
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Sanat tarihinin en ünlü tablolarından biri olan Son Akşam Yemeği’nin arkasındaki hikâyeye, Leonardo da Vinci’nin çalışma takıntılarına ve bu eserin nasıl ortaya çıktığına birlikte yakından bakıyoruz. Bu bölümde Zeynep, tablonun sipariş sürecinden Leonardo’nun sabaha kadar süren çalışma anlarına, masanın etrafındaki gizli detaylardan eserin hayatta kalma mücadelesine uzanan hikâyeyi anlatıyor.
Kişisel hesabıma ulaşmak için: https://www.instagram.com/zeynephantik?igsh=c3hrNTd1NjlhejRq&utm_source=qr
Podcast hesabıma ulaşmak için: https://www.instagram.com/gunlugumdecokseyvar?igsh=c245NTZpa2Ywc3Rm
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese merhaba, Konuşacak Çok Şey Var podcastine hoş geldiniz.
Bugün tarihin belki de en meşhur, en çok görülen tablolarından birini konuşacağız.
Son akşam yemeği. Şöyle düşünün, bu resmi muhtemelen daha önce defalarca gördünüz.
Kitaplarda gördünüz, belgesellerde, internette, hatta bazen tişörtlerde, defterlerde.
Uzun bir masa, ortada İsa, etrafında 12 kişi.
Görüntü çok tanıdık zaten.
Ama garip olan şu ki bu kadar tanıdık bir görüntünün arkasında aslında inanılmaz bir hikaye var.
Ben bu bölümde biraz o duvarın önüne gidelim istiyorum.
Bu tablo kim tarafından istendi?
Neden tam oraya yapıldı?
Leonardo bu işe nasıl yaklaştı?
Nasıl çalıştı? Bazen gün doğumuna kadar fırçayı bırakmadığı, bazen günlerce tabloya dokunmadığı bir süreçten bahsedeceğiz.
İnsanların gelip onu izlediği, sabrın taştığı ama ortaya bambaşka bir şeyin çıktığı bir hikaye bu.
Ama başlamadan önce bu tabloyu yapan adamdan birazcık söz etmeden olmaz bence.
Leonardo da Vinci dediğimizde çoğumuzun aklına hemen dahi kelimesi geliyor bence.
Ve evet gerçekten de öyle olduğunu düşünüyorum.
Ama Leonardo'yu ilginç yapan şey sadece ne kadar yetenekli olduğu değil, nasıl düşündüğü.
Leonardo sadece resim yapan biri değildi.
İnsan bedenini parça parça inceleyen, defterler dolusu çizimler yapan, uçmayı kafasına takmış, makineler tasarlayan, doğayı saatlerce izleyen biriydi.
Ve bütün bunları yaparken ortak bir huyu vardı.
O da şu, acele etmiyordu.
Bir işe başlamak onun için gerçekten çok kolaydı ama bitirmek, işte bitirmek o kadar da kolay değildi.
Leonardo'nun çalışma biçimi etrafındaki insanları çoğu zaman delirtiyordu arkadaşlar.
Çünkü sipariş verenler genelde şunu bekliyor doğal olarak.
Başla, boya, bitir.
Bu kadar yani. Ama Leonardo'nun kafasındaki plan birazcık daha farklı.
Ona şöyle bir plan alıyor.
Önce düşünmek, sonra tekrar düşünmek, sonra vazgeçmek, sonra yeniden denemek.
Ve son akşam yemeği işte tam olarak böyle bir zihnin ürünü.
Leonardo bu tabloya başlamadan önce şunu çok net biliyordu.
Bu sahne ondan önce defalarca resmedilmişti.
Yani ortada yeni bir konu yok.
Ama onun asıl derdi konu değildi zaten.
Onun derdi o andı.
İsa'nın masada söylediği o cümle.
İçinizden biri bana ihanet edecek.
Leonardo bu tabloyu işte o cümlenin masaya düştüğü an olarak hayal etti.
Yani kimsenin henüz ayağa kalkmadığı, kimsenin bağırmadığı ama herkesin içinde bir şeylerin yerinden oynadığı.
O birkaç saniye. Ve bu fikri kafasına koyduktan sonra öyle hemen koşup boyalara sarılmadı.
Aksine aylarca düşündü.
Çizdi, sildi, yeniden çizdi.
Çünkü onun için bu tablo sadece bir dini sahne değil.
İnsanların bir haberi ilk duydukları anda verdikleri o saf, filtresiz tepkilerin resmi olmalıydı.
İşte bu yüzden bu bölümde sadece bir tabloyu değil bir adamın nasıl düşündüğünü...
