
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde Zeynep, dünyanın dört bir yanındaki kültürlerin neden aynı yaratığı hayal ettiğini araştırıyor: Çin'in yağmur getiren bilge ejderhasından Viking mitolojisinin dünyayı saran Midgard Yılanı'na, Aztek tanrısı Quetzalcoatl'dan Budizm'in koruyucu nagalarına kadar ejderhanın izini sürüyor. Peki bambaşka coğrafyalarda, birbirinden habersiz kültürlerde aynı yaratık nasıl doğdu?
Transkript
Herkese merhaba, Konuşacak Çok Şey Var podcastine hoş geldiniz.
Ben Zeynep. Bugün böyle direkt bölümün başında sizi garip bir soruyla baş başa bırakmak istiyorum ben.
Ejderhalar neden var arkadaşlar?
Yani gerçekten yok olan bir yaratık için bu kadar çok kültür, bu kadar çok hikaye, bu kadar çok korku ve hayranlığı neden üretmiş?
Çin'den Orta Çağ Avrupa'sına kadar, Aztekler'den Antik Mezopotamya'ya kadar neredeyse her uygarlık bir noktada dönüp yaptı.
Böyle devasa, ateş büskürten, uçağın bir yılan olsa nasıl olur diye düşünmüş ve hepsi de kendi cevabını üretmiş.
Bu bölümde tam olarak bunu konuşacağız.
Ejderhaların neden bu kadar evrensel bir yaratık olduğunu, farklı kültürlerde nasıl bambaşka anlamlar taşıdığını ve belki de en ilginç soruyu o da acaba bu hikayelerin hepsinin
arkasında ortak bir şey mi var?
Hazırsanız başlayalım.
İlk olarak şunu söylemem lazım.
Ejderha dediğimizde herkes aynı şeyi hayal etmiyor arkadaşlar.
Batılı bir insan ejderha derseniz muhtemelen böyle kanatları olan, ateş püskürten, büyük bir mağarada altın yığının üzerine yatan dev bir sürüngen canlanır gözünde.
Kötüdür, tehlikelidir, öldürülmesi gereken bir şeydir.
Ama Çin'de, Japonya'da, Kore'de büyümüş birine aynı soruyu sorarsanız tamamen farklı bir yaratık görürsünüz.
suyla ve bereketle ilişkili, yağmur getiren ve koruyuculuk eden bir varlık.
Aynı kelime ama iki ayrı evren yani.
Bu fark bana çok şey anlatıyor aslında.
Çünkü bu iki gelenek birbirine habersiz gelişti.
Baktığınızda yani en azından başlangıçta böyle.
Çin ejderhası ve Avrupa ejderhası birbirinin kopyası değil.
Yine de ikisi de ejderha.
Bu tesadüf olamaz bence.
Şimdi gelin önce doğuya gidelim.
Çünkü oradaki ejderha geleneği hem daha eski hem de bence çok daha zengin.
Çin'de ejderhalar yani Long en az 4000 yıllık bir geçmişe sahip arkadaşlar.
Ve Çin ejderhasının görünüşü bile başlı başına çok ilginç bir konu bence.
Deve başı, geyik boynuzları, tavşan gözleri, inek kulakları, yılan gövdesi, kartal pençeleri ve balık pulları.
Bu yaratık sanki doğanın bütün güçlü hayvanlarını tek bir bedende toplamak için tasarlanmış.
Çin mitolojisinde su ve gökyüzüyle doğrudan bağlantılılar.
Yani nehirlerin, denizlerin, yağmurun efendisidirler.
Çiftçi bir toplumda suyun ne anlama geldiğini düşünün bir.
Yani kuraklık ölüm demekti.
Sel de ölüm demekti.
Peki bu dengeyi kim tutuyordu?
Ejderhalar. Çin imparatorları kendilerini ejderhanın oğulları olarak tanımlardı.
Yani bu sadece bir ünvan değildi.
Gerçek anlamda kozmik bir iddiaydı.
Tahtlarında böyle ejderha simgeleri, kıyafetlerinde beş pençeli ejderha işlemeleri falan vardı.
Hatta halk arasında beş pençeli ejderhayı yalnızca imparator kullanabilirdi.
Dört pençeli versiyonu diğerlerine ait.
