
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Mona Lisa’yı çalan da var, Eyfel Kulesi’ni satan da… Bu bölümde Zeynep, tarihin tozlu sayfalarına gizlenmiş en dahiyane dolandırıcılık hikayelerini anlatıyor. Gerçek olamayacak kadar çılgın planların nasıl işe yaradığını duyunca, siz de “nasıl kandılar?” diyeceksiniz.
Zeynep’i Instagram’dan takip etmek için tıkla!
Zeynep’i Youtube’dan takip etmek için tıkla!
Podcast hesabını Instagram’dan takip etmek için tıkla!
“Bunları Sadece Günlüğüm Biliyordu” podcastini dinlemek için tıkla!
Transkript
Herkese merhaba, Konuşacak Çok Şey Var podcast'ine hoş geldiniz.
Ben Zeynep. Bugün sizi biraz şaşırtmak istiyorum.
Ama öyle küçük sürprizlerden bahsetmeyeceğim.
Bugün dolandırıcılık tarihinin en zeki, en çılgın ve yok artık ya dedirten olaylarını konuşacağız.
Kimisi EFR kulesini satmış, kimisi olmayan bir ülkeye yatırım yapmış, kimisi de Mona Lisa'nın çalınmasını fırsat bilip dünyaya kandırmış.
Ve evet bunların hepsi gerçekten yaşanmış.
Çünkü bazen gerçek hayat kurgu senaryolardan çok daha çarpıcı olabiliyor.
Hazırsanız başlıyorum.
İlk hikayemiz... Paris'te geçiyor.
Yıl 1925 ve biri...
Eyfel Kulesi'ni satıyor.
Victor Lustig, belki de tarihin en yaratıcı dolandırıcısı, şık giyimli, zarif konuşan, Fransız aksanıyla İngilizce konuşan bir adam.
O kadar ikna ediciymiş ki ona inanmamak imkansızmış.
O dönemde Eyfel Kulesi'nin bakımı çok pahalıymış.
Gazetelerde sürekli kule sökülecek mi haberleri falan çıkıyormuş.
Ve Victor Lustig bu haberleri okurken bir fikir buluyor.
Ben bu kuleyi satabilirim.
Sahte hükümet mektupları hazırlıyor ve kendini posta ve telgraf bakanlığından bir yetkili gibi tanıtıyor.
Ve Paris'in zengin hurdacılarını gizli bir toplantıya çağırıyor.
Onlara kulenin satılacağını...
Ama bu işlemin gizli kalması gerektiğini söylüyor.
Çünkü kamuoyu henüz bu kararı bilmiyormuş.
Toplantı 5 yıldızlı bir otelde gerçekleşiyor bu arada.
Sunumlar yapılıyor, kağıtlar dağıtılıyor, imzalar atılıyor.
Her şey gerçek gibi.
Ve sonunda en yüksek fiyatı veren hurdacıya kuleyi satıyor.
Lusik o parayı alıyor ve bir anda ortadan kayboluyor tabii ki.
O kadar iyi kandırıyor ki dolandırılan adam polise bile gitmeye utanıyor.
en tuhafı şu arkadaşlar.
Birkaç ay sonra Lusik Paris'e geri dönüyor ve aynı dolandırıcılığı ikinci kez yapıyor.
Yani inanılmaz gerçekten.
Ama tabii bu tek örnek değil.
Şimdi sizi Louvre'un loş koridorlarına götüreceğim.
Çünkü sıradaki adam Mona Lisa'yı satan adam.
Adı Eduardo de Valferno.
Arjantinli bir donandırıcı ama kendini sanat uzmanı gibi tanıtıyor.
1911 yılında Paris'te Mona Lisa çalınıyor.
Gerçek hırsız Vincenzo Perugua onu İtalya'ya kaçırıyor.
Ama çalınma olayı duyulmadan önce Valferno çoktan harekete geçmiş.
Olay şöyle gerçekleşiyor.
Şimdi Valferno çalınacağını önceden bildiği Mona Lisa'nın 6 adet birebir kopyasını yaptırıyor ve bu sahte tabloları dünyanın farklı yerlerindeki zengin koleksiyonerlere gizlice
orijinal diye satıyor.
Hepsine de aynı şeyi söylüyor.
