
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde günlük tutma alışkanlığımı nasıl kazandığımdan, bunun hayatıma olan etkilerinden ve sizin de bu alışkanlığı kazanmanız için yapabileceğimiz bir aylık bir etkinlikten bahsediyorum. keyifle dinlemeniz dileğiyle.
Zeynep'i instagramdan takip etmek etmek için tıkla!
Podcastin instagram hesabını takip etmek için tıkla!
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese merhaba, günaydın, tünaydın, iyi akşamlar.
Artık beni günün hangi saati dinliyorsanız.
Uzun bir moladan sonra sahalara dönüş yapmak gerçekten biraz garipsiz ettiyse de çok mutluyum.
Çünkü işleri yoluna koyduktan sonra şimdi yine böyle en rahat hissettiğim platformlardan birindeyim.
Bugün de benim için çok önemli, hayatımda çok büyük bir yer kaplayan bir şeyden bahsedeceğim.
Ama önce bu olayın benim hayatıma nasıl girdiği ile başlamak istiyorum.
İşte bu alışkanlığı nasıl devam ettirdim, bıraktığım vakitler nasıl geri döndüm vs.
vs. Birinci sınıfın sonunda okuma yazmayı böyle güzelce oturttuktan sonra yazında bunları pekiştirmemiz için o zamanki hocam.
Kendisini de çok severim bu arada.
Böyle hala ara ara denk gelir sohbet ederiz.
Hatta geçen senelerde benim kardeşimin okuluna geçiş yapmış.
Bir alt döneme giriyor olsaydı kardeşimin de birinci sınıf öğretmeni olacaktı ki gerçekten çok mutlu olurdum.
Ama olamadı. O gün okulda denk geldiğimizde beni görünce de çok şaşırdı.
Böyle kocaman bir sarıldık ettik.
Yanındaki diğer hocalara dönüp şey dedi işte.
Sakın benim hala her sınıfa anlattığım bir öğrencim vardı.
Böyle tam kitap kurduydu diye bahsettiğim öğrenci.
İşte bu dedi. Çünkü o dönem ben gerçekten çılgın gibi okurdum.
Sağolsun öğretmenim o kadar güzel aşılamıştı ki bunu bana.
Kitap okuma alışkanlığım okuma yazma öğrendiğim gibi yüklenmişti zaten bana.
Bazen o kadar çok okurdum ki gözlerim kan çanağına dönerdi.
Babam yasaklamıştı bir gün.
Birkaç gün kitap okumak yok demişti.
Nasıl üzülmüştüm var ya anlatamam size.
Neyse işte ne diyordum. Birinci sınıfın yazım.
Okumayı... yazmayı da unutmamak lazım.
Bunu pratik yapmak gerekiyor.
Öğretmenimize dedi ki Kırtasiye'ye gidin.
Size aitmiş gibi hissedeceğiniz şu defter keşke hep başucumda olsa diyecek kadar beğendiğiniz bir defteri alın.
Daha sonra size vereceğim 50 soruyu bu defterde yanıtlayacaksınız.
Ama bir günde bir sorudan fazla yanıtlamak yok.
Hani öğretmenlerin bir de böyle hep kuşları olur ya işte bana kuşlar haber verir yoksa falan derdi.
Biz de bunları ötenlerin annelerimiz olduğunu pek anlamazdık.
Ama olsun. Okuldan çıktım.
Evimizde tam okulun karşısındaydı.
Karnımızı aldık. Koşa koşa gittik eve.
Dedim anne kırtasiyeye gitmemiz lazım.
Şimdi akşam ödevim var.
Almamız gerekenler var.
Yetişmez yoksa. Annemler de bir şaşırdılar.
Dediler hani yaz vakti ilk günden nerede ve sonra resmenin verdiği kağıdı verdim işte.
Okudular onu falan. Götürdüler beni çarşıya.
Öyle çok kırtasiyeye gezdim ki çok net hatırlıyorum.
En son bir pembe peluş yumuşacık bir defter gördüm.
İçini bir açtım. Sayfa üstlerinde tarih kısmı da var.
