
Anime Tarihi: Bir Çizgi Filmden Fazlasının Hikayesi
23 Ocak 2026 · 27 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Anime sandığımızdan çok daha fazlası—bir ülkenin hayal gücünden doğup tüm dünyayı saran koca bir anlatı dili. Bu bölümde Zeynep, animenin Japonya’daki ilk adımlarından küresel bir endüstriye dönüşmesine, dönem dönem değişen hikâyelerden Miyazaki’ye, rekorlardan kült serilere kadar uzanan büyük yolculuğunu sohbet eder gibi anlatıyor.
Kişisel hesabıma ulaşmak için: https://www.instagram.com/zeynephantik?igsh=c3hrNTd1NjlhejRq&utm_source=qr
Podcast hesabıma ulaşmak için: https://www.instagram.com/gunlugumdecokseyvar?igsh=c245NTZpa2Ywc3Rm
Transkript
Herkese merhaba, Konuşacak Çok Şey Var podcastına hoş geldiniz.
Ben Zeynep. Bugün...
Biraz anime konuşacağız.
Ben çok severim bu arada.
Filmlerini de serilerini de çok keyifle izlerim.
Ama bugün böyle şu anime şudur, bu anime budur diye ansiklopedik bir yerden konuşmayacağım.
Daha çok anime nasıl oldu da Japonya'da bu kadar büyük bir şeye dönüştü?
Nasıl oldu da artık sadece bir çizgi film türü olmaktan çıktı?
Koca bir kültür, koca bir endüstri haline geldi.
Biraz bunları konuşalım istiyorum.
Çünkü anime deyince hala birçok insanın kafasında şöyle bir şey var.
İşte çocuk işi, çizgi film, belki biraz abartılı karakterler, kocaman gözler falan.
Ama işin aslı hiç öyle değil.
Umuyorum ki bu bölümden sonra da animeye karşı bir ön yargınız varsa onu da kıracağız.
Çok keyif alacağınız diz ve filmler keşfedeceksiniz bence böylelikle.
Hatta şunu da rahatlıkla söyleyebilirim bence.
Anime dünyada çizgiyle anlatılan en yetişkin, en derin, en karanlık ve en duygusal hikayelerin çıktığı alanlardan biri.
bence. Ve Japonya'da anime gerçekten ama gerçekten çok büyük bir sektör arkadaşlar.
Hatta öyle ki anime izlemeyen biri bile aslında hayatının bir yerinde anime estetiğiyle mutlaka karşılaşıyor.
Bir reklamda, bir oyunda, bir figürde, bir defter kapağında, bir tişörtte.
Bir şekilde anime zaten hayatımıza sızmış durumda.
Biz fark etsek de etmesek de.
Ve bence burada durup şunu sormak gerekiyor.
Anime nasıl buraya geldi?
Yani Japonya'da animasyon neden bu kadar ciddiye alındı?
Neden sadece çocuklar için eğlence olarak kalmadı?
Bunun cevabı biraz Japonya'nın hikaye anlatma biçiminde, biraz tarihsel travmalarında, biraz da...
Anlatmak istedikleri şeyler de saklı bence.
Anime aslında en başta öyle eğlendirmek için ortaya çıkmış bir şey değil.
İlk animelerin temel amacı hikaye anlatmak.
Diyeceksiniz ki böyle masum masallar mı Zeynepciğim?
Hayır. Maalesef öyle değiller.
Japon kültüründe hikaye anlatımı zaten.
Çok güçlü bir şey. İşte mitler, efsaneler, halk hikayeleri, doğayla ilişki, ruhlar, kayıplar, savaşlar bunların hepsi yüzyıllardır anlatılan şeyler.
Anime de tam olarak bu anlatı geleneğinin modern bir formu gibi düşünülüyor.
Batı'daki animasyon kültürüyle Japon animasyonu arasındaki en büyük farklardan biri de bu aslında.
Yani Batı'da animasyon uzun yıllar çocuklara özel bir alan olarak.
Japonya'da ise animasyon çok erken dönemlerden itibaren yetişkinlerin de izlediği hatta yetişkinlere hitap eden bir anlatı alanı haline geldi.
Daha ilk dönemlerden itibaren kayıplar, fedakarlıklar, savaş, ölüm, yalnızlık gibi konular aslında animelerde kendine yer buldu.
Ve bu noktada birazcık geriye gitmek gerekiyor.
Çünkü Japonya'da animasyon denemeleri sandığımızdan çok daha eski arkadaşlar.
1900'lü yılların başlarına kadar gidiyor bu iş.
Sessiz sinema döneminde çok kısa böyle birkaç dakikalık animasyonlar yapılıyor.
