
*Bu bölüm "TV+" hakkında reklam içerir.*
***
“Bazı kitaplar okurun hayatını değiştirebilir,” derler. Bu bölümde Zeynep, başucu kitabı olan Dört Anlaşma kitabı ve Toltek Bilgeliğinden bahsediyor. Her anlaşmayı detaylıca inceleyip, hayatınızda yapabileceğiniz değişimler hakkında konuşuyor.
***
TV+ hakkında detaylı bilgi için tıklayın.
***
Zeynep'i instagramdan takip etmek etmek için tıkla!
Podcastin instagram hesabını takip etmek için tıkla!
Transkript
Herkese merhaba. Konuşulacak Çok Şey Var! podcast'ine.
Hoş geldiniz. Bu bölüm sanırım podcast yapmaya başladığımdan beri aklımda olan bir bölüm.
Çünkü... Bugün benim başucu kitabımdan bahsedeceğim.
Okuyup çok sevdiğim bir kitap demiyorum.
Çünkü ben ara ara hep okuyorum kitabı.
Böyle komodinimde duruyor başımda.
Hayatımda çok tatlı bir yeri var.
Elim çok sık gidiyor böyle yatmadan önce falan.
O yüzden aklımın hep bir köşesinde vardır.
Bir bölüm yapayım. Bu kitap hakkında, anlattıkları hakkında uzun uzun konuşayım.
Ve hazırsanız o bölüme hoş geldiniz.
Kitabımızın adı Dört Anlaşma.
Toltec Bilgelik kitabı.
Yazarı Don Miguel Ruiz.
Ondan bolca bahsedeceğim zaten bu bölümde.
Ruiz bize dört anlaşma kitabındaki anlaşmalarla hayatımızı daha farkında, daha mutlu yaşamanın dört anahtarını veriyor.
Aslında doğal olarak sahip olduğumuz ama büyürken unuttuğumuz bakış açılarını hatırlatıyor.
Ama bence bu anlaşmalardan bahsetmeden önce Ruiz'i biraz tanımakta fayda var.
O yüzden birazcık bahsedeceğim kendisinden.
13 çocuğun en küçüğü olarak gelmiş.
Şaman bir aile geleneği içinde büyümüş.
Annesi iyileştirici, şifacı olarak anılan biri ve şaman olan büyük babası da var.
Bunlar tarafından yetiştirilmiş.
Ama modern yaşam ona çok çekici geldiği için tıp okumayı seçiyor ve cerrah oluyor.
büyük bir dönüm noktası var.
70 yılında geçirdiği bir kaza.
Ölüme yakın bir deneyim yaşıyor o trafik kazasında.
Şöyle ki arkadaşlar onu enkaza dönüşmüş o arabadan çıkarırken kendi bedenini aynı bu filmlerde olduğu gibi hani yukarıdan izlemiş.
Kendisi böyle bir olay yaşadığını iddia ediyor ve kendini daha sonra Toltec bilgeliğine adıyor.
Ve hatta dedesi öldüğü için Meksika'da yine şaman olan başka bir bilgeden eğitim de alıyor.
Büyük babam hayatta değildi ama böyle sık sık rüyalarıma girip bana bilgiler aktarıyordu diyor.
Peki nedir bu Toltec bilgeliği Zeynep?
Yani yazar kendini tam olarak neye adadı?
Toltecler medeniyeti ezoterik bilgileri araştırıp koruyan böyle nagallar yani bir tür şaman nagallar ve sanatçılardan oluşan bir topluluk tarafından inşa edilmiş.
Böyle spürtüel bilgilere sahip gelişmiş bir uygarlık diyebiliriz.
Ve bu bilgiler de nesilden nesile aktarılıyor.
Ruiz de bize ailesinden aldığı bilgileri aktarıyor bu kitapta dört anlaşmada.
Bu Toltec bilgeliği yalnızca efsanelerde ve hikayelerde var olan ölü bir gelenek değil.
Bugün hala bir kısım Meksika Kızılderilileri tarafından uygulanan canlı bir öğreti.
Bu bir din değil arkadaşlar, bir felsefe değil, ideoloji değil.
Toltecler bir yaşam sanatının uygulayıcısı.
Zaten Toltecler de bilgi insanı anlamına geliyor.
