
Okuman Gereken Günlükler: Anne Frank, Virginia Woolf, Franz Kafka
29 Nisan 2025 · 18 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Üç insan, üç farklı hayat, ama ortak bir şey: yazmaya tutunmak. Bu bölümde Zeynep; Anne Frank, Virginia Woolf ve Franz Kafka’nın günlüklerine göz atıyor. Belki de, yazdıkları kadar yazamadıkları şeyler de bize çok şey anlatıyor.
Zeynep’i Instagram’dan takip etmek için tıkla!
Zeynep’i Youtube’dan takip etmek için tıkla!
Podcast hesabını Instagram’dan takip etmek için tıkla!
“Bunları Sadece Günlüğüm Biliyordu” podcastini dinlemek için tıkla!
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese merhaba, Konuşulacak Çok Şey Var! podcastine hoş geldiniz.
Ben Zeynep. Bugün yine birlikte kelimelerin derinliklerine dalacağız ama bu kez romanlardan ya da kurgu hikayelerden değil, insanların en savunmasız, en gerçek anlarından
yani günlüklerinden konuşacağız.
Ve bahsedeceğimiz isimler de öyle sıradan isimler değil.
Anne Frank, Virginia Woolf ve Franz Kafka.
üçü de birbirinden farklı dönemlerde bambaşka hayatlar yaşamış ama hepsi kelimelerle kendi iç dünyalarını kurmuş insanlar ve Arkadaşlar bilirsiniz birinin günlüğünü okumak aslında
onun gözlerinden dünyaya bakmak gibi bir şey.
Biz bugün onların yaşadıkları dünyayı, umutlarını, korkularını ve yalnızlıklarını kendi kelimeleriyle yeniden keşfedeceğiz.
Şimdi kahvenizi alın ya da bir yürüyüşe çıkın.
Çünkü birazdan kelimeler arasında uzun bir yolculuğa çıkacağız.
Ve bu yolculukta ilk durağımız Anne Frank.
Küçük bir kız çocuğunun tuttuğu o defterin sayfaları arasında insan ruhunun en güçlü ve en kırılgan hallerine tanıklık edeceğiz.
Anne Frank yani adını duyduğumuzda bir an için bir dururuz bence.
Çünkü onun adı sadece bir çocuğu değil umutlu umutsuzluk arasında kalmış bir insanlık hikayesini çağrıştırıyor.
Anne 12 Haziran 1929'da Almanya'nın Frankfurt şehrinde doğdu.
Sevgi dolu bir ailede büyüdü.
Babası Otto Frank iş insanıydı.
Annesi Edith ise ev işleriyle ilgileniyordu.
Küçük bir kız için oldukça neşeli bir çocukluk geçirdi aslında.
Oyunlar oynadığı şakalaştı arkadaşlar edindi.
Ama sonra dünya değişmeye başladı.
Hitler'in iktidarı gelişiyle birlikte Yahudi olmak sadece bir kimlik değil bir suç haline geldi.
Frank ailesi içinde hayat artık güvenli bir liman olmaktan çıktı.
Almanya'dan kaçıp Hollanda'ya sığındılar.
Ancak ne yazık ki huzur orada da uzun sürmedi.
Nazi işgali geldiğinde Frank ailesi gizlenmeye karar verdi.
Saklanacakları yer de Otto Frank'in ofisinin arkasında gizli bir bölmeydi.
İşte o dört duvar arasında Anne kitisini yani günlüğüne konuşmaya başladı.
Anne günlüğünde şöyle yazıyordu.
Yazmaya başladım çünkü kimseye içimi dökemiyorum ve yazmak bana sabır veriyor.
Bu satırı her okuduğumda bir böyle bir içim sızlıyor.
Yani düşünebiliyor musunuz?
13 yaşındaki bir çocuk dünyanın ne kadar acımasız olduğunu daha çocukken öğreniyor.
Ve o küçücük yaşında bile kelimelerle bir dünya kurmaya çalışıyor.
E'nin günlüğü sıradan bir günlüğün çok ötesinde.
Çünkü o sadece yaşadıklarını değil hissettiklerini, umutlarını, korkularını, büyüme sancılarını yazdı.