Bu kadar ince bir hiyerarşi bile kurulmuştu yani bu yaratık etrafında.
Ama Çin geleneğinde en çok sevdiğim hikaye şu benim.
Ezerhalar yağmur yağdırmak için...
dans edermiş arkadaşlar.
Yani kuraklık zamanlarında insanlar büyük ejderha dansı törenleri düzenlerdi.
Böyle dev ejderha kostümleri taşıyan gruplar sokaklarda yürürdü.
Ve bugün hala bu gelenek yaşıyor bu arada.
Yani Çin yeni yılı kutlamalarında gördüğünüz o uzun ejderha dansı aslında binlerce yıllık bir ritüelin devamı.
Yani ejderha sadece bir efsane değil, aktif olarak yaşayan bir kültürel pratikte baktığınızda.
Peki Japon tarafı nasıl Zeynepciğim diye soracaksınız.
Şimdi onlar Çin'den derinden etkilenmişler.
Evet ama kendine özgü bir karakterde geliştirmişler bence.
Japonya'da ejderhalar yani Ryu ya da Tatsu neredeyse her zaman suyla özellikle de denizle ilişkilendirilir.
Ve bu çok mantıklı çünkü Japonya bir ada ülkesi.
Deniz her zaman yaşam kaynağı hem de ölüm tehlikesiydi onlar için.
Rujin diye bir deniz tanrısı var Japon mitolojisinde.
Böyle okyanusun dibinde Rugujo adlı muhteşem bir sarayda yaşıyor.
Bu sarayın dört kanadı var ve her biri bir mevsimi temsil ediyor arkadaşlar.
Bahar, yaz, sonbahar, kış.
Hepsi orada, hepsi yan yana.
Ruju'nun elinde Kanju ve Manju adında iki sihirli taş var.
Biri gelgiti yükseltiyor, diğeri alçaltıyor.
Yani dünyanın gelgit ritmi bu ejderha tanrısının parmaklarının arasındaki o iki küçük taşa bağlı.
Japon mitolojisinde de çok güzel bir hikaye var.
Ureshima Taro. Şimdi bir balıkçı denizde kaplumbağa kılığındaki Rujin'in kızını kurtarıyor arkadaşlar.
Kız onu Rugujo'ya yani ejderha sarayına götürüyor.
Orada birkaç gün geçiriyor ama döndüğünde böyle yüzlerce yıl geçmiş.
Sevdiklerinin hepsi çoktan ölmüş gitmiş.
Bu hikaye Japonya'da o kadar derin bir yer etmiş ki.
Yüzyıllar boyunca böyle yeniden yeniden anlatılmış, yorumlanmış, çizilmiş.
Onlar için kıymetli.
Peki bir tek bu iki mitolojide mi var?
Hayır. Hint geleneğine geldiğimizde orada karşımıza Naga çıkıyor.
Nagalar tam olarak böyle ejderha sayılmaz ama bu aileye dahil etmeden geçemezdim çünkü kültürel işlev olarak çok yakınlar.
Yarı insan, yarı kobra yılanı olan varlıklar bunlar ve Hint kültüründe bu kadar derin bir yer etmişler ki tek bir tutumla tanımlamak imkansız.
Hint yüzünde Nagalar hem koruyucu hem de tehlikeli arkadaşlar.
Dev yılan Anantasha'nın üzerinde yatar.
Bu yılan dünyayı taşıyan, evreni dengede tutan bir varlık.
Öte yandan Shiva'nın boynunda yılan dolanır.
Bu da gücün ve...
Ölüm, yeniden doğuş döngüsünün simgesidir.
Budizm'de ise Nagalar'ın en çarpıcı hikayesi bence şu.
Siddhartha yani Buda, Budi ağacının altında aydınlanmaya çalışırken müthiş bir fırtına kopuyor.
O kadar şiddetli ki yani meditasyonunu bozabilir.
Tam o sırada dev Naga Mukalinda yerden çıkıyor.
Yedi başını açıyor ve Buda'nın üzerine yayarak onu fırtınadan koruyor.
Yani Budizm'in tam kalbinde Dönüm noktasında bir ejderha var ama koruyucu olarak.
Bu çok ilginç çünkü batıda ejderha neredeyse her zaman aşılması gereken bir engel.
