu ilk anlayan tek bir kişi vardı.
O da Teo'ydu. Ve bu da bana hep şunu düşündürüyor.
Bazen sadece bir kişiye yazdığın bir mektup tüm dünyaya ulaşabilir ya.
İşte bu yüzden bu bölümü kapatırken belki hepimizin aklına şu kalmalı.
Birine yazdığın birkaç satır.
Onun en zor anında tutunduğu tek şey olabilir.
Ve bu dünyada bir insana inandığını söylemek kadar güçlü çok az şey vardır.
Umarım ki sevdiklerinize desteğinizi elinizden geldiğini de gösteriyorsunuzdur.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Ben de buradaydım dinledim demek isterseniz ulaşabileceğiniz sosyal medya hesaplarını açıklamalar kısmına bırakıyor olacağım.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bay bay. Kısa
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