Ve neden bazen kimseyi memnun etmeyen bir tempoda ilerlediğini konuşacağız.
Çünkü son akşam yemeğinin hikayesi aslında biraz daha sabırla, takıntıyla ve insanın doğasını anlama çabasıyla ilgili.
Şimdi ben şöyle yapalım arkadaşlar.
Bu tabloyu kimin sipariş ettiğine ve Leonardo'nun bu işe gerçekten nasıl başladığına doğru gidelim.
Leonardo'nun kafasında bu sahne yavaş yavaş şekillenirken aslında bu tablonun kendi kendine hadi ya şöyle bir şey yapayım dediği bir iş değil.
ortada bir sipariş var.
Burası Milano. 15.
yüzyılın sonları. Şehrin başında dönemin en güçlü figürlerinden biri var.
Ludovico Sforza.
Lakabı 2. Moro.
Gücü seviyor, gösterişi seviyor, adının kalıcı olmasını çok istiyor ve bunu yapmanın en iyi yollarından biri de sanat.
Sforza, Milano'daki Santa Maria del Grazie manastırını sadece bir ibadet yeri olarak düşünmüyor.
Burası aynı zamanda kendi gücünü, vizyonunu, ailesinin adını temsil edecek bir mekan olmalı.
Bu yüzden manastırın yemekhanesinin baştan aşağı yenilenmesini istiyor arkadaşlar.
Ve o yemekhanenin duvarı için dönemin en iddialı ismini seçiyor.
Leonardo da Vinci.
Şimdi burası çok önemli.
Bu tablo bir kilisenin ana duvarında değil.
Bir yemekhanede yani insanların her gün girip çıktığı, yemek yediği, konuştuğu bir mekanda Leonardo'nun son akşam yemeğini yapacağı duvar aslında günlük hayatın tam ortasında.
Düşünsenize yani keşişler masaya oturuyor, karşılarında bir masa daha var.
Ama masada İsa ve havarileri oturuyor.
Bu bile başlı başına çok güçlü bir fikir bence.
Ve Leonardo bu işe başladığında ondan beklenen şey aslında çok net.
Güzel, böyle düzenli, alışıldık bir son akşam yemeği sahnesi.
Ama Leonardo'nun kafasında işler hiçbir zaman, bakın hiçbir zaman bu kadar düz ilerlemiyor.
İşe başlamadan önce uzun bir süre düşünüyor.
Defterler dolusu çizimler yapıyor.
Figürlerin nasıl oturacağı, kim kime dönecek, hangi el nereye uzanacak.
Çünkü onun için bu tablo kim nerede oturuyor meselesi değil.
Herkesin aynı cümleye verdiği farklı tepkiler meselesi.
Ve tam bu noktada Leonardo'nun çalışma biçimi devreye giriyor.
Leonardo bu tabloyu yaparken Klasik anlamda bir fresk ressamı gibi davranmıyor.
Normalde fresk tekniğinde ressamın çok hızlı çalışması gerekir.
Islak sıva kurur çünkü.
Sen de onunla birlikte acele edersin.
Ama bu Leonardo'ya göre değil.
Çünkü Leonardo geri dönüp düzeltmek istiyor.
Bakmak istiyor, düşünmek istiyor.
O yüzden bu iş de çok daha yavaş ve çok...
Deneysel bir yol seçiyor.
Bu da ona inanılmaz bir özgürlük sağlıyor ama aynı zamanda çevresindeki insanları da çileden çıkarıyor arkadaşlar.
Kaynaklarda Leonardo'nun çalışma temposu çok net bir şekilde anlatılıyor.
Bazen sabah erken geliyor, çok erkenden.
Gün doğmadan başlıyor.
Akşama kadar hatta karanlık basana kadar fırça elinden bırakmadığı da oluyor.
Yemek yemiyor, mola vermiyor, kimseyle konuşmuyor.
Sadece duvar ve o sahne var.
Ama sonra bir anda ortadan kayboluyor.
Günlerce, bazen 3 gün, bazen 4 gün.
Monaster'daki reçinse bu durum inanılmaz sinir bozucu.
Çünkü adam geliyor, sonra günlerce hiçbir şey yapmıyor gibi görünüyor.
Ama Leonardo'nun kafasında tablo aslında hiç durmuyor.
O hiçbir şey yapmıyor gibi görünen günlerde bile sahneyi zihninde yeniden yeniden kuruyor o.
Hatta anlatılanlara göre bazen sadece duvarın karşısına geçip, Uzun uzun bakıyor.
Hiç fırça almadan.
Sonra bir anda bir iskeleye çıkıyor.