Çalındığında tabloyu ben çaldım.
Şu anda sadece birkaç koleksiyoner de var.
Sizin sırrınız bizim sırrımız.
İşin ilginç yanı tablo gerçekten çalınınca koleksiyoncular hiç ses çıkarmıyor.
Çünkü eğer konuşurlarsa hem dolandırıldıkları ortaya çıkacak hem de çalındığı eser satın aldıkları anlaşılacak.
Why Fair No böylece tek tablo üzerinden 6 kez kazanç sağlıyor ve hiçbir zaman da yakalanmıyor.
Çünkü ne sahte tabloyu gösteriyor ne de adını ifşa ediyor.
Bu da tarihe geçiyor.
Hiçbir zaman çalmadığı bir tabloyu satarak dolandırıcılık tarihine adını yazdırıyor.
Bilmiyorum bazı konularda çok büyük konuşmamak lazım.
Ben de hani geçmişte annem de babam da birkaç kez dolandırılmışlığımız var bizim.
İşte gideriz bir ev tutarız Marmaris'te bir gideriz kapı duvar kimse yok meğersem dolandırılmışız falan.
Ama bunlar üst seviye gerçekten.
Çünkü bir sonraki ismimiz olmayan bir ülkenin prensi Gregor.
McGregor. Bazen insanları kandırmak için çok uğraşmanıza gerek kalmaz ya.
Yatar ki onlara inanmak istedikleri bir şeye sunun.
McGregor, McGregor'a tam olarak bunu yapıyor.
Kendini Poyais prensi olarak tanıtıyor.
Poyais diye bir ülke olduğunu söylüyor.
Orta Amerika'da Honduras yakınlarında verimli toprakları olan gelişmeye açık harika bir ülke.
Ama aslında öyle bir ülke yok tabii ki.
Haritada bile yeri belli değil.
1820'lerde İngiltere'de Latin Amerika hayranlığı çok yaygın.
İnsanlar yeni dünyaya göç etmeni hayalini kuruyor.
McGregor da bu hayali satın alıyor.
Yatırımcılara tahviller satıyor.
Poets vatandaşlık belgeleri dağıtıyor.
Hatta bu hayali ülke için bir anayasayla, bayrakla, para birimiyle geliyor.
O kadar inandırıcı ki insanlar gerçek zannediyorlar.
Bazı aileler yeni hayatımıza başlıyoruz diyerek gemilere biniyor.
Ama oraya vardıklarında karşılarında hiçbir şey yok.
Ne bir ülke, ne bir şehir, ne bir barınak.
Yine de Gregor McGregor yakalanmıyor.
Çünkü hikayesi o kadar büyüleyici ki insanlar kandırılıklarını bile hemen kabullenemiyorlar.
O yüzden bu tarihin en zarif kurgularından biri olarak geçiyor kayıtlara.
Hiç var olmamış bir ülkeye yatırım yaptırmak.
Şimdi biraz daha modern bir hikayeye geçelim.
Belki adını tanıyorsundur.
Frank Abagnall.
Çünkü onun hayatı...
Leonardo DiCaprio'nun başrolünde oynadığı Catch Me If You Can filmine ilham olmuştu.
Frank henüz 16 yaşındayken başlıyor bu işe.
Ama öyle basit sahtekarlıklar değil.
Pilot kılığına girip yıllarca ücretsiz olarak uçaklarda seyahat ediyor.
Panem havayollarının üniformasını giyiyor.
Pilot gibi davranıyor.
Havalimanlarında en rahat odalaşıyor.
Sonra bir gün doktor oluyor.
Evet bildiğin hastanede çalışıyor.
Birkaç tıbbi terimi ezberliyor, sahte belgeler düzenliyor ve çocuk doktoru olarak göreve başlıyor.
Hiç ameliyata girmiyor tabii ki ama idare ediyor bir şekilde.
Bir dönem avukatlık da yapıyor.
Gerçekten baro sınavına girip geçiyor ve birkaç ay çalışıyor.
Frank o kadar ikna edici, o kadar soğukkanlı biri ki insanlar onun gençliğini fark etmiyor bile.
Kopya çekmiyor, kandırıyor.
Ve 26 yaşına geldiğinde...
