
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Aşk, filozofların asırlardır üzerine düşündüğü en büyük bilmecelerden biri. Bu bölümde Zeynep, Platon’un idealleştirdiği, Aristoteles’in anlamlandırdığı, Nietzsche’nin sorguladığı ve Simone de Beauvoir’ın özgürlükle harmanladığı aşk kavramına derinlemesine bakıyor. Filozofların gözünden aşkı keşfetmeye hazır mısın?
Zeynep’i Instagram’dan takip etmek için tıkla!
Zeynep’i Youtube’dan takip etmek için tıkla!
Podcast hesabını Instagram’dan takip etmek için tıkla!
“Bunları Sadece Günlüğüm Biliyordu” podcastini dinlemek için tıkla!
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese merhaba, Konuşulacak Çok Şey Var! podcastine hoş geldiniz.
Ben Zeynep. Malum bugün 14 Şubat, Sevgililer Günü.
O yüzden tabii ki aşk konuşacağız.
Bugün farklı filozofların gözünden aşkın derinliklerine iniyoruz arkadaşlar.
Çok keyifli bir bölüm olacak bence.
Aşk dediğimiz şey yalnızca romantik ilişkilerle sınırlı bir duygu değil.
Tarih boyunca filozoflar aşkı insanın varoluşunun en temel unsuru...
Onlayıcın aşk...
insanın hem içsel yolculuğu hem de toplumla olan ilişkisi açısından çok önemli bir tema oldu yani.
Bazı filozoflar aşkı bir erdem olarak gördüler.
Bazıları ise onun insanı saplantılı bir hale getirebileceğini savundular.
Ama her halükarda aşk insanın evrendeki yerini sorgulamasına ve ona anlam yüklemesine yol açtı.
Biz de bu bölümde aşkın o felsefi anlamını farklı filozofların bakış açıları ile keşfedeceğiz arkadaşlar.
Aşkı anlamak için belki de ilk bakmamız gereken düşünürlerden biri antik Yunan'ın en önemli filozoflarından biri olan Platon.
Platon'a göre aşk dediğimiz şey sandığımızdan çok daha derin ve karmaşık aslında.
Yani o aşkı sadece iki insan arasındaki bir his olarak değil ruhun hakikate ulaşma çabası olarak görüyor.
Bu fikir bana her zaman çok etkileyici geldi.
Çünkü günümüzde aşk genellikle romantik ilişkilerle sınırlandırılıyor.
Ama Platon için aşk insanın kendini aşmasını sağlayan bir yolculuk.
Platon'un en ünlü eserlerinden biri olan Şölen'de aşk Sokrates'in ağzından anlatılıyor.
Orada aşkın birkaç farklı aşamadan geçtiği söyleniyor.
İlk aşama da fiziksel çekim.
Yani birine dış görünüşünden ötürü kapılmak.
Bu aşkın en yüzeysel hali.
Ama Platon'a göre aşk burada kalmamalı.
Daha sonra gelen aşama sevdiğin kişinin ruhuna bağlanmak.
Onun karakterine, düşüncelerine, ruhunun derinliklerine.
Ama işin en ilginç kısmı Platon'a göre aşkın en yüce hali tek bir kişiye duyulan sevginin bile ötesine geçmek.
Gerçek aşk, güzelliğin ve iyiliğin kendisine duyulan aşktır.
Yani bir insana aşık olmak aslında evrendeki daha büyük bir hakikati arzulamanın bir parçası.
Bu bana çok ilginç geliyor.
Çünkü modern dünyada aşk dediğimiz şey genellikle tamamen kişisel.
bir bağ gibi anlatılıyor.
Ama Platon aşkın sadece bir kişiye değil tüm varoluşa açılan bir kapı olduğunu söylüyor.
Şu sözü çok etkileyici bence mesela.
Gerçek aşk ruhu yücelten bir şeydir.
Bu yüzden Platon'un aşk anlayışı biraz süper bir yolculuğa benziyor.
Eğer aşk bizi daha iyi, daha bilgiye, daha olgun bir insanı dönüştürmüyorsa belki de gerçek aşk değildir diyor.
Ama işte buradaki en büyük soru şu.
Gerçekten böyle bir aşk mümkün mü?
Çünkü bazen aşk kimisine göre insanı yüceltmek yerine daha çok yıpratıyor gibi geliyor.