Teknik olarak aşırı ilkel işler bu arada bunlar.
Bugün açıp izleseniz muhtemelen bu mu yani?
Ama o dönemi düşününce bu işlerin yapılabilmesi bile çok büyük bir cesaret.
Bu ilk animasyonlar genelde çok basit hikayeler anlatıyor.
Günlük hayat, küçük mizahanları, bazen halk hikayelerinden uyarlamalar.
Ama burada önemli olan şey şu.
Japonya animasyonu daha en baştan bir şey anlatma aracı olarak görüyor.
Yani sadece görsel bir numara değil bu.
Bir hikaye taşıyıcısı.
Sonra zamanla bu kısa denemeler yerini çok daha uzun işlere bırakmaya başlıyor.
İlk uzun metraj Japon animasyonları ortaya çıkıyor.
Ayrından tabii televizyonun da yakınlaşmasıyla birlikte anime serileri hayatımıza giriyor.
Ve burada arkadaşlar çok kritik bir kırılma yaşanıyor.
Çünkü anime artık sadece sinemada izlenen bir şey olmaktan çıkıyor.
Evin içine giriyor. Haftalık takip edilen, karakterleriyle bağ kurulan, bölümü kaçırılmayan bir şey dönüşüyor.
Bu ilk anime serilerine baktığımızda da yine aynı şeyi görüyoruz biz.
Evet çocuklara hitap eden işler var ama bir yandan da...
Aile, sorumluluk, vedakarlık, toplum, savaş gibi konular çok net bir şekilde anlatılıyor.
Yani çocuk gibi görünen karakterlerin yaşadığı meseleler aslında hiç de çocukça değil.
Bir de tabii Japonya'nın tarihini düşünmeden animeyi anlamak da çok zor bence.
Özellikle savaş sonrası dönem.
Mesela Japonya için çok ağır bir dönem.
Yeniden ayağa kalkmaya çalışan bir ülke var.
Büyük bir travma var, kayıplar var ve bu duygular ister istemez anlatılan hikayelere sızıyor.
Anime burada bir kaçış alanı değil sadece.
Aynı zamanda bir yüzleşme alanı haline geliyor.
İlerleyen yıllarda Japon hükümeti de animenin gücünü fark etmeye başlıyor arkadaşlar.
Anime artık sadece iç pazara hitap eden bir şey değil.
Japon kültürünü dünyaya taşıyan ülkenin yumuşak gücünü temsil ediyor.
Bu yüzden anime stüdyolarına destekler veriliyor.
Animasyon bir kültür ürünü olarak sahipleniyor.
Yani bu sadece bir çizgi film denmiyor.
Aksine bu iş gerçekten ciddiye alınıyor.
Ve tam bu noktadan sonra anime yavaş yavaş kabuk değiştiriyor.
Yani konular çeşitleniyor, anlatım dili derinleşiyor, izleyici kitlesi genişliyor.
Artık sadece çocuklar değil, gençler, yetişkinler hatta yaşlılar bile anime izliyor.
Çünkü anlatılan şeyler herkesin hayatına bir yerden dokunuyor.
Ve bu animeler tabii ki...
Dönem dönem kendi ruh haline göre değişiyor.
Yani 80'ler, 90'lar, 2000'ler hepsinin anlattığı dertler, sorduğu sorular bambaşka.
Ve bence animenin bu kadar güçlü olmasının en büyük sebeplerinden biri de bu.
Zamanla birlikte değişmesi, dönüşmesi, büyümesi.
Çimen birazdan bu dönem dönem değişen anime konularına yani hangi yıllarda neleri anlatmış, bu sektör nasıl dev bir endüstriye dönüşmüş ve tabii ki de 2000'lerde ortaya çıkan çok özel bir
isme geleceğim. Ama önce şu temeli bir oturtmak istedim.
Çünkü animeyi sevsek de sevmesek de bu kadar kalıcı olmasının bir sebebi var.
Animeyi dönem dönem incelediğimizde Japonya'nın ruh halinde çok net bir şekilde görmeye başlıyoruz arkadaşlar.
Yani anime sadece hayal ürünü şeyler anlatmıyor.
Tam tersine o dönemde toplum ne hissediyorsa, neyi dert ediyorsa animelerde biraz onu anlatıyor.
Mesela 60'lar ve 70'lere baktığımızda bu dönem Japonya için toparlanma dönemi.
Savay sonrası yeniden ayağa kalkma, yeniden bir gelecek kurma çabası var.
O yüzden bu yılların animelerinde umut çok baskın bir tema.
Daha net iyi kötü ayrımları görüyoruz.
Kahramanlar genelde güçlü, idealist, dünyayı kurtarmaya çalışan tipler.
Teknolojiye karşı çok büyük bir merak var.