Bazen çocukça bir heyecanla, bazen yetişkinleri kıskandıracak bir...
derinlikte. Bir satırında şöyle diyor.
İçimde iki en var.
Biri gülüyor, şakalaşıyor.
Diğeri sessiz, yalnız ve ağlayan küçük bir kız.
Bu satır zaten onun ruhundaki bölünmüşlüğü anlatıyor.
Çünkü en o küçücük odada büyüyordu ve büyümek hem dünyayı hem de kendini anlamaya çalışmak demekti.
Günlüğünde savaşın yarattığı korkuyu en sade haliyle şöyle anlatıyor.
Bir bomba patladığında yer sarsılırken kalbim de çatlıyor.
Küçük bir kızın bu korkuyu bu kadar sade ve güçlü anlatabilmesi.
Gerçek yazarlık böyle bir şey.
Ama Enin Gül'ün sadece korkudan ibaret de değil.
İçinde muazzam bir yaşam sevgisi var.
Hayaller var. Bir gün dünyayı gezmek, yazar olmak, özgür olmak isteyen bir kızı var.
Ve bu kadar umutsuzluğun içinde bile şöyle yazıyor.
Bütün acılara rağmen insanın doğasında iyilik olduğuna inanıyorum.
Bu cümle belki de tüm savaş anlatılarından daha güçlüdür.
Çünkü Anne yaşadığı en büyük kötülüğün ortasında bile insanına inanmaktan asla vazgeçmedi.
Anne saklandığı iki yıl boyunca yazmaya devam etti.
Yazdıkça büyüdü, yazdıkça umudu diri tuttu.
Ama saklandıkları yer bir ihbarla bulununca her şey değişti.
Annesi, ablası Margit ve ailesiyle birlikte tutuklandı.
Auschwitz kampına gönderildiler ve ardından Bergen-Belsen'a.
Anne Frank savaşın bitmesine birkaç hafta kala Bergen-Belsen kampında Tifus'tan hayatını kaybetti.
Henüz 15 yaşındaydı.
Anne'nin günlüğü ölümünden sonra babası Otto Frank tarafından bulundu ve dünya onun fısıltılarına kulak vermeye başladı.
Bugün hala o deftere baktığımızda sayfalar arasında sadece bir savaşın değil, insan ruhunun en saf, en gerçek halini buluyoruz.
Ve şunu anlıyoruz. Bir çocuğun kelimeleri, bir silahın gürültüsünden, çok daha güçlü olabiliyor.
Anne Frank bize sadece yaşadığı çağı anlatmadı.
Aynı zamanda insan kalbinin en karanlık zamanda bile nasıl ışık taşıyabileceğini gösterdi.
Bazen düşünüyorum o dört duvar arasında o küçücük kız belki de bütün insanlık için umut tohumları ekti.
Ve o tohumlar bugün bile her sayfa çevirdiğimizde biraz daha filizleniyor.
Şimdi ise kelimelerin başka bir sığınığına doğru geçelim.
Bir kadının kırılgan ama dirayetli ruhuna geçiyoruz.
Virginia Woolf'un dünyasına.
Virginia Woolf'un adını duyduğumuzda çoğu zaman güçlü bir kadın yazarı hatırlarız.
Ama onun satırlarının altını biraz kazırsanız başka bir şey bulursunuz.
Kırılganlık. Derin bir yalnızlık ve kelimelere tutunarak ayakta kalmaya çalışan bir ruh.
Virginia 1882 yılında Londra'da doğdu.
Oldukça entelektüel bir çevrede büyüdü.
Babası Sir Leslie Stephen ünlü bir tarihçiydi.
Evleri dönemin sanatçıları ve yazarlarıyla dolup taşardı.
Yani dışarıdan bakıldığında sanki tüm imkanlara sahip bir hayat sürüyordu.
Ama iç dünyasında bambaşka bir hikaye yazılıyordu.
Çok küçük yaşta annesini kaybetti.
Bu kayıp Virginia'nın ruhunda derin bir sarsıntı yarattı.
Sonra ablası Stella da vefat etti.
