
Edebiyatın Kayıp Hazineleri: Yakılan, Çalınan, Yok Edilen Kitaplar
26 Haziran 2026 · 12 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde Zeynep, edebiyatın en büyük kayıplarını konuşuyor: Kafka'nın yakılmasını istediği elyazmaları, Hemingway'in çalınan hikayeleri, Gogol'ün kendi elleriyle ateşe attığı roman… Bir çanta, bir yangın, bir yanlış vasiyet — ve yüzyıllarca okunacak olan bir şey yok oluyor.
Transkript
Herkese merhaba, Konuşacak Çok Şey Var podcastine hoş geldiniz.
Ben Zeynep. Birazcık ara vermiştik böyle yaklaşık bir buçuk ay kadar.
Ama geri döndüm. Tekrardan düzenli bölümlerime devam ediyorum.
Ufak bir sezon arası.
Diyelim bence buna. Ben bugün size birazcık tuhaf bir şeyden bahsedeceğim.
Var olmayan kitaplardan.
Yani bir şekilde var olmuş ama sonra yok olmuş kitaplardan.
Ya da var olabilecekken olmamış olanlardan.
Biliyorum böyle hani felsefi bir bilmece gibi geliyor.
Ama söz veriyorum hani bu bölümün sonunda ya ne kadar üzücü şeyler dinledim diyeceksiniz.
Ama bırakamazsınız çünkü.
Bu hikayeler çok iyi. Şunu düşünmenizi istiyorum ilk başta.
Dünyanın en büyük yazarlarından bazılarının elinden çıkacak olan kitaplar farklı nedenlerle bize ulaşamadı.
Kimi yanarak yok oldu, kimi çalındı, kimi bilinçli olarak imha edildi, kimi de yalnızca yazarının zihninde kaldı.
Ve biz o kitapların hiç var olmadığını bile bilmeden yaşıyoruz çoğu zaman.
İşte bugün bunları konuşacağız.
Kiminle başlayacağım biliyor musunuz?
Bu isim hakkında Instagram'da bir video da yapmıştım ben hatta.
Franz Kafka'yla.
Çünkü Kafka olmadan böyle bir bölüm olmaz asla.
Franz Kafka 1924'te öldüğünde arkasında 3 tamamlanmamış roman bırakmıştı arkadaşlar.
Bunlar hangileriydi?
Dava, Chateau ve Amerika.
Bunları zaten biliyorsunuzdur, okumuşsunuzdur ya da en azından adını duymuşsunuzdur.
Ama işte en ilginç kısmı şu.
istemiyordu. En yakın arkadaşı Max Burr'da şu talimatı verdi kendisi.
Dedi ki ölümümden sonra bütün yazılarımı, hani günlükler, el yazmaları, mektuplar, her şey yakılsın.
Hiçbir şey kalmasın.
Kafka bunu ilk kez de söylemiyordu bu arada.
Daha önce de Burr'da bu isteğini iletmişti ama Burr'da ona şöyle demişti.
Sen yak istersen.
Ama ben yakmayacağım.
Yani Kafka bunu zaten biliyordu.
Brood'un yakmayacağını bildiği halde onu vasiyet olarak seçmişti.
Bu biraz da hani şey gibi bence.
Lütfen beni durdur demek gibi.
Kafka öldükten sonra Brut söz verdiği gibi yakmadı.
Sadece yakmamakla da kalmadı.
O el yazmalarını Nazi işgali sırasında Pırak'tan çıkardı.
Çantasına koydu ve trene bindi arkadaşlar.
Son tren. Ondan sonra sınır kapandı.
Şimdi şunu düşünmenizi istiyorum.
Brut o trene binmeseydi ya da birazcık geç kalsaydı Kafka diye bir yazar muhtemelen yalnızca...
Edebiyat tarihin bir dipnotunda geçebilirdi.
Davada, şatoda olmazdı.
Kafkayesk diye bir kelime olmazdı.
Absürt progresi edebiyatının o müthiş çıkış noktası kaybolurdu.
Ama işte şuradan...
Bunu da söylemem lazım. Kafka'nın bize ulaşmayan çok şey var.
Hani günlüklerinin bir kısmı, mektupların bazıları, birkaç erken dönem hikaye ve akademisyenler hala bunları araştırıyor, tartışıyor.
Yani Brut her şeyi kurtaramamıştı arkadaşlar.
Şimdi buradan gelelim benim bu bölümü hazırlarken en çok takıldığım hikayeye.
Çünkü bu hikayeyi öğrendiğimde şöyle bir şey oturdu kalbime.
Yıl 1922.
Hemingway henüz 23 yaşında.
Paris'te yaşıyor. Karısı Hadley ile.
Henüz hiçbir kitabı yok ama elinde birkaç yıllık emekle yazdığı el yazmaları var.