Doğuya baktığınızdaysa çok daha sık koruyucu bir güç olarak görüyoruz.
Neden bu kadar farklı peki Zeynepciğim diyeceksiniz.
Buna bölümün sonunda döneceğim.
Şimdi batıya geçmek istiyorum.
Hazırsanız. Avrupa'daki ejderha geleneğinin kökleri çok eskilere gidiyor.
O tarafta da böyle Hristiyanlıktan çok önce.
Ama Hristiyanlık bu geleneği köklü bir biçimde dönüştürdü.
Yani eski ahitte Levitan var.
Tanrı'nın yarattığı ve yalnızca Tanrı'nın yenebileceği dev bir deniz canavarı.
Vahiy kitabında ejderha doğrudan şeytanla özdeştirilmiş.
Eski yılan, iblis ve şeytan denen büyük ejderha.
Bu özdeşleşme orta çağ boyunca Avrupa sanatında, edebiyatında, mimarlığında her yere sızdı.
Aziz Georgios ve ejderha hikayesi de bunun en bilinen örneği sanırım ama bu hikayenin aslında ne kadar katmanlı olduğundan bahsetmek istiyorum.
Şimdi Georgios bir Kapadokyalı askerdi.
Yani bugünkü Türkiye topraklarından baktığınızda.
Ama hikayesi yüzyıllar içinde dönüşerek Avrupa'nın her köşesine yayıldı ve her yerde birazcık farklı anlatıldı.
İngiltere'de işte ejderhayı öldüren kahraman.
Almanya'da işte bambaşka bir bağlamda.
Yunanistan'da bambaşka.
Ama özde hep aynı şey var.
Pisliği, kötülüğü, şeytanı temsil eden yaratık cesaret ve iman sayesinde mağlup ediliyor.
Peki kertlere bakalım.
Çünkü onlar bu tabloya çok farklı bir renk katıyorlar burada.
Galerin kırmızı ejderhasını ele alalım mesela.
Efsaneye göre Britanya'nın altında toprağın derinliklerinde iki tane ejderha uyuyor.
Biri kırmızı, biri beyaz.
Uyuduklarında ülke huzurlu arkadaşlar ama uyandıklarında birbirleriyle savaşmaya başlıyorlar ve bu savaş yeryüzüne işte depremler, felaketler, kaos olarak yansıyor.
Kırmızı ejderha galileri, beyaz ejderha...
İşte işgalcileri temsil ediyor ve bu efsane o kadar köklü ki bugün hala gallerin resmi bayrağında o kırmızı ejderha.
duruyor arkadaşlar. Keltin mitolojisinde ejderhalar ve yeraltı dünyasıyla, kaynaklarla, nehir başlarıyla da ilişkilendirilir.
Bu taraftan bakınca bu biraz doğu ejderhasına benziyor.
Değil mi? Yani su ve toprak.
Belki de ejderha mitiyle su arasındaki bağ birazcık evrensel.
Buradan Viking mitolojisine geçelim ve burada iki ayrı ejderha karakterinden bahsedeceğim.
Çünkü her biri çok farklı bir şeyi temsil ediyor burada.
Birincisi Jormungandr yani Midgard yılanı.
Loki'nin çocuklarından biri arkadaşlar.
O kadar büyük ki dünyanın etrafını tamamen sarabilir ve kendi kuyruğunu sırabilirmiş.
Buna Oirobos motifi deniyor ve bu sembol aslında Mısır'dan Hint mitolojisine kadar pek çok yerde de görünüyor.
Böyle sonsuzluğun, döngünün, evrenin kendini yenileme halinin simgesi.
Jormungandr Ragnarok'ta Thor'la savaşacak.
Thor onu öldürecek ama ardından 9 adım atıp o da ölecek.
Erderhan'ın zehrinden ötürü.
Yani ikisi birbirini yok ediyor.
Bu çok derin bir fikir aslında.
Yani düzeni koruyan güçle kaos sonunda birbirini tüketmek zorunda.
İkincisi de şu. Nidhogg.
Bu ejderha ölülerin dünyasının derinliklerinde, yıktırasilin yani evreni ayakta tutan dev diş budak ağacının köklerini kemiriyor.
Böyle durmaksızın, bitmeksizin.
