
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Güneş Sistemi'mizdeki gezegen isimlerinin arkasında mitolojik figürler, kralları onurlandırma çabaları ve astronomların hiç bitmeyen eğlenceli çekişmeleri saklı. Bu bölümde Zeynep, teleskobun icadından 11 yaşındaki bir kız çocuğunun isim verdiği Pluto'ya kadar uzanan hikayeyi anlatıyor.
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese merhaba.
Konuşulacak Çok Şey Var! podcastine hoş geldiniz.
Ben Zeynep. Bugün bölümün başlığından anlayacağınız üzere rotamızı biraz uzaklara çeviriyoruz arkadaşlar.
Böyle bir gökyüzüne gidiyoruz.
Güneş sistemimize bakacağız.
Normalde gökyüzüne her baktığımızda ya da işte bir bilim kurgu filmi izlediğimizde bu gezegenlerin isimlerini o kadar kanıksıyoruz ki arkalarındaki o inanılmaz hikayeleri pek de düşünmüyoruz.
Oysa ki bu hikayelerin arkasında krallara yaranmaya çalışan astronomlar mı dersiniz?
Büyük bir keşfi küçücük bir rotasyon hatası yüzünden kaçıran şanssız bilim adamları mı dersiniz?
Ya da ortalığı birbirine katan mitolojik tanrıçalar ve hatta sabah kahvaltısında tarihe geçen 11 yaşında küçük bir kız çocuğu mu?
Şimdi kulaklıklarınızı taktıysanız artık bir yürüyüşünüze meşrik ediyorum, bir kahveye meşrik ediyorum bilmiyorum ama hazırsanız güneş sistemimize doğru bir gidelim.
Bu gündelik ama bir o kadar da epik hikayelere bir bakalım istiyorum.
Hatta en başa gidelim antik çağlara.
Teleskopun icadından çok önce eski gözlemciler gece gökyüzünden baktıklarında çoğu yıldızın sabit durduğunu ancak 5 tane parlak noktanın bu sabit arka plan üzerinde kendi
başlarına gezindiğini fark ettiler.
Zaten bugün kullandığımız bu gezegen kelimesinin İngilizcesi olan planet kelimesi antik Yunanca'da gezgin ya da avare anlamına gelen planet.
Sözcüğünden türemiş.
Peki bu öyle gezindiği düşünülen, çıplak göze görülebilen 5 gezegen hangisi Zeynepciğim diyeceksiniz?
Bu 5 gezgin Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn'dü arkadaşlar.
Başlangıçta Antik Yunanlılar bu gezegenlere doğrudan bir tanrı ismi vermek yerine onların fiziksel özelliklerini anlatan çok güzel sıfatlar kullandılar.
Örneğin en hızlı gezegene parıldayan anlamında Stillborn.
En parlığına ışık getiren anlamında Posphorus dediler.
Kırmızı olanına ateşli anlamında Pirois.
En görkemlisine Paton.
Ve en yavaş olanına da ışıldayan anlamında Painon dediler.
Ama tabi zamanla bu isimler Roma mitolojisindeki tanrılarla eşleştirildi.
Ve bugün bildiğimiz Latince isimleri olan işte Mercury.
Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn isimlerini aldılar.
Peki eski kültürlerde özellikle eski Türklerde veya Arapçada bu gezegenlere ne deniyordu?
Zeynepciğim diyeceksin zaten asıl hikayeler burada.
Aslında oradaki isimler de tamamen bu gök isimlerinin fiziksel özelliklerine dayanıyordu.
Mesela Merkür güneşe en yakın gezegen olduğu için yörüngesinde deli gibi ve çok hızlı dönüyor.
Bu hızından dolayı Arapçada hızlı hareket eden veya işte çevik anlamına gelen utarit.
ismini almış. Eski Türk metinlerinde ise Merküre çilek yani dilek dendiğini görüyoruz.
Çünkü eski Türkler ona karşı dilekler diler ve bu dilekleri yerine getirmesini beklerlermiş.
Bu tarzda yani içinde gökyüzü bulunan çok fazla rüçel var.
Aslında bunlara başka bir bölümde değiniriz.
Venüs'e ise gece gökyüzünün güneş ve aydan sonraki en parlak cismine yani güzelliğinden ötürü Arapça'da parlaklık ve güzellik anlamına gelen zühre.
Eski Türklerde de altun yultuz veya yaruk yultuz olarak anılırmış.
Altun yultuz bence tatlı bu arada.
Yani Venüs'ten.
Peki Mars'a ne deniyormuş?
Biliyor musunuz hani kan kırmızısı bir rengi var ya Mars'ın.
Bu renginden ötürü Roma'da savaş tanrısının adını almış Mars.