Bu üst üste gelen kayıplar onun zihninde kapanmayan yaralar açtı ve hayatı boyunca bu yaraların izleriyle yaşamak zorunda kaldı.
Virginia'nın ruhu hassastı.
Yani sıradan hayatın ritmini ayak uyduramıyordu.
Zihnindeki düşünceler çoğu zaman fırtına gibi esiyor.
Onu yazıya sürüklüyordu.
Günlük tutmaya çok genç yaşta başladı.
Başlangıçta sadece sıradan notlar ve küçük gözlemler yazıyordu.
Ama zamanla bu günlük onun iç dünyasının en samimi aynası haline geldi.
Bir günlüğünde şöyle yazıyor.
Dünya bir kağıt gibi, üzerine her gün bir iz bırakıyorum.
Bazen sevgiyle, bazen korkuyla.
Bu cümleyi okuduğunuzda onun dünyaya karşı nasıl bir hassasiyette baktığını hissediyorsunuz.
Virginia için yazmak...
Sadece anlatmak değildi çünkü.
Yaşamak demekti.
Günlüklerinde bazen küçük şeylerden bahseder.
Bahçedeki çiçeklerden, yeni aldığı bir kitaptan, bir arkadaşla yapılan kısacık bir sohbetten.
Ama bu satırların arasında daha derin bir şey var.
Sürekli çırpınan bir ruh var.
Bir günlüğünde şöyle yazıyor.
Bazen sabahları uyanıyorum ve gökyüzünü görmek için pencereye koşuyorum.
Bir mavi renk.
O kadar hafif, o kadar gerçek dışı ki sonra hatırlıyorum.
Yaşamın ağırlığı yine omuzlarımda.
Virginia'nın yazılarına hep bir ikilik var.
Bir yanda yaşamı sevme arzusu, diğer yanda zihninin karanlık dehlizleri.
Ve bu ikilik onu hem çok güçlü hem de çok kırılgan yapıyor.
Özellikle kendine ait bir odayı yazdığı dönemde tuttuğu günlüklerde kadın olmanın ağırlığından da çok sık bahsediyor.
Şöyle bir satır bırakmış.
Kendine ait bir oda ve yıllık 500 pound.
Ancak o zaman bir kadın gerçekten yazabilir.
Bu cümle sadece o dönemin değil belki de bütün zamanların kadın yazarları için bir manifesto niteliğinde.
Virginia'nın günlüklerinde en çok hissettiğiniz şeylerden biri de zamana karşı yarış.
Sanki sürekli bir acele var satırlarında.
Anlatacak çok şey var ama zaman yetmeyecekmiş gibi.
Bir yerde şöyle diyor, yazarken zaman bükülüyor, bir kelimenin içinde saatler kayboluyor.
Bir de onun yazıyor olan aşkı sıradan bir tutkuda değildi.
Yani kelimenin tam anlamıyla hayatta kalmanın bir yoluydu.
Ama zamanla zehrinin karanlık tarafı ağır basmaya başladı.
Bunalımlar, paranoyalar, bir dünyanın kelimeleri bazen hayatı ayakta tutarken bazen onu daha da derinlere sürüklüyordu.
1941 yılının Mart ayında bir sabah cebine taşlar doldurarak Oğuz Nehri'ne yürüdü ve hayatına veda etti.
Ama ardından bıraktığı günlükler, sayfalar hala fısıldıyorlar.
Son mektubunda kocasına şöyle yazmıştı.
Bana mümkün olan en büyük mutluluğu verdin.
Biliyorum ki eğer biri hayatımı kurtarabilseydi, o da sen olurdu.
Artık daha fazla savaşamayacağım.
İşte Virginia Woolf tam da böyle bir kadındı.
Sevgiye, yazıya ve hayata sımsıkı sarılmış ama kendi karanlığıyla baş edememiş.
Bugün onun günlüklerini okuduğumuzda sadece bir yazarın değil, bir insanın en derin çatışmalarına, en içten umutlarına ve en sessiz korkularına dokunuyoruz.
Ve şunu anlıyoruz. Kelime bazen bir kurtuluş ipi, bazen de ağır bir zincir olabiliyor.
