
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölüm, 23 Nisan’ın sadece bir bayram olmadığını hatırlatıyor.
Çocuklara bırakılan bir günü, içimizdeki çocuğu, unuttuğumuz duyguları konuşuyoruz.
Belki de hepimizin yeniden duyması gereken bir hikâye bu.
Zeynep’i Instagram’dan takip etmek için tıkla!
Zeynep’i Youtube’dan takip etmek için tıkla!
Podcast hesabını Instagram’dan takip etmek için tıkla!
“Bunları Sadece Günlüğüm Biliyordu” podcastini dinlemek için tıkla!
Transkript
Herkese merhaba, Konuşacak Çok Şey Var podcastine hoş geldiniz.
Ben Zeynep. Bugün 23 Nisan.
Takvime bakan herkesin bildiği bir tarih.
Ama bugünü anlamlı yapan şey yalnızca çocuklara armağan edilmiş olması değil.
Bugün bir milletin geleceğim dediği çocuklara bakışıdır aslında.
Nasıl bir ülkede yaşamak istediğimizin, yarını kimlere emanet ettiğimizin ve o emanetin ne kadar kıymetli olduğunun sessizce hatırlatıldığı bir gündür.
Yani çocuk deyip geçemeyeceğimiz bir gün bu.
Çünkü bu bir hatırlatma aslında.
Bu ülkenin kaderi sadece bugünün büyüklerinde değil, yarın büyüyecek o küçük ellerde saklı demenin başka bir yolu.
Bir çocuğun ellerine bırakılmış bir tarih düşünün.
O minicik avuçlar bugün belki henüz bir kalemi bile tam tutamıyorlar.
Ama bir milletin en büyük umudunu sımsıkı kavruyorlar aslında.
Bazen düşünüyorum bir bayram nasıl olur da bir çocuğun ellerine bırakılır diye.
Nasıl olur da bir lider bir savaşın ardından kurulmuş yepyeni bir ülkenin doğum gününü çocuklara armağan eder.
Ve sonra fark ediyorum ki...
Bunu ancak geleceğe inanan biri yapar.
Ancak bir çocuğun bir ülkenin kaderini değiştirebileceğine yürekten inanan biri.
Atatürk'ün 1920'de kurduğu meclisin yıl dönümünü sadece 9 yıl sonra çocuklara armağan etmesi sadece sembolik bir karar değildi.
Bu tarihin belki de en büyük umut cümlelerinden biriydi.
Gelecek size emanet.
Bu söz o kadar büyük bir sorumluluk yüklüyor ki bazen bir çocuğun omzuna fazla ağırmış gibi gelebilir.
Ama Atatürk bu sözü çocukların geleceğe yön verebilecek gücü olduğuna inandığı için söyledi.
Çünkü çocuklar sadece büyüyen bireyler değil, dünyayı başka türlü görebilen gözler.
bizim göremediğimiz yerden bakan, kalıpların dışında düşünebilen, her şeyin en saf halini sorgulayabilen zihinler aslında.
Onlar bazen bizden çok daha doğru bilir nasıl bir dünya istediklerini.
O yıllarda çocuk olmak kolay değildi.
Anadolu'nun ücra köylerinde bir kalemin ne kadar kıymetli olduğunu bilenler vardı.
Sıraların tahtadan olduğu, sobanın başında ellerini ısıtarak yazı yazan çocuklar.
Ayakkabısı olmayan ama defteri sarıp sarmalayan çocuklar.
Bir kalemin, bir kitabın peşinden yürüyerek kilometrelerce yol giden çocuklar.
Ama bir şey daha vardı.
Öğrenmeye aç bir göz, hayal kurmaya hevesli bir kalp ve bir kalemin ucunda gizli duran koskoca bir ülke.
Çünkü bir çocuğun öğreniyorum dediği yerde o ülkenin sınırları genişler.
Biliyor musunuz o kalemin ucuyla ilk defa vatan yazıldığında o yazı sadece bir kelime olmaz.
Aynı zamanda bir çocuğun kendine verdiği ilk söz olur.
