
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bir çocuk gibi bakabilseydik dünyaya, belki biz de rüzgarla konuşan o yaratıkları görebilirdik. Miyazaki’nin evreninde her ağaç, her sessizlik, her gökyüzü bir hikaye anlatıyor. Gerçek ile hayal arasındaki sınır silinirken, bu bölümde Zeynep, Miyazaki’nin dünyasına yolculuğa çıkıyor.
Zeynep’i Instagram’dan takip etmek için tıkla!
Zeynep’i Youtube’dan takip etmek için tıkla!
Podcast hesabını Instagram’dan takip etmek için tıkla!
“Bunları Sadece Günlüğüm Biliyordu” podcastini dinlemek için tıkla!
Transkript
Herkese merhaba, Konuşulacak Çok Şey Var! podcastine hoş geldiniz.
Ben Zeynep. Bugün sizi çok özel bir yolculuğa davet ediyorum ama bu çok sıradan bir yolculuk da değil.
Ne bir şehir turu, ne bir tatil kaçımı.
Bugün hayal gücünün sınırlarını aşıyoruz.
Rüzgarların taşıdığı umutların, gizli bahçelerde saklanan büyülerin, uçan kalelerin, ruhları olan trenlerin olduğu bir dünyaya gidiyoruz.
Bugün Hayao Miyazaki'nin dünyasına yolculuk yapıyoruz.
Belki birçoğunuz onun adını Spirited Away filmiyle, Komşum Totoro'yla ya da Prenses Mononoke'la duydu.
Ama emin olun Miyazaki sadece animasyon filmlerinin ustası değil.
O hayal gücüyle kurduğu dünyalarla hepimize bir şeyler öğretiyor.
Bize büyümeyi, kaybetmeyi, umutu ve vazgeçmemeyi fısıldıyor aslında.
Bu bölümde onun hayatına, hayallerine, felsefesine ve bugün bile milyonları etkileyen o büyülü hikayelerine bakacağız.
Ve yol boyunca Miyazaki'nin kelimelerine kulak vereceğiz.
Çünkü bazen bir sanatçı en iyi onu kendi fısıltılarından dinlemek gerekiyor.
Hazırsanız başlıyoruz.
Miyazaki 5 Ocak 1941'de Japonya'nın Tokyo şehrine dünyaya geliyor.
O doğduğunda 2.
Dünya Savaşı'nın gölgesinde aslında.
Yani savaşın izleri daha küçük yaşlardan itibaren hayatının bir parçası haline geliyor.
Babası Kazuyuzi Miyazaki savaş sırasında savaş uçaklarının parçalarını üreten bir fabrikanın müdürlüğünü yapıyor o sırada.
Ve küçük Miyazaki gökyüzünde süzülen uçaklara bakarak büyüyor.
Yani uçmak. Özgürlüğün, hayalin, kurtuluşun sembolü oluyor onun için.
Ama savaş sadece gökyüzüne hayaller bırakmıyor.
Acı, yıkım, korku da getiriyor.
Miyazaki daha çocuk yaşta bombalamalardan kaçmak zorunda kalıyor.
Sığınaklara koşuyor, yanan şehirleri izliyor.
Bir röportajında o günleri şöyle anlatıyor.
Çocukken yetişkinlerin korkularını yüzlerinde görmek beni derinden sarsıyor.
Dünyanın ne kadar kırılgan olduğunu anlıyorum.
diyor. Ve işte tam bu kırılganlık duygusu onun sanatının merkezine yerleşiyor.
Miyazaki zaten büyüdükçe çizim yapmaya başlıyor ve ilk başta sıradan çizimler oluyorlar.
Uçaklar, fantastik yaratıklar, sonsuz ormanlar.
Ama zamanla fark ediyor ki çizdiği her şey aslında bir kaçış olmuyor.
Gerçeği anlamanın, kendini onarmanın bir yolu haline geliyor.
Miyazaki'nin çocukluğu boyunca annesi hep hastaydı.
Uzun yıllar Ve bu da Miyazaki'nin dünyasında çok güçlü ama kırılgan kadın figürlerinin doğmasına sebep oluyor.
Çünkü o acıyı da sevgiyi de en yakından en gerçek haliyle görüyor.
Bir röportajında diyor ki annem hem güçlüydü hem de acı içindeydi.
Ve benim bütün kadın karakterlerim onun iki yüzünü taşır.
diyor. Miyazaki üniversitede ekonomi okuyor ama akla hep başka yerlerde.
Çizmek istiyor. Hikayeler anlatmak istiyor ve en önemlisi insanlara umut vermek istiyor.
1963 yılında Toy Animation Stüdyosu'nda çalışmaya başlıyor.