Tabii ben nereden bileyim onun zaten bir günlük olduğunu.
Dedim Allah'ım Bu defter benim için yapılmış.
Onu aldım başladım ödevimi yazmaya.
90 gün için verilmiş 50 tane soru.
E ben sizce o 50 soruyu peş peşe düzenli olarak bitirmemiş miyimdir?
Tabii ki de evet. Ama öyle keyif almıştım ki yanıtlarken.
Mesela bir soru vardı. Diyordu ki bir şey olacak ve o gün senin için dünyanın en mutlu gününe dönüşecek.
O şey ne olurdu? Bana o gününü anlatır mısın?
Diyordu. O ufacık aklımla yatağımda bu soruyu için neredeyse bir dakika falan düşünmüştüm en fazla.
Direkt bulmuştum cevabını.
Seneden sonra şimdi yine düşünüyorum hatta size de sormak istiyorum.
O günü dünyada en mutlu olduğumuz güne çevirecek olan o şey ne?
Yani bunun cevabını 7 yaşınızdaki haliniz kadar hızlı verebilir misiniz?
Bir düşünmenizi istiyorum. Hatta ben sizinle otuz sorulup bir şey yapalım da istiyorum.
Bölümün sonunda anlatacağım nasıl yapacağımızı.
Bekleyin o kısmı. İşte benim günlük tutma maceram böyle başladı.
Ondan sonra da zaten durmak bilmedim.
Her gün olmasa da o gün anlatmaya değer bir şey bulduğum gibi koşa koşa gidip yazardım.
Seneler geçti. Ben hala biriktiğim gibi defterime kalemime koşuyorum.
Seripi gibi geliyor bu bana çünkü bilmiyorum yani.
Genelde bu duygularımızı ve sorunlarımızı başkalarına ilettiğimizde bu bizim iyi hissetmemiz için yardımcı oluyor aslında.
Günlüğüm de çoğu zaman bu görevi üstleniyordu benim için.
Çünkü yazma işlemi gerçekten de tedavi edici.
Sorunlarımı o an üzüldüğüm bir olayı ya da duygularımı oraya döksam hayal kırıklığından kurtuluyor gibi hissederdim.
Günlük tutmanın gerçekten başka bin bir parçası da...
var. Sayılabilir bunlar yani ama siz günlük deyince sadece böyle sevgili günlük diye başlayan defterler aklınıza getirmeyin.
Öyle de olabilir. Tabii ki o ayrı bir konu.
Ama günlükle alakalı böyle kendi tecrübelerime ve hikayelerime geçmeden önce biraz ne tür günlük tutabilirsiniz bunlardan bahsetmek istiyorum.
Siz kendiniz en yakın gelen şekli seçebilir.
O yöntemle de devam edebilirsiniz.
Çünkü ben de mesela yılın her dönemi aynı şekilde günlük tutmuyorum.
Bazen öyle ruh halime göre farklı yöntemlere geçebiliyorum.
Mesela özellikle sondan Programlarda belki de adını sıkça duyduğunuz bir yöntem var.
Bu da sabah sayfaları.
Bu Morning Page olayı.
Bu sabah sayfaları fikri Julia Cameron'ın artistisi.
Ve kitabından çıkılar bildiğim kadarıyla.
Sanatçının yolu olarak çevrildi Türkçe yanlış hatırlamıyorsam.
Yazar orada diyor ki her güne 3 sayfa günlük yazarak başla.
Çünkü günlük tutmak, kafandakileri yazıya dökmek kişinin yaratıcılık serüveninde de çok büyük bir yere sahip.
Bu şekilde güne yazarak başlaman günü çok daha pozitif hale getirdiğini de söylüyor.
Ki hatta bunu deneyen biri olarak beni biraz daha sabah insanına dönüştüren şeyin bu olduğunu söyleyebilirim.
Ne yapmanız gerekiyor bu sabah sayfaları için size böyle basit şekilde kural kural anlatmaya çalışacağım.
Öncelikle bunları el yazısıyla yazmanız gerekiyor.