Ve onlara göre eğer dinlemeyi bilirsek toprağın, havanın, suyunu, rüzgarın, hayvanların hatta taşın bile bize öğretebileceği çok şey var.
Ve baktığımız zaman Batı dünyası doğayı genel olarak böyle sömürülecek bir şey olarak görürken ve baktığımız zaman Batı dünyası doğayı genel olarak böyle sömürülecek bir şey olarak görürken
Toltecler onu canlı bir varlık olarak görüyor.
O yüzden de çok büyük bir saygı duyuyorlar.
Çünkü doğayı yok etmek bir nevi kendimizi yok etmek gibi.
Tolteclerin şöyle bir sözü var.
Okuduğumda çok etkilemişti beni.
Biz ağaca baktık.
Onu dinleriz ve ondan çok şey öğreniriz.
Siz beyazlar ağaçtan ne kadar kereste ve ne kadar kar elde edebileceğinizi hesaplarsınız.
Şimdi gelelim bu dört anlaşmaya.
Hepsi birbirinden kıymetli.
Okuduğum andan beri hayatımın her döneminde elimden geldiğince dikkat ettiğim konular bunlar.
İlkiyle başlıyorum. İlk anlaşmamız kullandığım sözcükleri özenle seç.
Bu özgürlüğe giden yolda kendimizle yapacağımız anlaşmanın ilk maddesi bu.
Kullandığımız sözcükleri seçmek arkadaşlar.
Ve bu anlaşma Ruiz'e göre, bana göre de aynı zamanda en zor ama diğer yandan da en önemli ve tüm anlaşmaların da çıkış noktası olan bir anlaşma.
Bu anlaşmanın önemini de çok kısa, net bir cümleyle özetliyor Ruiz.
Söz büyüdür, söz güçtür.
Bu tarz benzetmelere belki daha önce de denk gelmişsinizdir.
Tohum gibidir derler mesela.
Bir tohum, bir düşünce ekersiniz ve o büyür.
Buradaki tek problem ise şu arkadaşlar.
Genellikle bu verimli toprağa korku tohumları ekmemiz.
Kendi kendimize etiketlediğimiz ifadeler.
Mesela işte çok dikkatsiz biriyim.
Ben çok şanssızım.
Asla demem böyle şeyleri.
Of ne kadar aptalım gibi ifadeleri kullandığımızda farkında olmadan onları gerçek yapıyoruz diyor ilk anlaşma.
Freud'un da dediği gibi aslında kelimeler sihir yapar.
Kelimeler aracılığıyla Birini dünyanın en mutlu ya da en kederli insanına dönüştürme gücüne sahipsiniz.
Bu yüzden sözcükleri özenli bir seçicilikle kullanmaya başladığınızda artan farkındalığınız içsel bir dönüşme yol açabilir.
Doğru sözcükler önce zihninizde sonra hayatınızda şefkat ve sevgi tohumları yeşertebilir.
Hayatınıza güzellik katabilir.
Bunlar gerçekten çok kıymetli, çok önemli şeyler.
Bir röportaj yapıyoruz.
Burada ilk anlaşma hakkında bazı sorular soruyoruz.
diyorlar kendisine. Şey diyorlar hani söz büyüdür.
Böyle mi düşünüyorsunuz gerçekten diyorlar yani.
Büyü müdür? O da diyor ki evet.
Çünkü aklımız, çünkü ağzımızdan çıkan laflar önemlidir.
Uçup gitmiyor onlar. Havada asılı kalıyorlar.
Anlamı, ağırlığı, karşılığı, bir yaptırımı var diyor.
Siz çocuğunuza sesin karga gibi, çok çirkin dediğinizde ya da işte sen aptalsın dediğinizde aslında bir tür büyü yapmış oluyorsunuz.
O büyü o çocuğun üzerinde Eğer ki hayatı boyunca o büyüyü bozabilirse tabii ki ne âlâ.
Yoksa bir ömür sesinin karga gibi olduğunu düşünüyor, şarkı söyleyemiyor.
Ya da aptal olduğunu düşünüp hep sönük kalıyor o çocuk.
Bizim de eksik, zayıf yanlarımız aynı şekilde birilerinin zamanında bize yaptığı sözlü büyüler arkadaşlar.
Sen onu yapamazsın, bunu yapamazsın gibi cümleler.
Bir düşünmenizi istiyorum bu maddeden sonra.