Başlangıçta böyle sadece küçük görevlerde oluyor ama yeteneği ve hayal gücü hemen fark ediliyor.
Ve tabii ki yıllar içinde animasyon dünyasında büyük bir hızla yükseliyor.
İlk büyük başarısı Future Boy Conan dizisi.
Ama asıl kırılma 1984 yılında kendi yazıp yönettiği, bu ismi mükemmel bir şekilde okumaya çalışacağım şu an.
Nausicaa of the Valley of the Wind ile oluyor.
Nausicaa doğa ile insan ilişkisini, savaşın anlamsızlığını, bir kız çocuğunun cesaretini anlatıyor.
Ve bu filmle Miyazaki kendi dünyasının kapılarını aralıyor.
Bir röportajında bu film için şöyle diyor.
Kurtuluş savaşla değil yaşamla gelir.
O yüzden kahramanım kılıç sallayan biri değil doğayı anlayan bir çocuk.
Miyazaki bu filmde sadece Japonya'da değil dünya çapında tanınmaya başlıyor.
Ve ardından stüdyo Ghibli doğuyor.
Kendi hayallerinin stüdyosu.
O günden sonra Castle in the Sky, Komşum Totoro, Prenses Mononoke.
gibi efsanevi eserler geliyor.
Ve her filminde bambaşka bir dünya sunuyor bize.
Ama bu dünyaların orçak bir yanı da oluyor.
İnsanı doğadan ayrı düşünmeyen bir felsefe.
Büyümekten korkmayan ama büyürken çocukluğun saf duygularını kaybetmemeye çalışan karakterler.
Ve en önemlisi kötülüğün tek boyutlu anlatılmadığı, herkesin içinde hem ışık hem de karanlık taşıdığı hikayeler.
Miyazaki için hayat böyle oluyor.
Ne tamamen iyi ne tamamen kötü.
Sadece karmaşık, bazen acı verici ama her zaman umut dolu bir yolculuk.
Miyazaki'nin filmlerine ilk kez dokunan herkesin fark ettiği bir şey oluyor.
Bu hikayeler...
Sadece birer animasyon değil.
Onlar bir insanın iç dünyasına açılan kapılar gibi.
O dünyalarda savaşlar oluyor ama kahramanlar savaşmak istemiyor.
Canavarlar oluyor ama genellikle korkulacak canavarlar değil.
Anlaşılmayı bekleyen ruhlar oluyor.
Doğa oluyor ve doğa sadece bir fon değil.
Yaşayan bir karakter gibi oluyor.
Miyazaki bir röportajında diyor ki doğaya hükmetmek isteyen insanın kibri En büyük trajedimizdir.
Onun filmlerinde ormanlar konuşuyor, rüzgarlar ruh taşıyor, sular hafızalarla akıyor.
Çünkü Miyazaki'ye göre dünya sadece bizim değil.
Bütün canlıların ortak evi oluyor.
Mesela komşum Totoro.
Bir yetişkin için baktığında çok basit bir hikaye gibi görünebilir.
İki kız kardeşin taşındıkları yeni evde Totoro adında bir ruhla tanışmaları.
Ama aslında Totoro çocukların hayal gücünün kayıplarla başa çıkma yöntemlerinin bir simgesi oluyor.
Bir çocuk acı çektiğinde bazen ona kelimeler yetmiyor.
Ama bir Totoro, bir dost, bir gizli bahçe...
İşte o ruhu iyileştiriyor.
Miyazaki diyor ki çocuklar dünyadaki en büyük trajedilerle bile baş edebilirler.
Yeter ki hayal kurmalarına izin verelim.
Ve işte bu yüzden Miyazaki'nin filmlerinde çocuklar asla küçük ya da zayıf gösterilmiyor.
Aksine en büyük cesareti, en saf sevgiyi hep onlara taşıyor.
Bir başka örnek ruhların kaçışı.
Buradaki ana karakterin büyülü bir dünyada kaybolması aslında kendi kimliğini, cesaretini, sevgisini keşfetme yolculuğu oluyor.
Yani çocukluktan yetişkinliğe geçişin, kayıplarla baş etmenin ve değişmenin hikayesi oluyor.
Bir sahnede o karakter diyor ki ben kim olduğumu unutmak istemiyorum.
Ya ve bu cümle tüm filmin kalbi oluyor aslında.
Büyüyoruz, değişiyoruz ama içimizdeki saf öz o kaybolmamalı.
Prenses Mononoke filmindeyse insanın doğaya verdiği zarar, teknolojinin kontrolsüz ilerleyişi eleştiriliyor.
Ama Miyazaki hiçbir zaman basit bir iyi kötü ikilemi kurmuyor.