Yani sabah kalktığınız gibi kağıt kalemle haşır neşir olmalısınız.
Ve bu sayfalara aklınıza ne geliyorsa onu yazmalı.
Yani bir nevi oraya zihninizi boşaltmalısınız.
Ne yazdığınızın sahiden pek bir önemi yok.
Yani öyle hani bunun edebi bir değeri olmalı gibi bir düşünceye kapılmayın.
Çünkü bunları dönüp dönüp okumak zorunda da değilsiniz bu arada.
Hani gerek yok böyle bir şey. Yolunuzdakileri boşaltmanız ve güne böyle zihniniz boş ve rahat bir şekilde başlamanız için bir yol olarak düşünün bunu.
Bu yöntem için normal kalktığınızdan bir yarım saat 40 dakika erken kalkmanıza yeterli bence.
Hani eğer ki okulunuz işiniz vardır diye düşünerek söylüyorum.
Çünkü sadece yazın yapılacak bir şey gibi de düşünmedim.
Çünkü hani 3 sayfa yaz yazmak bir ortalama yarım saatiniz alır diye düşünüyorum.
Yani bende öyle oluyordu en azından.
Sabah sabah zihni bu şekilde uyandırmanın yani bu işi sabah ilk kalktığımız gibi yapmamızın bilimsel...
sebepleri de var. Hani prefrontal korteksin en çok sabahları aktif olması gibi gibi sebepler mesela.
Bir diğer yöntem ise rüya günlüğü.
Bu konu benim çok altından kalkabileceğim bir mevzu değil.
Çünkü ben rüyalarını pek hatırlayabilen biri değilim.
Ama okuduğum bir yazıda Fride Kahlan'ın da rüya günlüğü tuttuğuna denk gelmiştim.
Yani böyle sabah sayfalarını rüya versiyonu gibi düşünebilirsiniz.
Hatta bunu çizerek yapanlar da var ki çok da keyifli olur diye düşünüyorum.
Normalde günlüğünüzü de çizerek yapabilirsiniz.
Ben bunu ileri bir tarihte düşünüyorum.
Mesela böyle daha fazla boş vaktimin olduğu bir zamanda çok keyiflidir diye tahmin ediyorum.
Şimdi size benim düz yazasım gelmediğinde ama böyle günümü de kaydetmeden yapamadığım haftalarda ne yaptığımdan bahsedeceğim.
Listeleme ile günlük. Yani bu nasıl oluyor peki Zeynepciğim?
Şöyle ki ben unutkan biri sayılabilirim.
Ne okuduğumu da unutabilirim.
İzlediğim diziyi, filmi de unutabilirim.
O listeleri kafasında yapabilen biri değilim yani.
Ama özellikle yıl sonunda o sene neler okuduğumu ya da izlediğimi bilmek de çok hoşuma gidiyor.
O yüzden günümde bunları madde madde yazardım sadece.
İşte o gün bir kitabı bitirmişimdir.
Kitabın adını, o kitapla bir anım varsa onu, kitabın bana hissettirdiklerini listeler geçerim.
Bir film için de yapabilirim bunu.
Ya da yaz saatine giriyorum.
Yaz tatili için güzel bir liste yaparım.
Yaptıkça da tik atarım ki bunun ne kadar keyifli bir şey olduğunu bunu tadanlar bilir sadece.
Günlük yapılacaklar listesi hazırlamak zaten asla vazgeçemediğim ve çok da faydasını gördüğüm bir şey.
Podcast çekmek için istediğim bölümleri listelerim.
Okumak istediğim kitapları listelerim.
Bu şekilde listelerek 4-5 küçük boy defter bitirmişimdir ben belki de.
Özellikle üniversiteye ilk geçtiğimde bu şekilde günlük tutmaya dönmüştüm.
Çok da basitti her şey benim için.
Çünkü zaten alışkanlığı dinledikten sonra...
çok daha kolay oluyor.
Ama özellikle pandeminin ortaları hani şu evlere kapandığımız, okulların açık olmadığı dönem çok fazla şey değiştirdi benim hayatımda.