Şimdi ise kelimeleri sessiz bir çığlık gibi kullanan bir başka isme gidiyoruz.
Yalnızlığın ve varoluşun en keskin yüzünü yazıya döken bir adama, Franz Kafka'ya.
Bazı insanlar vardır ya dünyaya ait olmadıklarını daha doğduklarında hissedersiniz.
Franz Kafka da o insanlardan biriydi bence.
Kafka 1883 yılında Pırak'ta Almanca konuşan Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.
Babası Hermann Kafka Otoriter, güçlü ve beklentileri sonsuz bir adamdı.
Kafka ise içine kapanı, kassas, derin düşünen bir çocuktu ve daha küçük yaşlardan itibaren babasının gölgesinde ezilerek büyüdü Kafka.
Bu baskı onun ruhuna kazındı.
Hayatının her alanında, özellikle de yazılarında bu yüzleri görebilirsiniz.
İşte bu yüzden Kafka'nın günlükleri sadece bir yazarın değil, bir insanın, bir çocuğun, bir aşığın, bir yalnızın iç hesaplaşmalarının güncesidir.
Kafka için günlük yazmak nefes almak gibi bir şeydi.
Bir günlüğünde şöyle diyor.
Gün boyunca yüzüme taktığım tüm maskeleri yalnız gecelerde kendim için çıkarıyorum.
Bu satır zaten Kafka'nın dünyasına açılan bir anahtar gibi.
Günlüklerinde yaşadığı yalnızlık, başarısızlık korkusu, hastalığı ve aşk acıları çıplak bir şekilde önümüzde duruyor.
Kafka'nın hayatı boyunca hissettiği en güçlü duygulardan biri yalnızlıktı.
Bir günlüğünde şöyle yazıyor.
Yalnızlık bazen ruhumu zehirliyor, bazen de onu temizliyor.
Bunu okurken düşünmeden edemiyorsunuz.
Yani bir insan yalnızlığı hem zehir hem ilaç gibi nasıl hissedebilir?
İşte Kafka'nın büyüsü de tam olarak burada.
Günlüklerinde sık sık sağlığından şikayet eder.
Zayıf bir beden, sürekli tekrarlayan hastalıklar, yorgunluk.
Bir gün şöyle yazıyor. Bedenim ruhuma ihanet ediyor ama yine de ikisini birbirinden koparamıyorum.
Kafka'nın en büyük savaşı aslında kendi içinde ve bu savaşı satır satır gözlerimizin önüne seriyor.
Bir başka günlüğünde şöyle bir itiraf var.
Hiç kimse tarafından tam anlamıyla sevilmeyeceğim duygusu her gece yastığımın yanında uyuyor.
Ne kadar tanıdık biz değil mi?
İşte Kafka'nın büyüsü dediğim gibi burada.
Onun en derin yalnızlıkları okuyan herkesin kalbinde yankılanıyor.
Ve Kafka aşkı da günlüklerinde bol bol anlatır.
Milena'ya, Felis Bauer'a duyduğu aşkı.
Ama bu aşk hikayeleri de hep eksik, hep buruk.
Bir satırında şöyle diyor.
Aşka ulaşmak istediğimde ellerim hep boş kalıyor.
Çünkü korkularım sevgimden daha hızlı koşuyor.
Kafka için aşkla yalnızlık gibi kaçınılmaz bir kaderdi.
Birini sevmek istiyordu ama aynı zamanda yakınlaşmaktan da ölümüne korkuyordu.
Kafka'nın günlüklerinde yazıya karşı duyduğu saplantılı aşkı da hissedersiniz.
Çünkü yazmak onun için bir kurtuluştu.
Ve yine bir günlüğünde şöyle demiş.
Yazmadığım günlerde kendimi hayattan kopmuş gibi hissediyorum.
Sanki kelimelerle aramdaki bağ kopunca ben de yok oluyorum.
Kafka için yazmak varoluşun ta kendisiydi ve bu yüzden hayatı boyunca içinde yaşadığı bütün yalnızlıkları, acıları ve umut kırıklıklarını yazıya döktü.