Nitok'un amacı bu ağacı çürütmek, çöktürmek ve dünya var olduğu sürece o kemirmeye devam ediyor.
Bu imge de bence çok güçlü çünkü her sistemin içinde onu yavaş yavaş aşındıran bir güç var ya.
Ve bu güç bir ejderha burada.
Vikinglerin uzun gemilerinin provasına böyle ejderha başları oymaları da tesadüf değil.
O başlar hem düşmanları korkutmak için oraya konuluyor.
Hem de denizin bilinmezinden geçerken böyle koruyucu bir ruh olarak işte görüyorlar.
Ejderha Viking zihninde hem tehditin kendisi hem de tehdide karşı kalkan aynı zamanda.
Şimdi buradan Amerikalara geçelim ve işler iyice ilginçleşsin.
Garip garip ejderhalar anlatacağım şimdi.
Azteklerin kuyazalkot yani tüylü yılan.
Ejderhalar konuşulduğunda çoğu zaman listelere eklenir ama aslında Avrupa ya da Çin ejderhasıyla neredeyse hiçbir ortak noktası yok arkadaşlar.
O tamamen böyle kendine özgü bir varlık.
Kuvvet zılkuşunun renkli tüyleri ve yılan gövdesinden oluşan bu tanrı, tarımın, rüzgarın, sabah yıldızının ve bilginin koruyucusu.
İnsanlara mısır vermiş, takvim sistemini öğretmiş, yazıyı getirmiş.
Yani bir medeniyet kurucu tanrı.
Anladınız mı? Ama Kuyutsal Kot'un etrafındaki hikaye çok daha karanlık bir dönüm noktasıyla kesiliyor.
Efsanelere göre Kuyutsal Kot bir gün...
Aztek topraklarını terk etmek zorunda kaldı.
Rakip tanrılarla yaşadığı bir çatışma yüzünden.
Denize açıldı ve geri döneceğim dedi.
Aztekler bu kehaneti yüzyıllarca taşıdı.
Ve 1519'da Hernán Cortés Amerika kıyılarına çıktığında Aztek İmparatoru Mentuzuma'nın kafasındaki düşünce şuydu arkadaşlar.
Bu Kresalkot mu?
Bu inanç ya da en azından bu tereddüt tarihin akışını değiştirdi.
Yani Kuzey Amerika yerli topluluklarına baktığımızda çok zengin bir dünya görüyoruz.
Tunderbird yani işte gök gürültüsü kuşu.
Böyle birçok kültürde ejderha işlevi görüyor mesela.
Hani kanatlarını her çırpışında gök gürültüsü oluyor.
Gözlerinden böyle şimşek çakıyor falan.
Yılanlarla özellikle de su yılanlarıyla sürekli çatışma halinde.
Bu çatışma gökle yer arasındaki gerilimi, fırtınanın doğasını temsil ediyor.
Hopi, Navajo, Pueblo gibi toplulukların mitolojilerinde de Büyük yılan figürleri çok güçlü.
Yani işte su altı kaynakları, yer altı dünyası, bereket bunların hepsi bu yaratıklarla ilişkilendirilmiş.
Tam burada o büyük soruyu tekrar sorabilirsiniz arkadaşlar.
Neden? Yani neden bu kadar farklı kültür birbirinden habersiz bir şekilde neredeyse aynı yaratığı hayal etti?
Birkaç teori var buna dair ve hepsini söylemek istiyorum.
Çünkü hepsi bir parça böyle bir çıtır bir doğru gibi geliyor bana.
İlk teori paleontolojik.
İnsanlar bildiğiniz gibi tarih boyunca dinozor kemikleri bulmuş olabilirler.
Yani dünyanın pek çok bölgesinde devasa fosil yatakları var.
Orta Asya'nın Gobi çölünde, Çin'de, Avrupa'da böyle koca koca kemikler, dev kavatasları.
Ve bu kemiklerle karşılaşan insanlar için çok doğal soru şu.
Bu ne olabilir ki yani hani?
Nedir acaba bu?
Çin'de bazı ejderha kemiklerinin aslında dinozor fosili olduğu ortaya kondu.
Yani ejderha miti kısmen insanın fosillerle yaptığı karşılaşmanın ürünü olabilir.