Bu Karabük'teki tüm arkadaşlıklarım tepetaklak oldu ki benim için çok farklı bir dönemdi.
Ben Karabük'te okuyorum bu arada bilmeyenler için.
Şu an Kocaeli Derneği'nin yanındayım.
Eylül'de yine Karabük'e gideceğim ve son senemi okuyacağım.
İnşallah. Neyse. Pandeminin son demleri benim için psikolojik olarak çok zordu.
Karabüğe dönmek istemiyordum asla.
Koca ile yatağa geçişten şansımı denedim ama o da olmadı.
Ki olacağına o kadar inanmıştım ki karabüğü kafamda silmiştim bile ben.
Bazen bir şeye bu kadar gerçekleşmiş gibi davranmak hayal kırıklığının boyutunu da çok arttırıyormuş.
Bunu deneyimlemiş oldum.
Üç senedir bir arada oldum ve bir sürü anı biriktirdiğim insanlarla yolum ayrılınca çok büyük bir yanımıza düştüm.
Çevremde insanlar da olmasına rağmen ki en kötüsü de buydu bence.
Çevremde birileri olmasına rağmen yalnız hissediyor olmam.
4. sınıf başlarken Karabüyo'ya geldiğimde şehirden nefret eder haldeydim.
Çünkü oraya katlanmamı sağlayan şey zaten arkadaşlarımdı genel olarak.
Ben kendi başına da eğlenebilen ve kendiyle vakit geçirmeyi de çok seven biriyim ama o psikoloji bambaşka bir şeydi.
Sonra bir akşam yürüyüşe çıktım.
Kendi başıma böyle bir kahve içerim geri dönerim dedim.
O kahveyi içerken çocukluk arkadaşım aradı Ankara'da okuyordu.
Böyle çok yalnız hissettiğim bir anda ilaç gibi geldi o telefon aramızı benim.
için. Uzun uzun böyle anılardan yaptığımız saçma sapan şeylerden bahsettik.
Hatta bazen şey oldu. O bir şey anlatıyordu mesela.
Ben ilk başta hatırlayamıyordum.
İşte ya hani şöyle şöyle olmuştu bak şunlar da vardı yanımıza diyerek ayrıntı verdiğinde bazı anılarımızı çok net hatırlayabildim o an ve çok mutlu oldum.
Aynı zamanda çok da üzüldüm.
Telefonu kapattıktan sonra kahvemi içip ağlıyordum sadece bir yandan.
Çünkü şunu fark ettim. Üniversite anılarım yani burada geçirdiğim birkaç sene çok güldüm, gezdim.
Benim için kıymeti olan anılarım.
Artık sadece benim hatırladığım kadarıyla varlar.
Yani seneler sonra bir masada toplaşınca şunu da yapmıştık hatırlıyor musunuz diyecek insanlar yoktu artık hayatımda.
Çıkmışlardı. Bu da demek olurdu ki bu anılar sadece benim hatırladığım kadarıyla var olacaklardı artık benim için.
Ben o akşamdan sonra yine günlerimi anlattığım dümdüz yazılar yazdığım günlük türüne geri döndüm.
O gün bugündür hala da böyle yazmaya devam ediyorum.
Çünkü ben geri dönüp bu yazılanları okumayı da çok seven bir insanım.
Seneler sonra da bunu yapmayı çok istiyorum.
yaşlarıma bir daha gelemeyeceğim.
Her yaşın hissettirdiği duygular, coşkular bambaşka.
Ben de bu yaşların bana hissettirdiklerini unutmamak istiyorum.
Bu yüzden de yazmaya devam edeceğim.
Şimdi eğer bu anlattıklarımdan sonra günlük yazmak isteyen ya da ben bunları anlatmadan önce de zaten bu alışkanlığı edinmek isteyen ama bir türlü yapamamış olanlar varsa aranızda size benim birinci sınıftaki öğretmenim gibi davranarak
30 soruluk bir etkinlik yapalım istiyorum.
Bu soruları Instagram hesabımdan paylaşıyor olacağım.