Platon'un aşkı ideal ve mükemmel bir aşk gibi görünüyor ama bizler de kusursuz varlıklar değiliz.
Gerçek hayatta aşk çoğu zaman yanlış anlaşılmalar, korkular ve beklentilerle dolu.
Platon bugün yaşasaydı acaba aşkı bu kadar yüce bir şey olarak görmeye devam eder miydi?
Bunu çok merak ediyorum. Ve asıl sorum da şu.
Aşk gerçekten insanı hakikate ulaştıran bir yol mu?
Yoksa biz bunu sadece öyle mi görmek istiyoruz?
Bu bölümü dinledikten sonra aşkın sizdeki tanımını da okumak istiyorum bu arada.
Bana yazın mutlaka. Siz aşk hakkında ne düşünüyorsunuz?
Gerçekten var mı?
Yoksa sadece bizim romantize ettiğimiz bir his mi?
Mesela Aristoteles aşkı her zaman ruhun derinliklerine inen sadece bir duygu değil aynı zamanda bir seçim ve erdem meselesi olarak ele alan filozoflardan biri.
Ona göre aşk kişinin iyi olana yönelmesiyle karakter gelişimiyle Doğrudan orantılı.
Yani sadece tutku ile ilgili değil, daha derin bir anlamı var onun için.
Bunu düşündüğümde modern aşk anlayışıyla ne kadar çeliştiğini fark ediyorum aslında.
Çünkü şu an her şey hızla tüketiliyor, duygular bile.
Ama Aristoteles'in bakış açısı aşkın sadece anlık bir heyecan olmadığını, kişinin kendini gerçekleştirme sürecinin bir parçası olduğunu söylüyor.
Aristoteles'e göre aşk, Filia ve Eros arasında bir denge kuruluyor.
Eros tutkuyu temsil ederken filia yani dostluk ve güven aşkın devamlılığını sağlıyor.
O kalıcı bir aşk için dostluk bağının şart olduğunu söylüyor.
Bunun üzerine düşündüğümde gerçekten de en sağlam ilişkilerin içerisinde dostluk da olan ilişkiler olduğunu fark ediyorum.
Ama ya o kıvılcım? Yani tutku olmazsa aşk olur mu?
Aristoteles tam da burada devreye giriyor ve diyor ki sevgi sevdiğini kendi iyiliği için değil, onun iyiliği için istemesidir.
Yani gerçekten seviyorsan karşı tarafın mutlu olmasını kendi mutluluğun kadar önemsiyorsun.
Ama işte modern dünyada bu gerçekten mümkün mü?
Bazen aşkın daha çok bir alışkanlık ya da güvenli bir liman gibi yaşandığını düşünüyorum.
Ama Aristoteles aşkın gelişim ve iyilik haliyle bağlantılı olduğunu söylerken aslında sevmenin bizi daha iyi bir insana dönüştürmesi gerektiğini anlatıyor.
Peki gerçekten aşk bizi daha iyi biri yapıyor mu yoksa bazen tam tersi mi oluyor?
Aristoteles'in aşk hakkındaki görüşlerine baktıkça onun bu konuyu bir duygudan çok bir bilinç meselesi olarak ele aldığını görüyorum ben.
Ona göre aşk sadece birine kapılmak değil aynı zamanda onunla birlikte daha iyi bir insan olabilmek.
Ama işte sizce günümüzde aşk gerçekten böyle mi yaşanıyor arkadaşlar?
Bir de bazen şöyle geliyor bana.
Aşk hakkında bu kadar düşünmek yerine onu yaşamak gerekiyor.
Çünkü Aristoteles'in dediği gibi Biz tekrar tekrar yaptığımız şeyiz.
Eğer aşkın içinde iyilik ve dostluk varsa belki de onu bir seçim olarak yaşamak gerekiyor.
Siz ne diyorsunuz? Şimdi kime geldik biliyor musunuz?
Ünlü düşünürümüz Nietzsche'miz.
Bilin bakalım o bu konu hakkında neler diyor.
Ama ben şu soruyla başlamak istiyorum.
Sizce aşk bizi güçlü mü yapıyor yoksa zayıf mı?
Nietzsche'ye göre aşk düşündüğümüz kadar masum ya da yüce bir his değil.
Ona göre aşk...
Güçle ve iradeyle doğrudan bağlantılı.
Yani kendi de ilmiyle aşk genellikle bir güç arayışı.
Bu söz bana ilk okuduğumda çok garip gelmişti.