Eski Türkler onu korkutucu ve ateşe andıran renginden dolayı bakur sokum diyorlarmış.
Bundansa mesela tabii ki Mars bir tık daha iyi.
Şimdi bu beşiği iyi, hoş.
Tamam Zeynep'cim. Peki bizim üzerimizde yaşadığımız gezegen yani dünya neden bir tanrı ismi taşımıyor diyeceksiniz.
Şimdi İngilizce'deki ört kelimesi eski İngilizce ve Cermen dillerinden türemiş ve sadece...
Toprak veya zemin anlamına geliyor.
Latince karşılığı olan terra da yine yer demek.
Eski Türkçe'de de dünya için yertüntü veya yersuv kelimeleri kullanılmış.
Bunun çok basit ve tarihsel bir sebebi var tabii ki.
Antik çağlarda insanoğlu dünyanın evrenin tam merkezinde sabit bir yer olduğunu sanıyordu arkadaşlar.
Yani bizim gezegenimiz onlara göre gökyüzünde öyle...
oradan oraya dolaşan bir gezgin değildi.
Ta ki Kopernik gelip bizi işte güneşin etrafına döndürünceye kadar ve 17.
yüzyılda artık teleskoplar sayesinde bizim de aslında o gezginlerden biri olduğumuz anlaşılana kadar.
Teleskop demişken bu arada işin rengi 1781 yılında tamamen değişti.
Teleskopun icadı ile birlikte güneş sisteminin sınırları ilk defa antik çağlardan öteye genişledi arkadaşlar.
Alman asıllı İngiliz müzisyen ve astronom William Herschel kendi yaptığı teleskopla gökyüzünü şöyle bir incelerken yeni bir gezegen keşfetti.
Bu gezegen şu an bildiğimiz adıyla Uranüs arkadaşlar ama Herşel ona hemen Uranüs demedi.
Çalışmaları için kendine fon sağlayan İngiltere kralı 3.
George'a yaranmak için ve tabii ki de onu onurlandırmak için bu yeni gezegene Georgium Sidos yani George'un yıldızı adını vermek istedi.
Herşel bunu açıkça şöyle savunuyordu o dönemde.
Gelecekte biri bu gezegen ne zaman keşfedildi diye sorarsa verilecek en güzel cevap kral 3.
George'un hükümdarları sırasında.
Demek olurdu. Ezber yaparken de gayet kolay sınavda.
Ama tahmin edebileceğiniz gibi uluslararası astronomi camiası özellikle de Fransız astronomlar gökyüzünün ortasında İngiliz kralının isminin dikilmesinden hiç ama hiç hoşlanmadılar.
Bir süre bu gezegene sadece Herschel demeyi tercih ettiler.
Sonunda Alman astronom Johann Ehlert Bode bu kaosu bitirecek o mantıklı öneriyi yaptı arkadaşlar.
Madem diğer gezegenlerin mitolojik bir soy ağacı var bunu bozmayalım dedi.
Jüpiter'in babası Satürn'dü.
O halde yeni gezegende Satürn'ün babası olan gökyüzü tanrısı Uranüs olmalı diye önerdi.
Bu öneri tabii ki de çok mantıklı bulundu ve kabul edildi direkt.
Fakat burada küçücük bir astronomi detayı vereyim.
Diğer bütün gezegenler yani Jüpiter, Satürn, Mars ve benzeri gibi gezegenler Roma mitolojisindeki isimlerini kullanırken Uranüs Roma karşılığı olan Kaolüs yerine Yunan ismiyle
adlandırılan Tek ana gezegen olarak kaldı arkadaşlar.
Bu da böyle ufak çıtır bir bilgi.
Haberiniz olsun. Şimdi sıra geldi güneş sisteminin 8.
ve son ana gezegeni olan Neptüne.
Neptün'ün keşfi tam anlamıyla bir matematik zaferdir arkadaşlar.
Kendisi 1846 yılında bulundu ama teleskopla gökyüzünde tesadüfen aranarak bulunmadı.
Astronomlar Uranüs'ün yörüngesinde Newton'un kütle çekim yasalarına göre olmaması gereken bazı sapmalar yani böyle bir yalpalamalar fark ettiler.
Fransız matematikçi Urban Le Verrier umarım ki böyle okunuyordur ve İngiliz John Cochadams birbirinden bağımsız olarak bakın hiçbir şekilde birbirlerinden haberleri yok.
Eğer Uranüs'ün ötesinde Onu kütle çekimiyle çeken başka büyük bir gezegen varsa tam olarak şurada olmalı diye böyle bir matematiksel hesaplama yaptılar.
Bu hesaplamalar Berlin gözleme evine gönderildi ve astronom...