Bugünün sorusunu Akşamdan paylaşacak olsam da diğer günleri sabahtan paylaşırım diye düşünüyorum.
Çünkü herkes akşam yazmak zorunda da değil günlüklerini tabii ki.
30 günün ardından zaten birçoğunuz buna alışmış olabilirsiniz.
Kendi başınıza da devam edebilirsiniz ki umarım da edersiniz.
Ama eğer çok severseniz belki iki günde bir olacak şekilde yine devam edebiliriz birlikte yazmaya.
İnsanların böyle bir alışkanlığının kazanmasına bir faydam olması beni çok mutlu eder.
Çünkü bu günlük tutma olayının faydaları belki de bir başka bölümün konusu olacak kadar da uzundur derdim.
Sanmıyorum günlüklerle alakalı yine ayrı bir bölüm çekeceğimi.
Ama şunu biliyorum ki belki de şu an eserlerine böyle hayranlıkla baktığımız birçok insanın da alışkanlıkları vardır bu şekilde.
Leonardo da Vinci de mesela bunlardan biri.
Yani bugüne ulaşmış 7000 sayfalık bir günlük.
İçinde fikirleri, icatları kafasında biriktirmek yerine kağıda döktüğü onca şey.
Hatta daha fazlası da vardır diye düşünüyorum ben.
Hani 7000 sayfada bitmemiştir diye düşünüyorum.
Toparlamam gerekirse şöyle söyleyeyim.
Yazmaktan korkmayın.
Ya bu belki kendinizle yüzleşmenizi sağlayacak.
Belki bir şeyleri sonuca ulaştırmanıza bir fayda olacak.
Belki size aynı bendeki gibi bir terapi etkisi yaratacak.
Anılarınız sadece hafızanızda olanlar kadar kalmasın.
Nermin yıllarımın bir kitabında şöyle diyordu.
Yaşanmışlar unutulur ama yazılmışlar asla unutulmaz.
O yüzden sadece sizi üzenleri değil de böyle en mutlu hissettiğiniz anları da yazın.
Hani bu en mutlu hissettiğiniz anlarda defter kaleminizde koşabilirsiniz.
Aynı benim gibi. Madem bölümü bitiriyorum.
Yeni bir alıntıyla bitirmek istiyorum.
Bu sefer de Oğuz Atay'dan.
Bu alıntı benim bir günlüğümün ilk sayfasında yazıyor.
Yani muhtemelen yeni bir günlüğe geçtiğim bir vakitte okumuşum bu kitabı.
Belli ki. Şöyle diyor yazar.
Daha insanlarımız arkalarında belge bırakmaya alışmaktadır.
Günlük tutmak gibi bir alışkanlıkları da yok.
Aklında ne kalmışsa onu söylüyor.
Ölüp gidince bundan da yoksun kalıyoruz.
Aklımıza gelen her şeyi bir yana yazmak ayıp olur diye düşünüyoruz herhalde.
Hele başkaları için düşüncelerimizi de dedikodu olur diye kağıt üzerine geçirmekten çekiniyoruz.
Kalıcı bir şey bırakmaktan korkar gibi bir halimiz var.
Öyle ya bu dünyada gelip geçici değil mi?
İşte ülkemiz meydanda. öteki dünyayla ilgili yapılar dışında kalıcı bir şey bırakmamaya dikkat etmişiz.
Bu alıntı özünde ne anlatır hatırlamıyorum.
Ama benim için kalıcı bir şeyler bırakmaktan korkmamayı hatırlatıyor.
Siz de kalıcı bir şeyler bırakmaktan korkmayın.
Zihninizdeki her şekilden akıtın, boşverin.
Yani hiçbir şey sizden kıymetli değil zaten.
Kendinize çok iyi bakın.
Bölümü dinledim deyip fikirlerinizi belirtmek isterseniz de ben Instagram adresini açıklamalar kısmına bırakıyorum.
Bizimle otuz soruluk bir günlük tutma macerasına da katılabilirsiniz.
Çok sevinirim. Kendinize tekrardan çok çok çok iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