Gelecek fikri çok canlı.
Böyle uzay, robotlar, makineler bunlar hep bu dönemin ruhunu yansıtıyor.
Zaten bu dönemde anime denince akla gelen en ikonik kişilerden biri de Astro Boy.
Bir çocuk robot düşün ama mesele sadece bir robot çocuğun maceraları değil.
İnsan olmak ne demek?
Güç nasıl kullanılmalı?
Teknoloji bizi nereye götürüyor?
Bunlar çok erken yaşta sorulan sorular.
Yani dışarıdan bakınca çok masum gibi duran bir anime.
Ama aslında dönemin bütün geleceğe dair umutlarını ve korkularını taşıyor.
Sonra 80'lere geliyoruz.
Japonya için ekonomik olarak çok güçlü bir dönem bu.
Para var, teknoloji gelişiyor, şehirler büyüyor.
Ama bu büyümenin getirdiği bir huzursuzluk da var ve bu animelere çok net yansıyor.
80'lerde bilim kurgu patlıyor.
Robotlar böyle daha karanlık, gelecek daha...
Daha belirsiz. Teknoloji her şeyi çözer mi sorusu böyle daha yüksek sesle sorulmaya başlanıyor.
Bu dönemin animelerinde daha sert, daha karanlık bir atmosfer var.
Distopyalar, mega şehirler, insanın makineyle ilişkisi.
Hatta bugün bile anime deyince akla gelen birçok görsel aslında 80'lerden çıkma.
O neon ışıklar, dev şehirler, yalnız karakterler.
Hepsi bu dönemin ürünü.
90'lara geldiğimizde ise ton iyice değişiyor.
Bence anime tarihinde çok kritik.
Çünkü artık animeler sadece dış dünyayı değil insanın iç dünyasında kurcalamaya başlıyor.
Kimlik, yalnızlık, varoluş, insan olmak, travmalar bunlar çok daha açık bir şekilde anlatılıyor.
Ve burada şunu fark ediyorsunuz.
Ben bunu çocukken izlemişim ama bu hiç çocuk işi de değilmiş diyorsunuz.
90'ların animelerinde karakterler daha kırılgan.
Yani kahramanlar bile kusurlu.
Hikayeler bazen rahatsız edici, bazen kafa karıştırıcı.
Ama bir o kadar da gerçek.
Bu dönemde anime izleyen birçok insanın bugün hala bu animeleri konuşmasının sebebi de bu aslında.
Çünkü izlediğinde seni rahatlatmıyor.
Seni böyle bir düşündürüyor.
Sonrasında ne oluyor peki?
Artık 2000'lere geliyoruz arkadaşlar.
Anime artık tamamen küresel bir şey.
Sadece Japonya'ya ait değil dünyanın her yerinde izleniyor.
İnternetin yaygınlaşmasıyla birlikte animeye ulaşmak da kolaylaşıyor tabii ki.
Ve bu da türleri inanılmaz çeşitlenmesine yol açıyor.
Artık anime tek bir şey değil.
Her ruh haline, her yaşa, her ilgi alanına hitap eden bir alan.
2000'lerde okul hayatını anlatan animeler var.
Psikolojik gerilimler var.
Fantastik evren... romantik hikayeler ya da çok karanlık distopyalar var.
Ve bu dönemde anime izleyicisinin yaşı ciddi şekilde yükseliyor.
Artık animeler açık açık yetişkinlere de sesleniyor.
Hayatın anlamı, ölüm, doğa, savaş, çocukluk, büyümek hepsi çok daha katmanlı bir şekilde işleniyor.
Bir de bu dönemde animenin anlatım dili inanılmaz olgunlaşıyor arkadaşlar.
Yani görsel olarak da, hikaye olarak da çok güçlü işler çıkıyor.
Ve tam bu yıllar... Animenin sadece bir tür değil başlı başına bir sanat formu olduğunu çok net bir şekilde görmeye başlıyoruz.
Ve bu büyümeyle birlikte anime artık sadece ekranda kalan bir şey olmaktan çıkıyor.
Tabii ki yani karakterler figüre dönüşüyor, oyuncaklara dönüşüyor, koleksiyon ürünlerine dönüşüyor.
İnsanlar sevdikleri anime karakterleri için ciddi ciddi paralar harcıyor.
Kafeler açılıyor, sergiler düzenleniyor, festivaller yapılıyor.
Anime artık gündelik hayatın içine giriyor.
Bu noktada şunu söylemek çok önemli.
Anime bu kadar büyürken içini boşaltarak büyümüyor arkadaşlar.
Yani sadece daha çok satılsın diye basitleşmiyor.