FBI'ın en çok arananlar listesine giriyor.
Yakalandıktan sonra da FBI onu işe alıyor.
Çünkü bir sahtekarı yakalamanın en iyi yolu başka bir sahtekarla çalışmakmış.
Bugün hala bankalara ve şirketlere dolandırıcılık önleme eğitimi veriyor.
Ve şöyle diyor. Ben zeki biri değildim.
Ama insanlar hep görmek istedikleri şeyi gösterdiğimde bana inandılar.
Enteresan bir hikaye.
Eğer filmi de izlemediyseniz mutlaka bir bakın derim.
Şimdi son hikayeye geldik.
Ama aslında bu sadece bir hikaye değil.
Bir sistemin doğuşu.
Adı bile artık Lugat'a girmiş.
Ponzi sistemi. Charles Ponzi 1920'lerde Amerika'da yaşıyor.
Zengin olma hayaliyle yanıp tutuşuyor ve bir gün...
Çok basit ama çok etkili bir fikir buluyor.
Yatırımcılara yüksek kar vaadinde bulunuyor ama aslında yaptığı şey çok basit.
Yeni gelen yatırımcının parasını önceki yatırımcıya ödeme olarak veriyor.
Bir süre her şey tıkır tıkır işliyor.
Hiç sıkıntı yok. İnsanlar %50 kazanç aldıkça daha çok para yatırıyorlar.
Sistem büyüdükçe büyüyor ama bu balon ve bir gün patlıyor.
Binlerce insan parasını kaybediyor.
Ponzi hapse giriyor.
Ama onun kurduğu bu sistem yıllar sonra defalarca kez farklı isimlerle tekrarlanıyor.
Bugün bile bir sahtekarlık sistemi ortaya çıktığında insanlar hala onun adını kullanıyor.
Bu tam bir Ponzi zinciri.
Yani fikirler ölmüyor.
Birileri hala bir şekilde dolandırıcılık yapmak konusunda gelişmek istiyor belli ki.
Bazen bir adam çıkıyor.
Eyfel Kulesi'ni satıyor.
Birisi Mona Lisa'yı, bir başkası hiç olmayan bir ülkeye yatırım topluyor.
Ve biz hep şunu düşünüyoruz.
Nasıl inanmışlar?
Yani nasıl? Yani nasıl Eyfel Kulesi'ni satın alabildi o insanlar?
Nasıl Mona Lisa'yı çaldılar ve bana getirdiler diye inanabildi?
Ama aslında cevap çok basit.
Çünkü insanlar en çok inanmak istedikleri şeye inanırlar.
Ve bazen doğru gibi görünen şey sadece çok iyi anlatılmış bir yalandır.
Ben bu bölümü böyle bir hazırlarken, bir şeyler araştırırken şunu düşündüm.
İnsanlar neden bu kadar kolay kandırılıyor?
Ve neden bazı yalanlar gerçeklerden daha inandırıcı hale geliyor?
Belki de cevabı Victor'un şu sözünde saklı.
İnsanlara istediklerini ver.
Sonra kendini satmana bile gerek kalmaz diyor.
Bugün sizinle birlikte tarihin en çılgın ama en gerçek hikayelerinde yürüdük biraz.
Kimisi güldürdü bence ama hepsi kesinlikle şunu hatırlattı.
İkna etmek bir sanat ama kandırmak...
çok ince bir zeka. Umarım ki çok keyifli bir sohbet olmuştur.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Tüm sosyal medya hesaplarımı açıklamalar kısmında bulabilirsiniz.
Geçen hafta bölüm gelmedi ama bunu telafi ediyorum tabii ki.
Bir de yeni podcast'imi yayınladım.
Bunları sadece günlüğüm biliyordu podcast'inde.
Eski günlüklerimi karıştırıyorum.
Hayatımızın bir döneminde hepimizin dert ettiği şeyleri konuşuyorum aslında ve o zamanki Zeynep'le şu zamanki Zeynep arasındaki farkları öğreniyorum diyebilirim.
Belki bir yürüyüşünde belki bir işini gücünü hallederken eşlik edebilirim sana.
Onu da açıklamalar kısmından bulabilirsin.
Şimdiden keyifli dinlemeler diliyorum.
Kendine çok iyi bak.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