Tek bir dokunuş yapıyor ve tekrar gidiyor.
Bu tuhaf çalışma düzeni doğal olarak etrafta da bir merak yaratıyor.
Yani düşünsenize dönemin en ünlü sanatçılarından biri dev bir duvarın önünde çalışıyor.
Günlerce sadece bakıyor.
Sonra bir anda bir geliyor saatlerde durmadan boyuyor.
İnsanlar da doğal olarak gelip izliyorlar.
Ne yaptığını anlamaya çalışıyorlar.
Bu noktada Leonardo'nun sabrını da anlamak gerekiyor bence.
Çünkü onun için burada önemli olan hız değil.
Doğruluk. O anın ruhunu yakalamak.
İsa'nın o cümlesinin masaya nasıl düştüğünü gerçekten hissettirmek.
İşte son akşam yemeğinin hikayesi.
Tam olarak burada başlıyor.
Bir siparişle ama beklentilerin çok ötesine geçen bir takıntıyla.
Şimdi bence birazcık daha yaklaşıp o masanın etrafında neler olduğuna bakmamızın zamanı geldi.
Çünkü Leonardo'nun bu kadar yavaş, bu kadar titiz çalışmasının asıl sebebi tabloda saklı.
Şimdi birazcık masanın etrafına yaklaşalım.
Leonardo bu sahneyi poz veren insanlar gibi değil.
Bir şey olmuş ve herkes ona tepki veriyormuş gibi korkuluyor.
Olan şey de belli. İsa az önce masadaki herkesin hayatını alt üst edecek bir cümle söylüyor.
İçinizden biri bana ihanet edecek.
Bu cümle söylendikten sonra ortalık sessizleşmiyor.
Tam tersine görünmez bir dalga masanın etrafına yayılıyor sanki.
Leonardo'nun asıl derdi de o dalgayı yakalamak.
Bu yüzden havarileri tek tek ele almıyor.
Onları üçerli gruplar halinde düzenliyor.
Çünkü gerçek hayatta da fark ederseniz kalıbılık bir masada insanlar küçük küçük kümeler oluştururlar.
Biri birine döner, diğeri geri çekilir, biri itiraz eder, biri sessizleşir.
Bakın mesela bir grup var şaşkınlıkla birbirine soranlar.
Bir grup var neredeyse ayağa kalkacak gibi olanlar.
Bir grup var içine kapananlar.
Leonardo burada kimseyi tek tip yapmıyor.
Herkes aynı şoku yaşıyor ama herkesin verdiği tepki farklı.
Ve bu farklar ellerde, yüzlerde, bedenlerin yönünde bile gizli.
Ellere özellikle bakmak gerekiyor.
Çünkü Leonardo elleri çok ciddiye alan bir ressam.
Çizdiği parmaklar konuşuyor adeta.
Kimisi açık, kimisi kapalı, kimisi ileri doğru uzanmış, kimisi kendine doğru çekilmiş.
Yani sanki herkes aynı anda ben mi diye soruyor ama bunu farklı şekillerde söylüyor.
Ve tam ortada masanın merkezinde İsa var.
Etrafında bu kadar hareket varken İsa'nın duruşu neredeyse sakin.
Omuzları açık, böyle elleri masanın üstünde.
Sanki etrafındaki fırtınanın ortasında o dingin bir nokta gibi.
Bu sakinlik masanın etrafındaki karmaşayı daha da görünür kılıyor.
Şimdi burada biraz detayları inecek olursak İsa içinizden biri bana ihanet edecek dediğinde tüm Yahudaların yüzündeki o tedirginliği görüyoruz.
Aziz Petrus'un elinde bir bıçak var.
Son akşam yemeğinden kısa bir süre sonra İsa'yı yakalamaya gelen Romalı askerlerden birinin kulağını keseceği bıçak.
Sonra İsa'ya ihanet eden Yahuda İskaryot'u görüyoruz.
Elinde gümüş bir kese var.
İsa'ya ihanet etmesi karşılığında verilen 30 gümüşün içinde olduğu kese.
Şimdi bu kadar detaylı bir psikolojiyi kurabilmek için Leonardo'nun acele etmemesi gerekiyordu.
Çünkü burada yapılan şey sadece bir sahneyi resmetmek değil, insanların bir haber karşısında nasıl dağıldığını göstermekti aslında.
Ve işin ilginç tarafı şu.
Bütün bu hareketin, bütün bu duygusal karmaşanın içinde mekan son derece sakin.
Yani arka duvarlar, pencereler, perspektif çizgileri hepsi düzenli, hepsi dengeli.
Gözümüz ister istemez merkeze yani İsa'ya çekiliyor.