Böyle hikayeler, bir romanın taslığı, notlar.
Hadley, Hemingway'i Cenevra'daki bir gazetecilik konferansına sürpriz yapmak için ziyaret etmek istiyor.
Ve şunu yapıyor. Kocasına tüm el yazmalarını, karbon kopyalar dahil bir çantaya koyuyor.
Sürpriz olsun yani birlikte okusunlar diye.
Lyon'da Paris'teki tren garında kısa bir süreliğine Çantanın yanından ayrılıyor.
Belki su almaya gitti, belki tuvalete gitti bilmiyoruz.
Döndüğünde çanta yok arkadaşlar.
Hemingway o çantayı bir daha görmedi.
Hikayeler yok, romantaslığı yok, karbon kopyalar da yok.
Çünkü Hadley onları da koymuştu çantaya.
Geri dönülemez bir kayıp yani anlayacağınız.
Hemingway bu konuda sonradan çok az konuştu.
Ama konuştuklarında hani bu kayıp beni mahvetti değil de...
daha karanlık bir şey söyledi bence.
Birinin, bir insanın bu kadar büyük bir şeyi nasıl bu kadar dikkatsizce kaybedebileceğini anlayamadığını söyledi.
Hadley'e hiç açıkça kızmadı bu arada ama evlilikleri yıllar içinde dağıldı.
Biz O metinde ne olduğunu hiç bilemeyeceğiz.
Hemingway'in o dönemde ne yazdığını, sesinin nasıl bir evrim geçirdiğini, hangi karakterleri tasarladığını mesela.
Bunlar Trengar'ın da 1922'de bir çantanın içinde kaldı arkadaşlar.
Maalesef ki. Şimdi Rus edebiyatının devlerinden birine geldim.
Nikolay Gogol. Ölü canları yazmış, Palto'yu yazmış.
Elbette ki biliyorsunuzdur.
Ama asıl merak etmemiz gereken şey şu.
Ölü canların ikinci cildi nerede?
Gogol bu romanı bir üçleme olarak tasarlamıştı.
Dante'nin ilahi komedyasından ilham almıştı.
Hani Cehennem, Araf, Cennet.
İlk cilt yayımlandı.
Çok büyük bir beğeni gördü.
Gogol da ikinci cildi yazmaya başladı.
Yıllarca çalıştı arkadaşlar.
Ve sonra bir gece 1852'de yaklaşık hayatını kaybetmeden 10 gün önce falan el yazmalarını sokup ateşe attı.
Neden Zeynep diyeceksiniz?
Bunu tam olarak kimse bilmiyor maalesef.
Ruhani bir kriz mi?
Bir din adamının baskısı mı?
DSN'e duyduğu derin bir memnuniyetsizlik mi?
Bilmiyoruz. Gogol ölüm döşeğindeydi.
Son derece dindar bir döneme de girmişti bu arada ve bir şekilde bu kitabın var olmasını istemedi.
Sabah uyandığında ya da işte birileri sabah onu bulduktan sonra neden yaktın diye sordular ona ve Gogol dedi ki kötü bir ruh bana yaktırdı.
Küçük böyle parçalar kaldı.
5-6 bölümün taslak versiyonları gibi düşünün ama Gogol'un tamamlanmış olarak gördüğü Ölü canları tamamlayacak o ikinci cilt gitti.
Bu hikayede beni en çok düşündüren şey şu.
Yazarın kendi eserini yok etme hakkı var mıdır ya?
Bir bakıma bu en mahremi şey.
Sonuçta sen yazdın onu ve sen yok ettin.
Ama öte yandan o kitap artık yalnızca ona da ait değil gibi geliyor.
Hani okuyucularına da ait, edebiyata da ait.
Bu sınır nerede?
bilmiyorum. Ama çok isterdim ben.
Devamlılığında olmasını.
Şimdi çok daha yakın bir zamana geleceğim.
1963'e.
Bu yazar hakkında mutlaka bir podcast bölümü de yapacağım bu arada.
Geçtiğimiz günlerde Kadıköy Kitap Günleri vardı.
Ve biz defterlerimizle satıştaydık orada bir...
8 gün falan oradaydım ben.
Bende günlükleri yoktu bu yazarın.
Onu aldım. En kısa zamanda onu da okuyup çok güzel bir bölüm hazırlamak istiyorum.
Kimden bahsediyorum? Sylvia Platt'ten arkadaşlar.
1963'de Can Faunus'u böyle daha yeni yayımlamış.
Hem eleştirmenler hem de okuyucular tarafından Güzel karşılanmış ama Platt'in asıl peşinde olduğu şey çok daha farklı.
O ikinci romanı üzerine çalışıyordu.
Hani notlar vardı, taslaklar vardı.
Ama Sylvia Platt Şubat 1963'de hayatına son verdi.
30 yaşındaydı kendisi.