Ben de bu hikayenin içindeyim.
Şimdi bir şey anlatacağım size.
1949 yılında Afyon'un Sütlaç köyünde bir öğretmen görevine başlar.
Adı Şefik Sınığı'dır.
Henüz 24 yaşında idealist bir köy enstitüsü mezunu.
Okulun bir olasında yaşar.
Derslerini kendi elleriyle boyadığı tahtada işler.
Her sabah çocukların ayak sesleriyle uyanır.
Her gece onların sesleriyle okuyadalar.
O çocuklar onun için yalnızca öğrenciler değil, geleceğe bırakılmış emanetlerdir.
Kiminin ayakkabısı yoktur, kiminin kalemi.
Ama hepsinin gözlerinde bir pırıltı, kalplerinde bir ateş vardır.
Ve Şefik öğretmen o ateşi söndürmemeye yeminlidir.
Bir sonbahar sabahı öğrencilerini komşu köydeki sınıf arkadaşı öğretmenin okuluna götürür.
İki köyün çocukları bir araya gelirler, oyunlar oynarlar, şarkılar söylerler.
Tam her şey çok güzel giderken oynadıkları top patlar.
Şefik öğretmen topu tamir etmek için eski okul binasına girer ve o an...
Eski binanın duvarı çöker.
Köylüler onu güçlükle enkazdan çıkarırlar.
Çivrili'deki küçük bir hastaneye götürür ama doktorların yapabileceği bir şey yoktur.
Şefik sını tekrar küre getirilir.
Öğrencilerini son bir kez göremeden okulun lojmanında son nefesini verir.
Ama ölmeden hemen önce kulağımıza şu sözleri fısıldar.
Bana çiçek getirin.
Dünyanın bütün çiçeklerini buraya getirin.
Çünkü onun gözünde her çocuk bir çiçektir ve bir öğretmenin son dileği çiçeklerle dolu bir dünyadır.
Bu olay şair Ceyhun Otufkansu'ya kadar ulaşır.
O da kaleme sarılır ve bir şiir yazar.
Bana çiçek getirin.
Dünyanın bütün çiçeklerini buraya getirin.
Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum.
Ben köy öğretmeniyim.
Bir bahçıvanım. Ben bir bahçe suluyordum.
Gönlümden. Kimse bilmez.
Kimse anlamaz dilimden.
Ne güller fışkırır çilelerimden.
Kandır, hayattır, emektir benim güllerim.
Korkmadım, korkmuyorum ölümden.
Siz çiçek getirin yalnızca.
Çiçek getirin. Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum.
En güzellerini saymadım çiçeklerin.
Çocukları, öğrencileri istiyorum.
Yalnız ve çileli hayatımın çiçeklerini.
Köy okullarında açan, gizli ve sessiz, o bakımsız ama kokusu eşsiz çiçek.
Kimse bilmeyecek.
Seni beni kimse bilmeyecek.
Seni beni yalnızlık örtücek.
O şiir sadece Şefik öğretmenin değil bu ülkenin çocuklarına duyduğu bir borcun ifadesidir.
Atatürk çocuklara bir gün vermekle kalmadı, onlara bir yer verdi.
Cumhuriyetin tam ortasına yerleştirdi onları.
Bir çocuğun büyüyen gölgesiyle bir ülkenin geleceğini yan yana yazdı.
Ve o gölge büyüdükçe ülke de büyüdü.
Çünkü Atatürk'ün çocuklara olan inancı sadece 23 Nisan'a da sığmaz.
Eğitimi zorunlu ve parasız hale getirirken Aslında bir çocuğun kaderini dönüştürüyordu.
Köy enstitüleri kurulduğunda sadece öğretmen yetiştirilmiyordu.
Bir ışık en karanlık köylere kadar taşınıyordu.
Bir kız çocuğu ben doktor olmak istiyorum dediğinde kimse şaşırmadı artık.
Bir başka çocuk ben uçak yapmak istiyorum dediğinde kimse gülemedi yüzüne.
Bir çocuğun ben hikaye yazmak istiyorum dediği yerde kalem bulunmaya başlandı artık.