Çevrenizde böyle insanlar var mı?
Bir kitap okudum ve hayatım çok değişti lafını çok da sevmem ben ama bu kitaptan sonra bu soruyu sormuştum ben kendime.
Daha doğrusu bu anlaşmayı okuduktan sonra.
Birileri beni böyle cümlelerle bir şeylere inandırdı mı acaba diye düşündüm.
Ve evet farkında olmasam da böyle iyi niyetliyim işçisine söyleseler de...
Bu cümleleri kullanan insanlar var çevremde.
Vardı çevremde.
Artık yoklar. Ve inanır mısınız?
O kadar fark etti ki.
Yani ağzında size iyi gelecek cümleler olan insanlarla birlikte olun.
Ben tabii ki şeyden bahsetmiyorum.
Sizi korumak için ya da yardımcı olabileceği bir konuda, anladığı bir konuda gerçekten zarar görmemeniz için yapamayacağınızı gerçekten zarar görmemeniz için yapamayacağınızı söyleyenlerden bahsetmiyorum.
Benim bahsettiğim aslında içten içe sizin çok da başarılı olmanızı istemeyen insanlar.
Onlardan daha konforlu bir hayat yaşamanızı istemeyenler benim bahsettiğim.
Bu çok basit bir şey de olabilir bu arada.
Mesela hani dışarı çıktınız, günlerden birinde bir arkadaşınızla karşılaştınız ve o sizi görür görmez ne kadar çok kilo almış olduğunuzdan bahsetti.
Yani Ruiz'e göre kişiler bunu bazen istemeden de Bazen de bilerek yapıyorlar ama her ne olursa olsun biz karşımızdakini sözünü içselleştirdiğimiz an bir anlaşma yapmış oluyoruz.
Böylece gerçekten kilolu olduğumuzu düşünüyoruz ve buna inanmak için kanıtlar arıyoruz.
Bu aşamada Ruiz şöyle bir noktaya dikkat çekiyor.
Diyor ki olumsuz fikirleri kabul etmek ancak olumsuz fikirlerin verimli olduğu bir zihinde olabilir.
Siz sözlerinizde saflığı ve gerçeği ifade ettiğiniz sürece zihniniz kare büyüden gelen sözler için verimli bir ortam oluşturmaz.
Böyle bir zihin sadece sevgiden gelen sözler için verimli olur.
Ehlileşme sürecinde, bu büyüme sürecinde ebeveynlerimiz ve kardeşlerimiz, akranlarımız bizimle ilgili düşüncelerini biraz düşüncesizce söylediler.
Yani biz bu düşüncelere inandık, bu düşüncelerle ilgili korkularla yaşadık.
Bize yüzmede, sporda ya da yazmada iyi olmadığımız söylendiğinde biz bunlara inandık.
Yani biri bir kıza bakıp bu kız çok çirkin derse...
O bu sözü duyar ve çirkin olduğuna inanır ve çirkin olduğu inancıyla büyür.
Gerçekten ne kadar güzel olursa olsun bu anlaşma yaptığı sürece çirkin olduğuna inanacaktır.
Çünkü kız çirkin sözcüğünün büyüsü altındadır diyor.
Yani bir söz dikkatimize çapa atarak zihnimize girebilir ve tüm inanç sistemini iyiye ya da kötüye doğru değiştirebilir.
Ki bilirsiniz insan sürekli kendiyle konuşan bir varlıktır.
Ben kesinlikle öyleyim çok konuşurum ama böyle değil.
Yani çok şişman görünüyorum, çok çirkinim, yaşlanıyorum, çok aptalım, hiçbir şey anlamıyorum.
Bunlar tanıdık geliyor mu size?
Asla yeterince iyi olamayacağım, çok başarısızım.
Sözü kendimize karşı nasıl kullandığımızı görüyor musunuz?
Sözün ne olduğunu ve sözün ne yaptığını anlamaya başlamamız gerekiyor bence.
O yüzden sözlerinizi doğru kullanın.
Sözlerinizi sevginizi paylaşmak için kullanın mesela.
Yani beyaz büyüyü kullanın ve...
Bunu kullanmayı kendinizden başlayın.
Kendinize ne kadar harika olduğunuzu söyleyin.
Ne kadar özgün olduğunuzu, büyük olduğunuzu söyleyin.
Kendinizi ne kadar sevdiğinizi söyleyin.