İnsanların doğayla çatışmasını da anlayışla anlatıyor.
Çünkü biliyor ki hepimiz biraz ışık, biraz karanlıktan ibaretiz.
Bir röportajında bu konu hakkında şöyle diyor.
İnsan doğayı yok ederken...
Kötü biri olduğu için değil, hayatta kalmaya çalıştığı için hata yapar.
Bu kadar insanı, doğayı, hayvanları, görünmeyen ruhları aynı anda ve bu kadar incelikle anlatabilen kaç hikaye anlatıcısı var?
Ben bilmiyorum. Miyazaki'nin eserlerinde öne çıkan bir diğer büyük temaysa fark etmişsinizdir ki uçmak.
Küçükken babasının çalıştığı uçak fabrikasının da etkisiyle gökyüzü onun için özgürlüğün ve umutların simgesi oluyor.
Ve filmlerinde bu his her zaman bir şekilde karşımıza çıkıyor.
Castle in the Sky'de devasa uçan şehirler.
Kiki de süpürgesiyle gökyüzüne süzülen bir kız çocuğu.
Uçmak, kaçmak olmuyor Miyazaki için.
Uçmak hafiflemek, yeniden umut etmek, yeniden yaşamak anlamına geliyor.
Bir röportajında diyor ki uçmak ruhun yüklerini bir an olsun unuttuğu andır.
Ve gerçekten de onun filmlerini izlerken ruhumuz hafifliyor gibi oluyor.
Bir anlığına dünyadaki bütün ağırlıklardan kurtulmuş gibi hissediyoruz.
Ama Miyazaki'nin dünyası sadece tatlı masallardan ibaret olmuyor tabii ki.
Onun hikayelerinde hüzün de oluyor.
Çünkü o hayatı olduğu gibi anlatıyor.
Bir röportajında şöyle diyor.
Hikayelerinde mutluluk kadar hüzün de var.
Çünkü hayat ikisini de içeriyor.
İşte bu yüzden filmlere gerçek hayata çok benziyor.
Bazen umut ediyoruz, bazen kaybediyoruz.
Ama her zaman bir şekilde devam ediyoruz.
Bu da Miyazaki'nin büyüsü oluyor.
Bizi kandırmıyor. Dünyayı olduğu gibi gösteriyor.
Ama yine de küçük bir umudu elimizden tutmaya da hiç bırakmıyor.
Şimdi Miyazaki'nin dünyasına biraz daha yakından baktığımıza göre onun çağımızın en tartışmalı konularından birine nasıl yaklaştığına bakacağız.
Yapay zeka. Teknoloji sınır tanımadığı bir çağdayız.
Evet sanat bile artık birkaç satırlık kodla üretilebiliyor.
Görüntüler, hikayeler, melodiler hepsi algoritmaların ellerinde şekilleniyor.
Ama işte tam bu noktada ki şu an sosyal medyada Miyazaki tarzında görmüşsünüzdür elbette.
Kendi fotoğraflarını o tarzda yapay zeka yaptırıp paylaşan insanlar var.
Böyle bir akım var çünkü. Ve maalesef ki Miyazaki bunu hiç desteklemiyor.
Bu noktada Miyazaki gibi bir usta yumuşak ama çok net bir şekilde duruyor ve bize sessizce şunu soruyor.
İnsan ruhu olmadan sanat neye benzer ki?
2016 yılında Studio Ghibli'de bir yapay zeka destekli animasyon çalışması gösterildiğinde o unutulmaz an yaşanıyor.
Yapay zeka bir canlının garip.
grotesk bir şekilde sürünerek hareket ettiği bir sahne tasarlıyor.
İzleyenler belki işte ne kadar yaratıcı diye düşünüyor olabilirler ama Miyazaki'nin yüzü aniden değişiyor.
İçten böyle bir ürperdi bir rahatsızlık beliriyor bakışlarında.
O an söylediği cümle teknoloji çağının insanlığını sorgulayan en net tepkilerden biri oluyor.
Diyor ki insan acısını ve zayıflığını anlamayan bir şeye ilham verici diyemem.
Ve şöyle ekliyor. Bu tür bir yapaylık ruhumu derin Bu sözler sanki Miyazaki'nin tüm
hayat felsefesinin bir özeti gibi.
Çünkü onun çizgilerinde, hikayelerinde her zaman bir sıcaklık, bir kırılganlık var.
Ve o sıcaklık bir makine tarafından kopyalanamıyor.
Miyazaki için sanat bir duygunun yavaşça yoğrulması gibi.
Yani bir çocuğun ağlayarak büyümesi, bir annenin sessizce gülümsemesi, bir kaybın ardından suskun kalan bir oda oluyor.
