
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bir efsane gibi başlıyor ama aslında bize kendimizi anlatıyor.
Simurg’un yolculuğu, içimizdeki yeniden doğuşun hikayesi.
Transkript
Herkese merhaba, Konuşacak Çok Şey Var podcastine hoş geldiniz.
Ben Zeynep. Uzun bir aradan sonra içime çok sinen bir konuyla geldim.
Bilirsiniz bazen insanın içi öyle bir karışır ki ne tarafa geçse bir eksiklik hisseder.
Her şey yolundadır belki ama içten içe bir şeyler olmadı der yani.
İşte o anlarda ben hep bir hikayeyi hatırlarım.
O da Simurg'un hikayesi.
Simurg, efsanelerde adı geçen o efsanevi kuş.
Güllerinden doğan, her yandığında yeniden doğmayı bilen, bilgeliğin sembolü olan kuş.
Ama bu sadece bir masal değil.
Simurg aslında bize kendimizi anlatıyor.
Kendimizi kaybettiğimizde küllerimizin içinden yeniden kim olduğumuzu hatırlamamız gerektiğini öğretiyor.
Ve bugün ben de sizinle bu efsaneyi konuşmak istiyorum.
Ama dediğim gibi böyle sıradan bir hikaye değil bu.
Yolculukla dolu, anlamla dolu bize çok şey öğretecek bir hikaye.
O zaman gelin. Birlikte o masanın içine girelim.
Gözlerinizi kapatın isterseniz.
Çünkü bu hikaye sesle, hayalle ve kalple dinleniyor.
Derler ki bir zamanlar bütün kuşlar toplanmış.
Her biri dünyanın bir köşesinde yaşarken bir sabah aynı şeyi hissetmişler.
Bizim bir padişahımız yok.
Bir kral, bir rehber, bir yol gösterici.
İçlerinden en bilgisi olan hüdüt kuşu kanatlarını açmış ve demiş ki Bizim bir sultanımız var aslında.
Adı Simurk.
O Kaf Dağı'nın ardında yaşar.
Ve eğer onu bulabilirsek her şey anlamını bulur.
Ama tabii herkes hemen heveslenmemiş.
Bülbül ben gülümden ayrılamam demiş.
Tavus kuşu ben cennete gördüm.
Oraya geri dönmek isterim.
Daha fazla yola gerek yok demiş.
Papağan ölümsüzlük suyunu bekliyormuş.
Keklik taşlara, doğan şöhretine, baykuş harabelerdeki define'sine tutunmuş.
Herkesin bir bahanesi varmış ama hütüt sadece gülümsemiş ve demiş ki bu yol bahanelerini geride bırakabilenlerin yolu.
Ve böylece yüzlerce kuş umutla, korkuyla, merakla kanat çırpmış.
Önlerinde yedi vadi varmış.
Her biri bir sınav, her biri bir dönüşüm.
İlk adımı atan artık eski haline dönemeyecekmiş.
İlk durak istek vadisiymiş.
Burası ne istiyorumun gerçekten sorulduğu yer.
Çünkü istemek sadece dilemek değil.
Bazen istek insanın içini yakar.
Burada rüzgar öyle sert esiyormuş ki kuşların taşıdığı her şey tek tek dökülüyormuş.
Kimisi alışkanlıklarını bırakmış, kimisi korkularını.
Kuşlardan biri her şeyi kaybedince ağlamaya başlamış.
Ama hütüt yaklaşmış, gagasıyla yere dokunmuş ve demiş ki Kaybetmek bazen yola koyulmaktır.
Gerçek isteyen yükünü bırakır.
İşte o anda kuşlar anlamış ki bu yol hafifleyenlerin yoluymuş.
Sonra gelmişler aşk vadisine.
Burası ateşin vadisiymiş.
Burada artık akıl işe yaramazmış.
Kalp tüm kararları alırmış.
Kuşlar yanıyormuş ama geri dönemiyorlarmış.
Hütüt bu vadideyken onlara bir hikaye anlatmış.
Zamanında bir derviş varmış.
Yıllar boyunca ibadet etmiş.
Herkes ona bilge demiş.
Bir gün bir rüya görmüş.
Rüyasında bir yüz. O kadar parlak, o kadar derinmiş ki uyanınca yüreği yanmaya başlamış.
Rüyanın peşine düşmüş.
Yollara düşmüş. O yüzü bulacağım diye.
Ve bulmuş da. Ama karşısında gördüğü beklediği gibi kutsal bir yüz değilmiş.
Sıradan bir insana benziyormuş ve derviş çok şaşırmış.
Bu olamaz demiş. Ama o anda anlamış ki aradığı yüz kendi içindeki sevgiymiş.
O günden sonra derviş artık hiçbir şeyi dışarıda aramamış.
Kuşlar bu hikayeyi dinleyince önce bir susmuşlar.
Aşk yakmış hepsini.
Ama o küllerin içinden...
yepyeni kuşlar dolmuş.
Aşkın ateşi sönüp kül olduğunda kuşlar bilgelik vadisine ulaşmışlar.