Gerçekten etkilerine inanamayacaksınız.
Şöyle bir alıntı geçiyor kitapta.
Çok acı ama bir o kadar da gerçek bence.
Başkalarıyla iletişimde yalan söylemeyi alışkanlık haline getirdik.
Daha da önemlisi kendimizle olan iletişimde de yalan söylüyoruz.
Kendimizle nasıl konuştuğumuz gerçekten çok önemli arkadaşlar.
Ben bunu hallettiğimde yani bunun bilincine vardığımda diğer insanların bana karşı söylediklerini umursamamayı daha kolay öğrendim.
Yani onların sözcüklerinin büyüsü altında onların sözcüklerinin büyüsü altında kalmamayı öğrendim.
Yapamazsın cümlesini bana karşı kullandıklarında mesela kendi içime döndüm o an.
Kendimle konuştum ve dedim ki yapabilirsin Zeynep.
Yani dinleme ben yapabileceğini biliyorum.
Bu şekilde kendimle konuştum, kendimi rahatlattım ki bunu yapmak artık çok daha kolay geliyor bana.
Kötü sıfatlarda işte ben hani çirkinim, beceriksizim, şanssızım gibi şeyler içimizdeki zehir gibi biraz.
Ve bu sıfatları kullanma sebebimiz de içimizdeki zehri akıtmak istiyor oluşumuz diyor Ruiz.
Yani aslında dedikodu da benzer bir durum düşündüğünüzde.
Zehri başkalarıyla paylaşmak, yaydıkça yaymak ve bundan haz almak.
Eğer kullandığımız sözcüklerin farkına varırsak seçme gücü elde ediyoruz.
Yani ya içimizdeki zehri akıtmaya devam ederek tüm insanlık olarak kısır bir döngüde kalacağız.
Ya da içimizdeki zehrin üretimine bir son vereceğiz ve kullandığımız sözcükleri özenle seçerek önce kendimizle sonra da diğer insanlarla olan ilişkimizde derinden bir dönüşüm yaşamayı seçeceğiz.
Umarım bu bölümden sonra da bir dönüşüm yaşamayı seçersiniz.
Çünkü bu sizin elinizde arkadaşlar.
Tamamen sizin elinizde.
Ve bundan sonraki üç anlaşma da bu ilk anlaşmadan doğuyor.
Gelelim ki ikinci anlaşmamıza.
Hiçbir şeyi kişisel algılama.
Bir röportajda Ruiz'e şu soruyu soruyorlar.
Diyorlar ki Toltec'in ikinci anlaşması hiçbir şeyi kişisel alma diyor.
Yani biri bize kötü davrandığında üzerimizi alamayacağız.
Çünkü onun da kendisinin başka bir şeyden incindiği için böyle davrandığını düşüneceğiz ve ona cevap vermeyeceğiz.
Biz sabır taşı mı olalım diyorlar.
Kendisi de şu cevabı veriyor.
O deyimi bilmiyorum ama ne demek istediğinizi anladım.
Olun diyor. Karşınızdakinin tepkisi aslında sizinle değil kendisiyle ilgili.
Kızgınsa da, kıskanıyorsa da, size ne söylerse söylesin.
Hepsi yalnızca kendisiyle ilgili ve o kendisine geri dönecek.
Sizinle alakası yok diyor.
Peki Zeynep böyle bir durumda ne yapacağız?
Böyle bir ne yapalım yani?
O konudan da, o insandan da uzaklaşacaksınız arkadaşlar.
Ben çareyi böyle bulmuştum.
Çünkü o an başka bir pencereden bakmanız gerekiyor.
Aksi takdirde siz de cevap vermeye kalkışınca kavgalar çıkıyor, tartışmalar çıkıyor.
Her şey daha da... kötüye gidiyor.
Hiç gerek yok ki.
Yani kişisel algılamak bencilliğin en üst seviyesidir diyor zaten Ruiz.
Çünkü her şeyin kendimizle ilgili olduğunu varsayıyoruz.
Her şeyin merkezinde kendimizin olduğunu düşünüyoruz.
Oysa ki Komik bir bilgi.
Diğer insanlar merkeze bizi koyan hiçbir şey yapmıyorlar arkadaşlar.
İnanır mısınız? Yani yaptıkları her şey kendileriyle ilgili.