Yapay zekanın üretim dediği şeyi Miyazaki yaşanmamış duygular olarak görüyor.
Çünkü o iyi biliyor ki gerçek sanat ancak yaşanmış hayatların içinden doğuyor.
Bir röportajında şöyle diyor.
Ben çizdiğimde yalnızca güzel bir sahne yaratmıyorum.
Bir çocuğun yalnızlığını, bir yaşlının yorgunluğunu, bir ağacın sabrını resmediyorum.
Makineler bunu asla bilemezler diyor.
Ve bu yüzden Miyazaki için bir sahne çizerken her çizgide biraz hüzün, biraz umut ve biraz insanlık oluyor.
Onun için çizmek sadece bir şey göstermek değil, bir ruh halini, bir hissi yaşatmak oluyor.
Ve bu yüzden onun eserlerine baktığında sadece gözün değil kalbin de izliyor o sahneleri.
Yapay zeka sorulduğunda bir başka yerde şöyle diyor.
Benim işim insanların hissettiği şeyleri çizmek.
Eğer bir gün makineler hissedebilmeyi öğrenirse belki o zaman onlarla konuşurum.
Aslında ne kadar ince, ne kadar dokunaklı bir cevap değil mi?
Miyazaki savaş sonrası doğmuş bir çocuk.
Yıkılmış şehirlerin arasından yürüyor, kaybolmuş umutların içinde büyüyor ve tüm sanatını da o yaralı insanlık duygusunun içinde inşa ediyor.
O yüzden bir makinenin, bir algoritmanın anlatacağı hikayeler onun için sadece boş kabuklar gibi oluyor.
İçi dolu, ağır, sıcak bir hikayeye ihtiyacımız var ve bunu bize ancak bir insan verebiliyor.
Tıpkı Miyazaki gibi.
Ve bu yolculukta Miyazaki'nin çocukluğundan uçan kalelerine, kayıp ormanlardan umut taşıyan rüzgarlara kadar yürüyoruz ve bir şeyi çok net hissediyoruz.
Miyazaki bize dünyayı anlatmıyor sadece.
Bize dünyaya nasıl bakmamız gerektiğini de öğretiyor.
Onun hikayelerinde iyilik gürültülü değil, çok sessiz oluyor.
Kahramanlar kılıç sallayarak değil, anlayarak büyüyorlar ve gerçek...
Güç başkalarını yenmekte değil kendini aşmakta saklı oluyor.
Bir gün şöyle diyor. Bir film yaparken hep şunu düşünürüm.
Bir çocuğun büyüyüp dünyayla yüzleşeceği gün geldiğinde kalbinde tutabileceği bir umut bırakabilir miyim?
Ve evet. Belki bu yüzden her Miyazaki sahnesinde içimize tanıdık bir sızı duyuyoruz.
Bir tren camından bakarken kaybolan anıları hatırlıyoruz.
Bir ormanın sessizliğinde kendi çocukluğumuzu dinliyoruz.
Ya da bir rüzgarın taşıdığı umutla yeniden ayağa kalkıyoruz.
Miyazaki'nin filmlerinde kötülük bile keskin çizgilerle çizilmiyor.
Çünkü o biliyor ki, yine söylüyorum, herkesin içinde hem ışık hem de gölge var.
Ve insan olmak...
İkisini de kabul edebilmek demek oluyor.
Yapay zeka çağında sanatın ruhsuzlaşmaya başladığı bir zamanda Miyazaki'nin hikayeleri bize hala insan olmanın ne demek olduğunu hatırlatıyor.
Sevmenin, kaybetmenin, umut etmenin ve bazen sadece sessizce beklemenin değerini anlatıyor.
Bir röportajında diyor ki karanlık zamanlar gelecek ama umudu koruyabilenler kendi küçük bahçelerinde yeni dünyalar kurabilecekler.
İşte belki de bu yüzden Miyazaki'nin dünyası hala yaşıyor.
Çünkü o bahçeler hepimizin kalbinde belirleniyor.
Ben bölümü kapatırken sana sessiz bir fısıltı bırakmak istiyorum.
Bir gün yorgun düştüğünde, hayat ağır geldiğinde başını gökyüzüne kaldır.
Bir rüzgar esiyorsa bil ki o rüzgar hala bir yerde Miyazaki'nin hayalini taşıyor.
Güzel bir yolculuktu bence.
İyi ki bir yolculukla birlikteydik.
Bir sonraki bölümde yeniden buluşmak üzere.
Kendinize ve içinizdeki o küçük çocuğa çok iyi bakın.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Ben de buradaydım, dinledim demek isterseniz diğer sosyal medya hesaplarım açıklamalar kısmından bulabilirsiniz.
Kendinize çok iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