Burada neyin doğru, neyin yanlış olduğunu anlamak kolay değilmiş.
Kuşlardan biri demiş ki artık çok şey biliyorum.
Hüdüt ise ona gülümsemiş ve demiş ki gerçek bilgeli...
Bilmediğini bilmektir.
O gün kuşlar şunu öğrenmiş.
Bilgi yük olmamalı, ışık olmalı.
İnsanı ağırlaştıran değil, aydınlatan bir şey olmalı.
O günden sonra her biri...
Biraz daha sessiz uçmuş.
Bu vadiler arasında giderken bazı kuşlar bir sonraki vadiye geçememiş.
Bu yüzden sayıları yavaş yavaş azalıyormuş.
Bir sonraki vadi bırakış vadisiymiş.
Burası dünyaya, eşyaya hatta ben dediğin şeye tutunmayı bırakma yeriymiş.
Kuşlar artık daha yükseğe uçmak istiyormuş ama gagalarında hala taşıdıkları şeyler varmış.
Bir kuş altın bir tüyü bırakmak istememiş.
Hütüt demiş ki Bir tüy için gökyüzünü kaybediyorsun.
O anda kuşlar anlamış ki tutundukça batıyor, bıraktıkça yükseliyorlar ve sonunda her biri sahip olduklarını bırakıp gökyüzüne karışmış.
Gök artık daha mavi, rüzgar daha hafifmiş.
Kuşlar birlik vaadisine girmişler.
Artık aralarında hiçbir fark kalmamış.
Her biri diğerinin kanadında kendi rengini görüyormuş.
Biri gülümsese hepsi hafiflemiş.
Biri ağlasa hepsi ıslanmış.
Artık ben demek ağır gelmiş.
Biz olmuşlar. Ve o anda ilk kez Simurg'un kim olabileceğine dair bir his doğmuş içlerinde.
Belki Simurg aradıkları o bir değil, o bizmiş.
Sonra sayıları iyice azalmışken gelmişler Hayret Vadisi'ne.
Burada her şey değişmiş.
Gece ile gündüz birbirine karışmış, akıl susmuş.
Kuşlar yönlerini şaşırmış ama hüdüt demiş ki şaşırmak güzeldir.
Çünkü şaşıran zihin yeniden öğrenir.
Ve o anda kuşlar bilmediklerini kucaklamayı öğrenmiş.
Sessizlikte uçmuşlar.
Sadece rüzgarın sesini dinlemişler.
Sayıları iyice azalmışken en son 30 tane kuş son vadiye gelmiş.
Yok oluş vadisi.
Artık ne yorgunluk kalmış ne de beklenti.
Kuşlar tükenmiş ama içleri huzur doluymuş.
Kaf Dağı'nın zirvesine vardıklarında önlerinde kocaman sessiz bir göl varmış.
Kuşlar etraflarına bakmış ama simurg yokmuş.
Sadece göl.
Suya eğilip baktıklarında kendi yansımalarını görmüşler.
O an anlamışlar ki si otuz murk kuş demekmiş.
Biz otuz kuşuz.
Biz simurguz.
Aradığımız sultan hep içimizdeymiş.
O an gökyüzü parlamış, rüzgar durmuş ve hepsi bir olmuş.
Küllerinden doğan bilgelik artık gökyüzüne karışmış.
Simurgun hikayesi işte böyle.
Ama tabii ki bence bu hikaye sadece okkuşların hikayesi değil.
Bu bizim hikayemiz.
Hepimiz hayatın bir yerinde, bir vadideyiz.
Kimi isteğin içinde, kimi aşkın tam ortasında yanıyor, kimi hala bilgelik arıyor, kimi bir şeyleri bırakmayı öğreniyor, kimi şaşkınlıkla ben kimim diye soruyor.
Ama yolun sonunda hepimiz aynı yere varıyoruz.
Kendimize. Seymour bize şunu anlatıyor.
Kendini ararken geçtiğin her zorluk aslında seni yakmak için değil, seni dönüştürmek için var.
Bazen kaybolduğunu sandığın an aslında kendi kaftağına tırmandığın andır.
Ve Simurg sadece o efsanevi kuş değil.
Simurg sensin, benim, biziz.
Yanıp kül olduğunda bile yeniden doğacak kadar güçlü olan tarafımız.
Belki şu an siz de bir vadidesiniz.
Belki arıyorsunuz, belki sadece yürüyorsunuz.
Ama ne olursa olsun şunu unutmayın.
Bu yolun sonunda bulacağınız şey aslında dışarıda değil.
Kendi içinizde.
Siz zaten o Seamorksunuz.
Sadece fark etmeyi bekliyorsunuz.
İşte böyle. Masal gibi ama aslında tamamen bizim hikayemiz.
Her yanlış bir doğuş, her düşüş bir hatırlayış, her yolculuk kendi kalbine varan bir uçuş.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Umuyorum ki bugün bu podcasti dinlediğinde Simurg hayatına birazcık da olsa ilham verir.
Umarım ki çok iyi gelir.
Kendine çok iyi bak.
Bir sonraki bölümde burada görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