Bu da tabii ki Leonardo'nun bilinçli bir tercihi.
Yani perspektif çizgilerini öyle bir ayarlıyor ki mekan seni resmin içine alıyor.
Sanki sen de o masanın biraz gerisinde duruyorsun.
O cümleyi sen de duymuşsun gibi.
İşte bu yüzden Leonardo bazen saatlerce, günlerce sadece bakıyordu bu duvara.
Çünkü burada yanlış bir el hareketi, yanlış bir bakış bütün sahnenin dengesini bozabilirdi.
Ama bu yavaşlık ve takıntı bir bedelle geliyor arkadaşlar.
Leonardo'nun seçtiği teknik ona bu özgürlüğü veriyor dedik.
Evet ama bu tabloyu da inanılmaz derecede kırılgan hale getiriyor.
Yani daha Leonardo hayattayken boyaların dökülmeye başladığı fark ediliyor.
Yani düşünün daha tablo yeniyken yaşlanmaya başlıyor.
Ve bundan sonra son akşam emeğinin hikayesi artık sadece bir sanat hikayesi olmaktan çıkıyor.
Bir hayatta kalma hikayesine dönüşüyor.
Bu tablo hakkında onlarca makale, test çalışması, komplo teorileri olsa da ben tablodan ufacık bahsettikten sonra aslında üstünde duracağım başka bir konuya gelmek istiyorum.
Da Vinci'nin 1495 yılında yapımına başladığı bu eserin tamamlanması onun tam 4 senesini alıyor arkadaşlar.
Eserin yapımının bu kadar uzun sürmesinin sebebi ne Zeynep diye soracak olursanız da Da Vinci'nin Hz.
İsa'ya ihanet eden Yahuda İskaryot'un yüzünü resmederken esinlenecek bir model bulamaması.
Davinci az önce anlattığım gibi geçmişi, o anı ve geleceği yansıtmak istemişti ve Yahudaların yüzlerini resmederken gerçek insanlardan, onların karakterlerinden ve
yıllar içinde hayatında onları yaşattıklarının izleri olan yüz ifadelerinden esinlenmişti.
Davinci şehirdeki tüm hapishaneleri gezmiş, tüm meyhanelere girmiş, en çirkin suçların işlendiği mahallelerde gezmişse de bir türlü yüzünde hem sevgiyi hem de
ihaneti barındıran biriyle karşılaşamamış.
Bir de Da Vinci'nin aradığı hain tam da tarihte yaşandığı gibi içeriden de olmalıydı.
Yani hem birini çok sevmeliydi hem de ona ihanet edebilmeliydi.
Aslında zihni bir yandan bu çelişkiyle de çok yoruluyordu onun.
Yani kim uğrunda canını verebilecek kadar sevdiği birine ihanet edebilirdi ki?
İnsanın içinde nasıl böylesine iki zıt duygu birbirine kenetlenebilirdi yani?
Da Vinci'nin tüm bu soruları şehre bohemyalı bir Türkçenin gelmesinin ardından son buluyor.
Parasına düşkün biri olan Bohemio'lu tüccar borcunu almak için geldiği bu şehirde hayatının aşkını buluyor.
Sevdiğinin hayaliyle yatıp kalkıyor, onsuz bir gün bile düşünemeyecek duruma geliyor.
Fakat hayatının vize anlayışı bizimkinden birazcık daha farklı, birazcık daha yakıcı.
Uğrunda yemeden içmeden kesildiği sevgilisi, aynı zamanda onun itibarının en büyük düşmanı olan adamın kızı.
Günler, aylar geçtikten sonra bohemyalı tüccar şehirden ayrılırken arkasında kocaman bir ihanet öyküsü.
Sırf borcunu alabilmek için sevgilisine ihanet ediyor.
Onu bir evlenme vaadiyle kandırıp babasının paralarını alarak şehri terk ediyor.
Parası, itibarı ve hayatının aşkı arasında seçim yapıyor ve zaafları üstün geliyor.
Bu size bir şey anımsattı mı?
Yani Yahuda İskaryot da tıpkı Bohemyalı tüccar gibi parayı seçmişti.
30 gümüş karşılığında sevdiği, inandığı, yolunda gittiği Hz.
İsa'yı başrahiplere ihbar etmişti.
Da Vinci tüm bu yaşananlardan sonra Yahuda İskaryot'un suratını Bohemyalı tüccardan esinlenerek resmetmeye karar veriyor.
Kötü insanları sokaklarda, hapishanelerde, pazarlarda aramaya gerek olmadığını fark ediyor.