Çünkü hayal kurmak sadece şehirli çocuklara ait bir ayrıcalık değildi artık.
Cumhuriyet hayal etmenin halk hakkı olduğunu söylemişti.
Ben çocukluğumu düşünüyorum.
Kırmızı beyaz süslenmiş o sınıfları, sınıf tahtasına asılmış Atatürk posterini, her sabah alnımızı okumak için sıraya geçtiğimiz o sabahları, bir öğretmenin çıkıp bu bayram size armağan
edildi çocuklar dediği o özel günü ve sonra...
Bayram gösterileri için prova yaparken gülmekten yerlere yatışımızı, o zaman nih neden yaptığımızı tam anlayamıyorduk belki ama içten içe hissediyorduk.
Biz bu ülkenin parçasıyız ve bu bayram bizim yüzümüz gülsün diye var.
Bugünse dünyanın birçok yerinde hala çocuk olmak kolay değil.
UNICEF'e göre her 4 çocuktan biri temel eğitim hakkından mahrum.
Savaş bölgelerinde doğan çocukların %60'dan fazlası hiç okula gitmeden büyüyor.
Hatta belki büyüyemiyorlar bile.
Sadece savaşlar değil, yoksulluk da çocukluğun karşısında büyük bir engel oluyor çoğu zaman.
Yani bir çocuk sadece ailesi gelir elde edemiyor diye okul bırakmak zorunda kalıyor.
Bazı çocuklar sabahları hiçbir şey yiyemeden işe gidiyor.
Akşam aç yatıyor.
Ve tüm bunlar olurken biz şunu sormalıyız kendimize.
Bir ülke çocuklarını ne kadar koruyabiliyor?
Bir millet geleceğine ne kadar sahip çıkabiliyor?
Atatürk 1932 yılında şöyle demişti.
Çocuklar her türlü ihmal ve istismardan korunmalı.
Onlar her koşulda yetişkinlerden daha özel ele alınmalıdır.
Bu cümle o gün geçerliydi, bugün de geçerli, yarın da geçerli olacak.
Çünkü bir ülkenin gerçek kalkınması çocukların mutluluğuyla ölçülür.
Bir çocuğun gözlerinin içi parlıyorsa bir ülkenin geleceği aydınlıktır.
Şimdi hayal edelim.
Küçük bir masa. Üstünde bir mektup.
Zarfın üstünde yazıyor.
Sevgili Mustafa Kemal.
Bugün 23 Nisan.
Senin bize bıraktığın o gün.
Bugün bazı çocuklar şiir okudu.
Bazıları zeybek oynadı.
Bazıları bayraklarla koşturdu.
Bazıları gözyaşlarını gizledi.
Bazı çocuklar hala çocuk olmayı öğrenmeye çalışıyor.
Ama senin açtığın yolda yürümeye çalışan milyonlar var.
Tam başardık mı bilmiyoruz.
Ama vazgeçmiyoruz.
Çünkü sen bir kere inandın bize ve biz de şimdi kendimize inanmayı öğreniyoruz.
Çocuk olmak sadece küçük olmak demek değildir.
Kırılganlığın içindeki en büyük cesarettir bazen.
Bir ülkenin en çok koruması gereken ama çoğu zaman en çok ihmal ettiği yerdir çocukluk.
Ve bu bayram tam da bu yüzden kıymetlidir.
Çünkü bayramlar yalnızca geçmişin değil geleceğin de hatırlatmasıdır.
Bu günü anlamlı kılmak istiyorsak sadece kutlamak yetmez.
Her çocuğun eşit imkanlarla büyüdüğü bir ülke için sorumluluk almak gerekir.
Bugün 23 Nisan.
Bir çocuk gülüyorsa, bir çocuk ben büyüyünce diyorsa, bir çocuk defterine bir şeyler çiziyorsa bayram kutlanmış demektir.
Bugün 23 Nisan.
Kutlu olsun. O günlerde çocuk olanlara, bugün hala içinde çocuk taşıyanlara ve yarın çocuklara daha güzel bir dünya bırakmak isteyen herkese.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