Neptün'ü buldu. Gerçekten de hani böyle kalim ucuyla keşfedilen gezegen falan diyorlar ya gerçekten bu ünvanı sonuna kadar hak ediyor.
Renginin masmavi derin bir okyanusu andırmasından dolayı da Roma deniz tanrısı Neptün'ün adını aldı.
Ama Neptün'ün keşfinde aslında anlatmak istediğim trajedi dolu çok ilginç bir detay var.
Fransız astronom Jérôme Lalande ve ekibi aslında Neptün'ü 1795 yılında yani resmi keşfinden tam 51 yıl önce İki farklı gecede teleskoplarıyla görmüşlerdi.
Hatta 8 Mayıs ve 10 Mayıs'ta bu cismi kaydetmişlerdi aynı zamanda.
Ama cisim iki gece arasında hareket ettiği için Lalan tipi gezegen keşfetini anlamak yerine kendi ölçümlerine bir hata yaptığını düşündü.
Ve not defterine şüpheli olduğunu belirten iki nokta süsle işareti koydu ve geçti.
Yani... Şöyle bir düşünün arkadaşlar koskoca bir gezegen buluyorsunuz ama kendinizden şüphe ettiğiniz için o büyük tarihi fırsatı elinizin tersiyle itiyorsunuz.
Çok üzülürdüm ben. Muhtemelen böyle Zeynep adını falan vermek isterdim o gezegeni.
Ama maalesef Lalande için böyle tatsız bir olay gerçekleşmiş o dönemde.
Ama şimdi gelelim benim en sevdiğim hikayeye.
11 yaşındaki bir kız çocuğunun ismini verdiği bir zamanların 9.
gezegeni şimdilerin cüce gezegeni.
Pluto'ya. Yıl 1930 arkadaşlar.
Amerikalı astronom Clyde Tombaugh, Percival Lovell'ın başlattığı araştırmalar sonucunda nihayet güneş sisteminin sınırlarında yeni bir gezegen keşfetti.
Bu haber tabii ki bütün dünyaya bir anda yayıldı ve Lovell gözlem evini bu yeni gezegen için tüm dünyaya alamaktı.
Her yerden binden fazla isim önerisi yağıyordu.
İşte Minerva olsun, Zeus olsun, Kronos olsun.
Mesela bir sürü öneri geliyor.
O sırada İngiltere'nin Oxford şehrinde 11 yaşındaki Venetia Burnout'lu bir kız çocuğu büyük babasıyla sabah kahvaltısı yapıyordu.
Büyük babası emekli bir kütüphaneci ve sabah gazetesinden The London Times'dan yeni gezegeni keşfiyle ilgili bir haber okuyor o sırada.
Mitolojiye çok meraklı olan Bu tatlı kız Venetia ve dinledikten sonra diyor ki neden adını Pluto koymuyorlar?
Pluto Roma yeraltı dünyasının tanrısı.
Arkadaşlar görünmezlik yeteneğine sahip ve güneşten bu kadar uzakta, karanlık ve soğukta saklanan bu gezegen için...
İnanılmaz derecede uygun bir isim.
Ayrıca bu ismin çok stratejik ve zekice bir tarafı daha var.
Piloso kelimesinin ilk iki harfi P ve L.
Bu gezegenin arayışını yıllar önce başlatan ünlü astronom Percival Lovell'ın baş harfleri.
Venetian'ın büyük babası Oxford'daki astronom arkadaşlarından Herbert Earl Turner'a bu fikri iletti.
O da hemen tabii ki de Lowell gözlem evine bir telgraf çekti.
Lowell'daki astronomlar bu fikri o kadar sevdiler ki yapılan oylamada Pluto oy birliğiyle seçildi direkt.
Ve nette bu isim önerisiyle sadece tarihe geçmekle mi kaldı sandınız?
Hayır. Aynı zamanda büyük babasından ödül olarak tam 5 sterlin harçlık kazandı.
Kısa günün kârı. Yani 1930'da 11 yaşında bir çocuk için harika bir gündü o gün.
Venetia 2009 yılında 90 yaşında vefat etmeden önce Pluto'nun cüce gezegen statüsüne indirilmesiyle ilgili yapılan bir röportajda şöyle dedi.
Benim yaşımda artık bu pek umurumda değil ama sanırım bir gezegen olarak kalmasını tercih ederdim dedi.
Evet şimdi Pluto dedik, cüce gezegen dedik.
Güneş sisteminde isimlerin hikayesi bitmez arkadaşlar.