Bize söylenenler arkadaşlar karşımızdakilerin iç dünyasını yansıtıyor.
Kendimizi iyi hissettiğimizde fark ettiyseniz etrafa iyi duygular, kötü hissettiğimizde de kötü duygular yansıtıyoruz.
Ve her zaman bunun birincinde olmanızı istiyorum.
Bir de fark ettiyseniz birinci anlaşmanın temelinde incitmemek varken ikinci anlaşma kendimizi incitmekten nasıl koruyacağımızı öğretiyor.
Bu da çok tatlı bence.
Evet şimdi size ne diyeceğim arkadaşlar?
Tüm dünya hakkınızda dedikodu yapsa bile.
Kişisel algılamadığınız zaman bundan etkilenmezsiniz.
Siz kendinize güven duymayı öğrendiğinizde başkalarının size söylediği şeylere inanıp inanmamayı seçme özgürlüğünde kazanıyorsunuz.
Ve işte o zaman büyük bir iç huzuru da yaşıyorsunuz.
Nasıl ki bizim düşüncelerimiz, söylediklerimiz, yaptıklarımız kendi hayatımızı oluşturuyorsa ve kendimizi yansıtıyorsa, karşıdan gelen sesler de o kişinin içsel dünyasını, düşüncelerini,
hayatını ve aslında kendisi.
Ve bu farkındalık tam olarak bir özgürlük arkadaşlar.
Örnek olarak şu iki senaryoyu ele alalım mesela.
Birinci senaryoda arkadaşınızla buluşacaksınız ve arkadaşınız bir saat önce şöyle bir haber almış ki sene sonunda görevine son verilecek, işten çıkarılacak.
Ve sizinle birlikteyken bunu anlatmak istemediği için biraz huysuz, sinirini biraz size yansıtıyor, olmadık şeylere biraz yükseliyor, tersliyor falan gibi düşünün.
Ve aynı kişi sizinle buluşmadan bir saat önce mesela en sevdiği dizinin Amerika ile aynı anda Türkiye'de de yayınlanacağını öğrenmiş.
Keyfi inanılmaz yerinde.
Ve sizinle sohbet ederken o kadar neşeli böyle gülücükler, kahkahalar havada uçuşuyor.
Şimdi bu kişinin davranışları ve sözleri her iki senaryoda da sizinle ilgili değil arkadaşlar.
Kendisiyle ilgili. Siz kendi değerinizi kendiniz belirleyin ve dış dünyadaki hiçbir davranışı ve sözü kişisel almayın.
O işten çıkarılacak arkadaş kim bilmiyorum ama sevdiği dizinin Türkiye'de Amerika ile aynı anda yayınlanacağının haberini alan arkadaşınız benim bu arada.
Çünkü The Walking Dead'in yeni çıkan dizisi The Walking Dead The Ones Who Live diğerleriyle aynı mantıkta Amerika ile aynı anda TV Plus'ta.
Diziye her hafta yeni bölümleri eklenecek.
Nisan'ın ilk haftası da bu sezonun son bölümü eklenecek ve toplamda 6 bölüm olacak.
Çok heyecanlıyım.
Ve dizi Amerika ile aynı anda sadece TV Plus ile devam edecek.
Bu diziye ek olarak son 2 sezon olan Dead City ve Dajil Dixon'da sadece TV Plus ile bildiğiniz gibi.
Yeni The Walking Dead dünyasına erişmek için TV Plus'ı ziyaret edebilirsiniz.
Üstelik... Ki çok güzel olarak ilk 7 gün ücretsiz ve altyazıyla birlikte dublerli seçenekleri de yer alıyor TV Plus'ta.
Peki bu sezon ne anlatılacak bu evrende Zeynepciğim derseniz.
Her yeni sezonda başroldeki bir karakteri, her yeni sezon başroldeki bir karaktere odaklanıyor bildiğiniz gibi.
Ve bu sezonun odağı da Rick Grimm's.
Benim gibi heyecanlananları TV Plus'a bekliyorum.
Şimdiden hepimize iyi seyirler diliyorum.
Ve evet, nerede kalmıştık?
Karşımızdaki insanın hayatında bizim bilmediğimiz gelişmeler olabilir demiştik.
Ve bunu bize anlatmak istemiyor da olabilirler.
Ama belki istemeden de yansıtıyor olabilirler.