İkinci teori evrimsel ve çok da ilginç yani.
Atalarımız yüz binlerce yıl boyunca böyle iri yılanlardan, büyük kertenkele benzeri yaratıklardan, yırtıcı kuşlardan falan korkarak hayatta kalmak zorundaydı tabii ki.
Bu korku belki de evrimsel olarak böyle bir içimize işledi bizim.
Araştırmalar da gösteriyor ki insanlar ve primatlar yılanlara karşı öğrenmeden gelişen içgüdü sahibi tepki geliştiriyor.
Yani bebekler bile yılan görsellerine karşı farklı tepkiler veriyor.
Ejderha bu üç büyük korkunun birleşimi.
Yani ir yılan, uçan yırtıcı ve devasa sürüngen.
Beynimizin en eski katmanlarında saklı bu korkular hikaye anlatıcılığıyla dışarı çıkmış olabilir deniyor.
Bu da bir ihtimal. Üçüncü teorim belki de aralarında en şiirsel olanı.
Ejderhalar doğanın kendisini temsil ediyor arkadaşlar.
Yani kontrol edemediğimiz şeyleri.
Fırtınayı, seli, depremi, volkanı.
Çin ejderhası neden su tanrısı?
Çünkü sel hem yaşam hem ölüm.
Viking ejderhası neden kıyamete bağlı?
Çünkü kuzey denizleri öngörülemezdi.
Ölüm her an gelebilirdi.
İşte Aztek tüylü yılanı neden rüzgar tanrısı?
Çünkü mısır tarlalarını yerle bir eden kasırgalar için bir açıklama gerekiyor aslında baktığınızda.
Yani ejderha anlaşılamayan ama kabul edilmek zorunda olunan o doğal gücün yüzü gibi olmuş.
Bence gerçek cevap bu üçünün bir karışımı.
İnsanlar kemikler buldu, içgüdüsel korkulara hikaye giydirdi ve doğanın öfkesine bir yüz verdi.
Bu süreç her kültürde birbirinden bağımsız olarak benzer bir forma ulaştı.
Çünkü insanlık ne kadar farklı coğrafyalara dağılmış olursa olsun hepsinin korktuğu şeyler, saygı duyduğu güçler, açıklamak istediği olaylar birbirine çok benziyor.
Ama şunu da eklemeden geçemeyeceğim.
Ejderhalar sadece böyle korkunun değil arzunun da sembolü olmuş.
Yani gücü, bilgeliği, bilinmeyene ulaşmayı temsil ettiler.
erderha öldürmektedir.
Çünkü bunu başarmak En büyük kanıttı aslında yani ejderhanın hazinesini çalmak, ejderha akıllığına girmek, ejderhayı evcilleştirmek.
Bunların hepsi imkansız olanı başarmak demek.
Ve insanlık her dönemde, her kültürde bu fikre tutkuyla sarılmış.
Belki de bu yüzden ejderhalar hala burada.
Yani yüzyıllar geçti, bilim her şeyi açıkladı.
Fosillerini böyle katalogladık, DNA'mızı çözdük.
Ama ejderhalar hala kitaplarımızda, filmlerimizde, oyunlarımızda.
Yani onlar sadece bir hayvan değil bir his bence.
Hem korktuğumuz hem de olmak istediğimiz şeyin simgesi.
Böyle hem yıkım hem özgürlük gibi.
Ve sanırım insanlık bu ikisini hiç bırakmayacak ya.
Yani seviyorum ben ejderhayı.
tatlı bir yaratık.
O yüzden bugün böyle Çin'den Japonya'ya Hindistan'dan Viking mitolojisine, Aztekler'den Kelt efsanelerine kadar dolaştık.
Ve şunu gördük farkındaysanız.
Farklı kültürler ejderhayı farklı biçimde hayal etmiş.
Ama hepsi onu hayal etmiş.
Bu belki de insanlığın ortak bir dili olduğunu gösteren en güzel kanıtlardan biri bence.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Umarım ki keyif aldığınız bir bölüm olmuştur.
Ben de buradaydım dinledim Zeynep demek isterseniz bana ulaşabileceğiniz sosyal medya hesaplarını açıklamalar kısmına bırakıyor olacağım.
Haftayı cuma tekrardan görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