Kafka'nın hayatı boyunca süren en büyük ikilemlerinden biri de görünür olma ve görünmez kalma isteği arasındaki savaş.
Bir satırında şöyle yazıyor.
Beni kimse görmesin istiyorum ama aynı anda biri gelsin beni bulsun diye de dua ediyorum.
Yani bu ne kadar insani bir çelişki.
Sevilmek isterken görünmekten korkmak, yaklaşılmak isterken duvarlar örmek.
Gerçekten çok insani.
Kafka'nın ölümüne yaklaştığı yıllarda verem hastalığı da iyice ilerlemişti.
Konuşamıyordu, yemek yiyemiyordu.
Ama son nefesine kadar yazdı.
Çünkü o biliyordu ki kelimeler varken hayat bitmemişti.
Kafka ölümünden önce yakın arkadaşı Max Bruder'da Tüm yazlıklarını yok etmesi için vasiyet bıraktı ama Max Brood bu vasiyete uymadı.
Ve bugün Kafka'nın kelimeleri hala bizimle.
O günlüklerde, o cümlelerde hala bir adamın iç sesi fısıldıyor.
Yazıyorum çünkü başka türlü nefes alamıyorum.
Ve bugün biz Kafka'nın fısıltılarını duyduğumuz için çok şanslıyız.
Şimdi bu üç ruhun günlüğünde dolaştıktan sonra biraz duralım ve şunu düşünelim.
Bir insanı en çok ne anlatır?
Yazdığı romanlar mı?
Başarıları mı? Yoksa sadece kendine söylediği o sessiz, çıplak cümleler mi?
Bugün üç farklı hayatın, üç farklı ruhun, üç farklı yalnızlığın satırları arasında dolaştık.
Anne Frank'in umut dolu fısıltılarına, Virginia Woolf'un kırılgan ama cesur çığlıklarına, Franz Kafka'nın sessiz, derin yalnızlığına dokunduk ve şunu bir kez daha anladık.
Bazen bir insanı En gerçek haliyle sadece günlüklerinde bulabiliriz.
Çünkü günlükler... Kimse için yazılmamış cümlelerdir.
Ne bir yayıncının beklentisi vardır arkasında, ne bir alkış kaygısı vardır.
Sadece insanın kendine söylediği kelimelerdir.
Anne Frank günlüğünde dünyanın en karanlık zamanında bile umut etmeyi bırakmadı.
Virginia Woolf kelimelerle kendi karanlığını aydınlatmaya çalıştı.
Franz Kafka ise kelimeler sayesinde kendi yalnızlığına bir anlam verdi.
Ve belki de bu yüzden onların günlükleri bugün bile yaşıyor.
Çünkü o satırlarda sadece onların değil bizim de kırgınlıklarımız, bizim de umutlarımız, bizim de sessiz dualarımız var.
Belki kendimize şunu sormalıyız ya hani biz yazsaydık neler yazardık?
Kimse okumayacak olsa içimizden hangi cümleler dökülürdü?
Bu soruların ardından şöyle ufak bir bilgi de vereyim.
Bir başka bölümde başka hayatların gizli defterlerini açacağız.
Başka insanların belki de hiç bilmediğimiz günlüklerinden satırlara konuk olacağız.
İnsan ruhunun en gizli bahçelerine yürümeye devam edeceğiz.
Hatta çok yakında yeni podcastım da gelecek.
Onda da benim günlüklerimin içine gireceğiz.
Geçmişte yazdığım o günlüklerin sayfalarına döneceğiz.
Çünkü bir günlüğü okumak sadece bir başkasının hayatına bakmak değil.
Kendi iç sesimizi duymak için de bir kapı aralamaktır bence.
Bölümü kapatırken her birimizin içinde bir yerlerde fısıldayan o küçük sesi hatırlatmak istiyorum.
Yazmak kendini yeniden yaratmaktır.
Ve bazen sadece bir satır bile hayata tutunmak için yeterlidir.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Ben de buradaydım dinledim demek isterseniz diğer sosyal medya hesaplarımın açıklamalar kısmında bulabilirsiniz.
Birazcık alsaydım.
Kusuruma bakmayın. Sizler kendinize çok iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