Bunları kişisel algılamayacağız.
Ve hayat inanılmaz bir yer haline gelecek.
İnanın bana çok değişiyor her şey.
Yani ikinci anlaşmayı da kitapta yer alan bir alıntıyla bitirmek istiyorum.
Altını çok çizmişim çünkü.
Sizi inciten söylenenler değildir.
Söylenenler yaralarınıza dokunduğu için incinirsiniz.
Sizi inciten sizsiniz.
Ve artık üçüncü anlaşmaya geldik arkadaşlar.
Varsayımda bulunma. Varsayımda bulunma.
Şimdi laf aramızda kalsın.
Ben bu anlaşmayı inanılmaz fazla sevmiştim.
Çevremdeki insanlara bu kitabı okuturken bu anlaşmanın üzerine bir tık daha çok dursunlar istedim.
Çünkü ben bunun bana yapılmasından hiç hoşlanmıyorum arkadaşlar.
Yani hiç. Bir şey söylüyorum mesela.
Karşımdaki insana bir bakıyorum.
Sonraki gün böyle bir...
Garip bir hallerde yani Allah Allah diyorum anlamıyorum da çünkü.
Gidip soruyorum hemen. Gidip soruyorum da hemen hani bir şey mi oldu nasılsın diye.
Bir bakıyorum kafasında kurmuş da kurmuş.
Bana şöyle dedin. Ben de dedim ki artık bu böyle düşünüyor işte benden uzaklaşmak istiyor da bilmem ne de şu da bu da.
Yok arkadaşlar yani hiç de öyle şeyler düşünmüyordum.
Sadece inanılmaz yorucu Bingül.
Sadece inanılmaz yorucu bir gün geçirmiştim.
Ama arkadaşlarıma söz verdim diye de dışarıdaydım ve biraz dalgındım.
Yani bu kadar. Bu nelere yol açtı yani.
Halbuki o an bana sorsaydı hiç böyle kendi zihnini de meşgul etmeyecekti.
Kendini üzmeyecekti de.
Ama ne yaptı? Kendi bazı varsayımlarda bulundu.
Bunlar gerçekmişçesine inandı ve yanlış çıktı.
Zaten varsayımda bulunmamızın temel sorunu da varsayımlarımızın gerçek olduğuna inanmamız.
gerçeği duymaya cesaret edemediğimizde ya da açıklama istemekten korktuğumuzda da varsayımlarda bulunuyoruz.
Sonra da varsayımlarımızın doğru olduğuna inanıyoruz.
Ama sormak her zaman varsayımlardan iyidir arkadaşlar.
Sorun. Kendimizi varsayımlardan kurtarmanın yolu kesinlikle soru sormaktan geçiyor.
İletişimin açık olmasına özen gösterin.
Konuda zihninizde netleşene kadar soru sorma cesaretini gösterin.
Farkındalığa kitabı okumadan önce varmıştım ama okuduktan sonra da ne kadar iyi yapıyorsun Zeynep dedim.
Çünkü ben sorarım arkadaşlar.
Birinin bana darıldığını ya da hiç sevmem ama trip attığını falan mı fark ettim?
Hemen sorarım. Hiç kafamda yüzlerce senaryo yazmam.
Bununla uğraşmak istemiyorum.
Çünkü ben istesem sabaha kadar belki 50 tane senaryo yazarım kafamda.
O takıldığım şeyle alakalı.
Ama üzücü olan ne biliyor musunuz?
Onlardan sadece bir tanesi doğru olabilir ama olmayabilir bile.
Yani belki de kafamda kurduklarımla hiç alakası olmayan bir şey çıkacak gerçek.
O yüzden kendinizi yorduğunuza, yıprattığınıza ya da bunu karşı tarafa yapıyorsanız onları yormanıza asla değmiyor arkadaşlar.
Ama tabii ki içgüdüsel olarak böyle bir varsayımda bulunma ihtiyacımız oluyor.
Bunun da iki temel sebebi var aslında.
aslında. Birincisi insan zihni her şeyin kesin ve net olmasını istiyor.
Ona göre hiçbir şey belirsiz kalmamalı ve bu sebeple de her şeye bir açıklama yani bir varsayım Sonra da bunların kendi varsayımları olduğunu unutup kesin
oldukları yanılgısıyla duygu, düşünce ve davranış üretir.