Ya aşk neden bir güç meselesi olsun ki?
Değil mi? Ama sonra düşündüm.
Sizce gerçekten de ilişkilerde bir denge var mı?
Yoksa taraflardan biri hep daha çok seven, daha çok fedakarlık yapan mı oluyor?
İçe, açlıkların çoğu zaman bir üstünlük kurma arzusuyla doğduğunu söylüyor.
Yani ona göre seven kişi sevdiği kişi üzerinde bir hakimiyet kurmak istiyor.
Yani aşk dediğimiz şey aslında kontrol etmeye yönelik bir içgüdüden mi ibaret diye soruyor insan.
Bu fikir biraz rahatsız edici evet.
Çünkü hepimiz aşkın saf böyle çok içten bir şey olduğuna inanmak istiyoruz.
Ama Nietzsche aşkın aslında bir tür güç oyunu olduğunu söylerken modern ilişkilerde bu sıkça gördüğümüz kim daha çok seviyor meselesine de parmak basıyor olabilir mi acaba?
Nietzsche'ye göre aşkın iki yüzü var arkadaşlar.
Bir yanda tutkular, arzular, insanın içindeki ilkel ve kontrol edilemez hisler.
Diğer yanda ise bu hisleri aşmak.
Onları bir dönüşüm aracına çevirmek.
Yani aşk sadece birine kapılmak değil, aynı zamanda kendini aşmanın bir yolu da olabilirmiş.
Söyle diyor Nietzsche.
Kendini kaybetmek aşk değildir.
Kendin olabilmek aşktır.
Bu söz beni gerçekten çok düşündürüyor.
Çünkü kimisine göre çoğu zaman aşk kendi kimliğimizi kaybettiğimiz, karşı tarafa fazla adapte olduğumuz bir şeye dönüşebiliyor.
Peki gerçekten aşk bir başkasında erinmek midir?
Yoksa tam tersine kendi varlığımızı daha güçlü hissetmek midir?
Nietzsche'nin felsefesine göre aşk insanı daha zayıf yapmamalı.
Tam tersine ona güç katmalı hatta.
Ama bu güç başkası üzerine bir hakimiyet kurmak değil, kendini geliştirme gücü olmalı.
Eğer aşk bizi daha iyi, daha güçlü biri yapmıyorsa Nietzsche'ye göre bu aşk gerçek bir aşk değildir arkadaşlar.
Bu noktada ben yine modern aşklara bakıyorum.
Sosyal medyada sergilenen o mükemmel çiftler, sonsuz mutluluk vaatleri...
birbirine bağımlı hale gelen ilişkiler.
Nietzsche yaşasaydı muhtemelen bunların çoğuyla dalga geçerdi bence.
Çünkü ona göre aşk bir tür mülkiyet ilişkisi değil.
Sahip olma isteğiyle değil, özgürlüğü paylaşarak yaşanmalı.
Ben bir soru daha sormak istiyorum.
Çünkü bir başka insanın görüşlerine geçeceğiz şimdi.
Sizce aşk bizi tamamlayan bir şey mi?
Yoksa zaten tamamlanmış bir birey olarak mı sevmeliyiz?
Simone de Beauvoir'a göre aşk Tarih boyunca kadın ve erkek için çok farklı anlamlar taşıdı.
Kadınlar çoğu zaman aşkı bir kimlik kaynağı olarak gördü.
Erkekler ise onu hayatlarında sadece bir parçası olarak yaşadı.
Bu fikir de bence çok enteresan.
Çünkü gerçekten pek çok hikayede kadın karakterin en büyük amacı aşkı bulmakken erkek karakterin hayatta başka hedefleri de oluyor.
İkinci cins adlı kitabında aşkın kadınlar için bir tür tuzak haline getirildiğini söylüyor.
Kadın kendini feda etmeye, karşısındaki kişiye göre şekil almaya, onun dünyasına uyum sağlamaya teşvik ediliyor.
Erkekse aşkı yaşıyor ama kendi hayatından da ödün vermiyor.
Peki Zeynep'cim bu dengesizlik nereden geliyor?
Şöyle diyor arkadaşlar Beauvoir.
Kadın aşkı tüm varlığıyla yaşamak zorundaymış gibi yetiştirilir.
Aşkın sadece hayatın bir parçası olduğu öğretilir.
Bu cümleyi ilk okuduğumda içim şöyle bir cız etti.