Kötülük tıpkı iyilik gibi, aşk gibi bize en yakın yerde, içimizde.
Sevdiğimiz birine bile ihanet edebilmemiz için en azılı suçları işlememiz gerekmiyor.
Meyhanelerde sabahlamamız da gerekmiyor.
Zaaflarımızın olması yeterli.
İşte Bohemio'lu tüccarın zaafı ve ihanet öyküsü Da Vinci'nin 4 yıldır yüzünü resmedemediği Yahudasına ilham kaynağı oluyor.
Ve bir bakıma diğer bir ihanet öyküsüyle 15.
yüzyıldan beri Santa Maria da Grazia mekanesinde sergilenmek üzere Tamamlanıyor arkadaşlar.
Leonardo'nun bu tabloyu yaparken seçtiği yol ona sahneyi dilediği gibi kurma özgürlüğü verdi.
Evet ama aynı zamanda eserin kaderini de belirledi.
Çünkü dediğim gibi bu teknik çok kısa sürede sorunlar çıkarmaya başladı.
Daha Leonardo hayattayken boyaların duvardan döküldüğü fark ediliyor dedim ya.
Yani tablo henüz yeni sayılabilecek bir yaştayken yaşlanmaya başlıyor.
Bu aslında çok acı bir ironi.
Leonardo mükemmeli ararken eserin ömrünü kısaltmış oluyor.
Ama işin ilginç tarafı şu.
Buna rağmen kimse bu tablodan vazgeçmiyor.
Yüzyıllar boyunca son akşam yemeğine defalarca müdahale ediliyor.
Üzerine boyalar sürülüyor, düzeltmeler yapılıyor.
Bazı dönemlerde neredeyse baştan boyanmaya çalışılıyor.
Bugünden bakınca çoğu müdahale hatalı hatta zarar verici.
Ama o dönemlerde amaç şu.
Bu resmi kaybetmemek.
Bu niyette yapıyorlar bunu.
Tablonun başına gelenler bunlarla bitiyor mu Zeynepciğim?
Hayır. Manastır Yemekhanesi bir dönem depo olarak kullanılıyor.
Bir ara alt kısmına kapı açılıyor ve resmin bir bölümü kesiliyor arkadaşlar.
Sonra savaşlar geliyor.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Milano bombalanıyor.
Manastır çok büyük ölçüde zarar görüyor.
Yemekhane neredeyse yerle bir oluyor.
Ama tuhaf bir şekilde son akşam yemeğinin bulunduğu duvar ayakta kalıyor.
Resmen şans eseri.
Bu noktada insan ister istemez şunu düşünüyor.
Bu tablo sanki defalarca buraya kadar...
Denmiş ama her seferinde bir şekilde hayatta kalmış.
Bugün gördüğümüz son akşam yemeği aslında Leonardo'nun yaptığı halinin birebir aynısı değil.
Bunu kabul etmek gerekiyor bence.
Ama bugün hala o sahnenin duygusunu hissedebiliyorsak, o bakışları, o elleri, o gerilimi okuyabiliyorsak bu başlı başına inanılmaz bir şey bence.
Çünkü aradan 500 yıldan fazla geçmiş olmasına rağmen o masa hala canlı.
O cümle hala masanın ortasında duruyor.
Ve biz hala acaba ben orada olsaydım ne hissederdim diye düşünüyoruz.
Belki de son akşam yemeğini bu kadar güçlü yapan şey de bu.
Bir dini sahne olmasının ötesinde çok insani bir anı anlatması.
Bir haberin insanları nasıl dağıttığını, nasıl yalnızlaştırdığını, nasıl şüpheye düşürdüğünü göstermesi.
Leonardo bu yüzden yavaş çalıştı.
Bu yüzden günlerce sadece baktı.
Bu yüzden... Bazen sabaha kadar boyadı, bazen fırçayı eline bile almadı.
Çünkü onun derdi bir sahneyi süslemek değil, bir anı durdurmaktı.
Ve bugün hala bu tabloyu konuşabiliyorsak, hala üzerine yeni şeyler söyleyebiliyorsak belki de bu donmuş an gerçekten işe yaradı.
Bu bölümde... Çok güzelce bir son akşam yemeğini konuştuk.
Bir siparişle başlayan, takıntıyla devam eden ve hayatta kalma mücadelesine dönüşen bir hikayeyi.
Bir sonraki bölümde yine konuşacak çok şey var.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Ben de buradaydım, dinledim.
Zeynep demek isterseniz bana ulaşabileceğiniz sosyal medya hesaplarını açıklamalar kısmında bulabilirsiniz.
Kendinize çok iyi bakın.
Bay bay. Kısa
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