Bu gerçekten çok çok çok sinsi bir mekanizmadır arkadaşlar.
Dikkatli olmanız ve kendinize ilk olarak şu soruyu sormanız gerekiyor.
Bu yargım %100 doğru mu?
Yani bir kişi ya da işte kişiler ya da olaylar üzerinden gayet objektif bir şekilde doğrulandı mı?
Bu soruyu sorduktan sonra cevabınızda çok çok çok küçük bir ihtimal bile olsa hayır varsa siz bir varsayıma inanıyorsunuzdur demek oluyor bu canım arkadaşım.
Peki ikinci sebep nedir Zeynep derseniz?
Soru sormak konusunda çekimsel oluşumuz.
Yani çocukluğumuzdan bizi sabote eden bazı anlaşmalar yapmışızdır farkında olmadan.
Mesela soru sormak güvenli değildir gibi.
Ya da eğer birisi beni seviyorsa ne istediğimi, neler düşündüğümü, ne hissettiğimi bilmelidir düşüncesi.
Ama bilirsiniz ki bunlar her zaman böyle olmuyor arkadaşlar.
Değil mi? Bu yüzden de gerçek olduğunu sandığımız şeyin bir varsayım olduğunu fark ettikten sonraki ikinci adım soru sormak.
Soruyu sorun, gerçeği öğrenin ve işte bu kadar.
Şimdi geldik dördüncü anlaşmamıza.
Son anlaşmamız.
Daima yapabildiğinizin en iyisini yapın.
Dördüncü anlaşma ilk üç anlaşmayı eyleme geçirmeyi gerektiriyor artık ve şöyle ekliyor yazar.
Daima yapabildiğinin en iyisini yap.
Geçtiğin yerde izini bırakmanın en iyi yolu budur.
Peki en iyin nedir?
Yani onu bir düşünelim. Çünkü aslında en iyin andan ana değişebilir.
Dinlenmiş olduğun bir haldeyken en iyin başkadır.
Yorgun olduğundaki en iyin başkadır değil mi?
Yani içerisinde bulunduğun zihinsel veya duygusal duruma göre değişkenlik gösterebilir bu.
Bu yüzden de o an içinde bulunduğumuz duruma bakarak o an yapabileceğinizin en iyisini yapın diyor Ruiz.
Yaptığı röportajda da şöyle ekliyor bu anlaşma için.
Aklındaki her şey aslında sanal.
Yani gerçek değil. Ne zaman hayata uygulayıp hayata geçireceksin o zaman gerçek olacak.
Üzerindeki gömlek gerçek.
Ama o da bir zamanlar sadece bir fikirdi.
Biri onu yapınca gerçek oldu.
Medeniyetler de böyle kuruldu.
Milyonlarca fikir üretebiliriz ama eyleme geçirmezsek hayal ürünü kalmaya devam ederler.
Bu yüzden eyleme geçirmeliyiz.
Yani önemli olan yapmak.
Onda da elinden gelenin en iyisini yapmak.
Yani uzun lafın kısası arkadaşlar.
Kendinize yapabilirsin deyin.
Başkalarının dediklerini umursamayın.
Onların büyüsü altında kalmayın.
Elinizden gelenin en iyisini yapın.
Tüm sırlar bu kadardı.
Bu anlaşmaları, bu tüm anlaşmaları ben böyle sohbet edercesine anlattığımda çok basitmiş gibi gelebilir.
Ama inanın bana çok da basit değiller.
Ama etkili oldukları kesin.
Benim hayatıma dokundukları ve inanılmaz etkileri oldukları da kesin.
Özellikle de benim için ayrı bir kıymeti olan ilk anlaşma.
Kullandığınız sözcüklere dikkat edin arkadaşlar.
O maddeyle ilgili bir bölüm daha yapmak istiyorum ben hatta.
Sohbet etmekten inanılmaz keyif aldığım bir konu çünkü.
O yüzden de ileride böyle bir bölüm geleceğinde haberini vereyim şimdiden.
Umarım ki çok keyifli bir sohbet olmuştur.
Buradayım Zeynep'cim dinledim demek isterseniz de bana Instagram'dan yazabilirsiniz.
Zeynep Hantik olarak ulaşabilirsiniz ama ben açıklamalar kısmına zaten hesabımın linkini bırakacağım.
Kendinize çok çok çok iyi bakın.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