Ama hazır Pluto'nun demote edilmesinden yani gezegenlikten çıkarılmasından bahsetmişken bu işe sebep olan böyle o ortalığı birbirine katan baş belası cüce gezegenimiz Alice'den bahsetmeden
geçmek istemiyorum. 2005 yılında 3 kişilik bir ekip Kupir kuşağının derinliklerine yeni bir cisim keşfettiklerini duyurdular arkadaşlar.
Başlangıçta bu cisimin Pluto'dan bile büyük olduğu düşünülüyordu.
Ama tabi daha sonra boyutlarının hemen hemen aynı.
Eris'in kütlece birazcık daha ağır olduğu anlaşıldı.
Tabi basın hemen 10.
gezegen bulundu mu vesaire gibi başlıklar atmaya başlıyor o dönemde.
Araştırma ekibi bu cisme kendi aralarında televizyondaki meşhur savaşçı prenses Zeyna dizisinden ilham alarak Zena takma adını takmışlar.
Hatta çok kısa bir süre sonra keşfedilen küçük uydusuna da dizideki Zeyna'nın yoldaşı olan Gabriel diyorlardı.
Böyle bir sevda o dönem.
Ama asıl savaş gökyüzünde değil, yeryüzünde.
Astronomlar arasında koptu arkadaşlar o dönemde.
Eğer Zena bir gezegense Güneş sisteminde 10 gezegen olacaktı.
Yok eğer değilse o zaman Pluto'da gezegen sayılmamalıydı.
Çünkü özellikleri aynı bu iki gezegenin.
Uluslararası Astronomi Birliği 2006 yılında Pırak'ta çok acil bir toplantı yaptı.
Ortalık o kadar karıştı ki en sonunda yepyeni bir gezegen tanımı yapmaya karar verdiler.
Bir cismin gezegen sayılması için şu ikisi yetmiyor arkadaşlar.
Hem güneş etrafında dönmesi hem de yuvarlak olacak kadar kütleli bir yapıda olması yetmiyor.
Aynı zamanda yörüngesindeki diğer gök cisimlerini de temizlemiş olması gerekiyor.
Maalesef Pluto ve bu yeni keşfedilen Zena bu son kuralı karşılamıyordu arkadaşlar.
Bu yüzden ikisi de cüce gezegen sınıfına indirildiler.
Ortalığı böylesine karıştıran.
Bilim dünyasında kavgalara sebep olan işte Pluto'nun tahtından edilmesine sebep olan bu yeni cüce gezegene ekip inanılmaz zekice ve ironik bir isim seçti.
Eris. Eris Yunan mitolojisinde ne tanrıçasıdır biliyor musunuz arkadaşlar?
Nifak, anlaşmazlık, çatışma ve kaos tanrıçasıdır.
Hatta Truva Savaşı'nın başlamasına sebep olan o meşhur altın elmayı fırlatan tanrıçada ta kendisidir.
Alice'in bu isyankar uydusuna ise mitolojide Alice'in kızı olan ve yasasızlık, kanunsuzluk anlamına gelen Dysnomia adı verildi.
Daha da komiği bu isim televizyondaki Zena karakterini canlandıran oyuncu Lucy Loveless'a hani Loveless da İngilizce'de yasasız demek ya.
Ona yapılan böyle gizli, eğlenceli bir saygı duruşu.
gibi oldu. Yani bilim insanlarının da ne kadar ince bir esir bir anlayış olduğunu görebiliyoruz arkadaşlar burada.
Şimdi gördüğünüz gibi yani gece gökyüzüne bakıp Jüpiter, şu Satürn, bu Uranüs deyip geçtiğimiz isimlerin arkasında ne kadar insani, ne kadar eğlenceli ve bazen de ne kadar dramatik hikayeler
yatıyor. Gördünüz değil mi?
Yani antik Yunan'ın ateşli tanrılarından İngiliz krallarına yaranma çabalarına kadar, yaz ayışı sabah kahvaltısında tarihe geçen bir kız çocuğuna kadar bir sürü hikaye var bunun arka
planında. İnsanlar Yılız Ali isim verirken aslında gökyüzüne kendi hikayesini, kendi hırslarını ve kültürünü...
Kazılmış aslında baktığınızda.
Umarım ki bu podcast bölümünde gökyüzüne olan bakışınıza birazcık daha renk, birazcık daha hikaye katabilmişimdir.
Gece gökyüzüne bir dahaki sefer baktığınızda o ışık noktalarını, o ufak ışık noktalarının sadece gaz ve buzdan ibaret olmadığını, her birinin isminde bizden yani insanlıktan bir parça
taşıdığını hatırlayın. Ve...
Ben de buradaydım Zeynep.
Ben de dinledim demek isterseniz bana ulaşabileceğiniz sosyal medya hesaplarını açıklamalar kısmına bırakıyorum.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize çok iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