Çünkü bazen aşkın içinde kendimizi kaybediyoruz.
Sevdiğimiz kişi için ödüller veriyoruz.
Alışkanlıklarımızı değiştiriyoruz.
Değiştirdik belki de daha doğrusu.
Kendi benliğimizi unutuyoruz.
Ama Beauvoir'a göre aşk insanın kendini kaybettiği bir şey olmamalı.
Tam tersine... İki insanın birbirine özgürlüğünü de verdiği bir bağ olmalı.
Ona göre gerçek aşk sahip olmak değil, birlikte var olabilmektir.
Yani biriyle birlikteyken hala kendin olmaya devam edebiliyorsan işte o zaman aşk sağlıklı bir şeydir.
Günümüz ilişkilerine bakınca Bavuar'ın ne kadar haklı olduğunu görebiliyorum ben.
Yani çünkü hala senin için her şeyden vazgeçerim ya da bensiz yaşayamamalısın gibi düşünceler idealize ediliyor.
Ama bu gerçekten aşk mı?
Yoksa bağımlılık mı sizce?
Simone de Beauvoir'ın aşk anlayışı özgürlük ve bireysellik üzerine kurulu.
Yani birini sevmek, ona tutunmak ya da ondan beslenmek değil, onunla yan yana eşit bir şekilde yürüyebilmek.
O yüzden sevgili arkadaşlar...
Sizce aşk gerçekten özgürlüğü içinde barındırmalı mı?
Yoksa aşk dediğimiz şey zaten biraz kaybolmayı da mı gerektirir?
Bunlar tabii ki sadece birkaç örnek çünkü felsefe tarihinde daha birçok düşünür.
Aşkı farklı açılardan incelemişler ve ona dair farklı görüşler ortaya koymuşlar.
Ama her birinin ortak noktası...
aşkın insan hayatındaki derin ve değiştirici etkisini kabul etmeleri bence.
Çünkü aşk bize sadece birini sevmenin ötesinde aslında kendimize nasıl seveceğimizi de öğretebilir.
Aşk karşımızdaki kişiye duyduğumuz sevgiyle başlar ama sonunda kendimize duyduğumuz sevgiye de dönüşür.
Birini sevmek o kişinin en derin korkularını, acılarını, güzelliklerini ve kusurlarını da kabul etmek demektir.
Ama birini sevmenin gerçekten derin...
dinleştiği an o kişiye duyduğumuz sevgiyi içselleştirip kendimize karşı da aynı hoşgörüyü ve kabullenmeyi göstermeye başladığımız an bence.
Felsefede de sıkça vurgulanan bir nokta var.
Aşk bir tür kendilik arayışıdır diye.
Nietzsche'nin de söylediği gibi aşk bir dönüşüm sürecidir.
Kendi karanlıklarımızla yüzleştiğimizde bir başkasını sevmenin ne demek olduğunu daha iyi anlayabiliriz bence de.
Aşk bizi cesurlaştırır çünkü sevdiğimiz kişiyle birlikte dünya üzerindeki en savunmasız halimizle de olabiliriz.
Kendi zaaflarımızı kabul etmek, en korkutucu yönlerimizi ortaya koymak ama aynı zamanda sevildiğimizde bütün zayıflıklarımızla da kabul edilmek.
İşte gerçek aşk.
Bu anlarda doğuya bence.
Nietzsche'nin beni seviyorsan bana seni vereyim demesi belki de tam olarak bununla ilgilidir.
Aşk bir bağ kurmak ama aynı zamanda birbirini özgürleştirmek, birbirini bütünlemektir.
Bir de sonuçta aşk biraz da her şeydir ya.
Hem ağırdır hem hafiftir.
karmaşıktır hem de çok da basittir.
Ama bence aşkın en önemli yönü bizi daha iyi bir insan yapmasıdır.
Ne kadar seversen o kadar büyürsün derler ya hani ne kadar derin hissedersen o kadar derin yaşarsın.
Aşk evrenin en güçlü gücü en derinde anlamıdır.
O yüzden unutmayınız ki aşk bir yolculuk.
Ve bu yolculuğu yapmak kendini de keşfetmenin en güzel yollarından biri bence.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ediyorum.
Ben de buradaydım dinledim demek isterseniz diğer sosyal medya hesaplarım açıklamalar kısmından bulabilirsiniz.
Sizlere sevgi dolu bir gün diliyorum.
Kendinize çok iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