Sonrasında ne oldu? Ted Hughes, Sylvia Platt'in eski kocası ve yasal mirasçısı o el yazmalarını imha ettiğini söyledi.
Gerekçe olarak da çocuklarını korumak istediğini belirtti.
Çünkü romanda gerçek insanları tanınabilir biçimde yansıttığını söyledi.
Bu karar onlarca yıl boyunca tartışıldı arkadaşlar.
Sylvia Platt'in hayranları, o çevre edebiyatçılar pek çoğu Hughes'u bu kararı hiç affetmedi.
Hughes'a günlüklerinin de bir kısmını yok ettiğini itiraf etti sonra.
Sylvia Platt'in o ikinci romanı var olsaydı ne söyleyecekti?
Daha karanlık mıydı?
Daha umutlu muydu?
Sesini daha da geliştirmiş miydi?
Biz bunu hiç bilemeyeceğiz. Bu da çok üzüldüğüm bir şeydir benim maalesef ki.
Benim şimdiye kadar anlattıklarım bir şekilde var olmaya başlayıp sonra yok alan, sonra yok olan eserlerdi.
Ama bu bölümü tamamlamadan önce bir de şundan bahsetmek istiyorum.
Hiç yazılmamış olanlardan.
Yani büyük yazarların yazacağım dediği ama bazen ömrünün yetmediği ya da başka sebeplerle hiç başlamadığı kitaplar.
Tolstoy savaş ve başı bitirdikten sonra bir süredir Napolyon'un hayatı üzerine dev bir eser yazmayı düşünüyordu arkadaşlar.
Notlar aldı, araştırmalar yaptı ama sonunda başlamadı.
Bizi derinden etkileyen Anna Karenina yazdı elbette.
Ama o Napoleon romanı aklımda kalıyor benim.
Çok isterdim ben okumayı.
Ya da Fitzgerald Büyük Gatsby'den sonra büyük bir Hollywood romanı yazmak istediğini söylüyordu.
Son seyranı başladı ama yarım bıraktı.
Tamamlamamış olarak ördü.
Yarım bıraktığı kısım böyle derlenerek bir yayınlandı ama Fitzgerald'ın kafasındaki tamamlanmış haliyle ne kadar örtüşüyor biz bunu bilmiyoruz tabii ki.
Ya da Jane Austen, Sunset'ın adlı romanına başlamıştı ancak hastalandı ve bitiremedi.
11 bölüm kalmıştı.
Yayınlandı tabii ki bu arada ama bu kitabı biliyorsanız yarım kalmanın ne kadar hissettirdiğini de biliyorsunuzdur.
Tabii ki de. Şunu merak edebilirsiniz bu bölümü dinledikten sonra.
Bunca güzel kitap var ortada.
Neden hiç yazılmamış ya da kaybolmuş olanlara takılıyoruz?
Bence, kendim adına konuşacağım biraz belki de ama, bunun bir sebebi insanın tamamlanmamış şeyleri duyduğu Derin merak.
Yani bitmemiş bir şey zihinsel olarak açık bir kapıda bırakıyor.
Yani Kafka'nın yakılmasını istediği el yazmalarını hayal ediyorsunuz.
Hem McVeigh'in o çalınan hikayelerini, Sylvia Platt'in ikinci romanını ve bu boşluklar kendi hayal gücünüzü de tetikliyor.
Ama bir de şu var, bu kayıplar bize edebiyatın ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatıyor.
Bir çanta, bir yangın, bir yanlış vasiyet.
Ve yüzyıllar boyunca okunacak olan bir şey yok oluyor.
Bu yazmayı, korumayı, saklamayı ne kadar değerli kılıyor aslında değil mi?
Bugün de istedim ki bu bölümde böyle edebiyatın kayıp hazinelerinden biraz söz edelim.
Kafka'dan Heming ve Gogol'dan Sylvia Platt'e kadar pek çok hikaye anlattım.
Ama bunların hepsi ortak bir şey gösteriyor.
Edebiyat sandığımızdan çok daha kırılgan ve...
Aynı zamanda sandığımızdan çok daha ısrarcı.
Çünkü Max Burt o trene bindi.
Çünkü Hemingway başka şeyler yazmaya devam etti.
Çünkü Kafka'nın yarım kalan sesi yine de bize ulaşmayı başardı.
Sevdiğiniz kitapları okuyun arkadaşlar ve belki ara sıra hiç yazılamamış olanları da düşünün.
Bugün beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Podcast kaydetmeyi inanılmaz özlemişim.
O yüzden... Birçok bonus bölümle de geleceğim önümüzdeki günlerde.
Ben de buradaydım dinledim Zeynep demek isterseniz bana ulaşabileceğiniz sosyal medya hesaplarını açıklamalar kısmına bırakıyor olacağım.
Kendinize çok iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