Aksine hikayeler daha cesur, daha derin ve daha çeşitli hale geliyor.
Bu da animenin neden bu kadar uzun ömürlü olduğunu açıklıyor bence.
Şimdi buradan sonra artık 2000'lerde ortaya çıkan çok özel bir isme gelmemek mümkün değil.
Çünkü bu isim animenin dünyada algılanış şeklini tamamen değiştiren biri.
Ama ona geçmeden... önce animenin nasıl bu noktaya geldiğini görmek bence çok önemliydi.
Çünkü Miyazaki bu kadar özel yapan şey işte tam olarak bu birikimin üstüne gelmesi arkadaşlar.
Anime bu kadar büyüyüp bu kadar çeşitlenip bu kadar derinleşince bazı isimler ister istemez diğerlerinden ayrılmaya başlıyor.
Çünkü bazı insanlar sadece iyi işler üretmiyor arkadaşlar.
O alanın dilini değiştiriyorlar.
İşte 2000'lere geldiğimizde animede tam olarak böyle bir isim ortaya çıkıyor.
Hayır Miyazaki.
Şunu çok net söyleyebilirim.
Miyazaki anime izlemeyen insanların bile hayatına bir yerden dokunmuş bir isim bence.
Belki adını bilmiyorlar ama bir sahnesini, bir karakterini, bir hissini mutlaka biliyorlar.
Çünkü Miyazaki animeleri sadece izlenen şeyler değil.
İnsanın içinde bir yerlerde kalan, yıllar sonra bile hatırlanan işler.
Miyazaki'nin animelere yaklaşımı çok farklı.
O animasyonu bir kaçış alanı olarak görmüyor.
Tam tersine animasyonu hayatla yüzleşmenin bir yolu olarak görüyor.
Doğa, insan, savaş, çocukluk, büyümek, kaybetmek, umut etmek.
Bunların hepsi onun filmlerinde çok sakin ama çok güçlü bir şekilde var.
Bağırmadan anlatıyor, dramatize etmeden anlatıyor ama tam kalpten vuruyor bence.
Bir de şu çok önemli. Miyazaki filmlerinde iyi ile kötü arasındaki çizgi hiçbir zaman net değil.
Yani kötü karakterler bile bir yerden sonra anlaşılır hale geliyor.
İyiler bile kusurlu mesela.
Bu da izlerken seni sürekli düşünmeye yetiyor yani.
Kim haklı? Gerçekten doğru olan ne?
Gibi sorularla baş başa bırakıyor seni.
Ben Miyazaki'ye ayrı bir podcast bölüm yapmıştım bu arada.
Merak ediyorsanız, ilginiz varsa...
Onu da mutlaka dinlemenizi öneririm.
Şimdi ne dedim? Evet Miyazaki 2000'lerde dünya çapında büyük bir patlama yapıyor ama bu bir gecede olmuyor tabii ki.
Yıllar boyunca kurduğu bir dil, anlattığı hikayeler var ve ısrarla savunduğu bazı meseleler var.
Mesela doğayla kurduğumuz ilişki.
Onun filmlerinde doğa sadece bir arka plan değil yaşayan bir varlık.
İnsanla çatışan, insanı besleyen, insana kızan bir varlık.
Bu noktada ben onun birkaç filminden çok kısaca bahsetmeden geçmek istemiyorum izninizle.
Çünkü bu filmler sadece anime tarihi için değil sinema tarihi için de çok önemli bence.
Mesela Spirit is a Way yani inanılmaz bir film bence.
Dışarıdan bakınca fantastik bir çocuk filmi gibi.
duruyor ama aslında kimlik, kaybolma, büyüme ve ait olma üzerine çok güçlü bir hikaye.
Küçücük bir çocuğun hiç tanımadığı bir dünyada ayakta kalmaya çalışmasını izliyoruz ama bu hikaye bir çocuğun değil büyümek zorunda kalan herkesin hikayesi gibi.
Ya da mesela My Neighbor Totoro.
Bambaşka bir yerden yaklaşıyor hayata.
Çok sakin, çok sade ama inanılmaz huzurlu bir film.
Çocukluk, doğa ve hayal gücü üzerine.
Böyle büyük olaylar yok, büyük çatışmalar yok.
Ama izlerken insanın böyle biraz içi yumuşuyor.
Sanki birazcık nefes alıyorsunuz.
Bir de Prenses Mononoke var.
Bu filmde ise insan ve doğa arasındaki çatışma çok sert bir şekilde karşımıza çıkıyor.
İyi kötü ayrımı yok. Herkes kendi açısından haklı.
Ve film seni taraftar.
Tutmaya zorlamadan bu çatışmayı gözünün önüne seriyor.
Miyazaki'nin filmlerinin bu kadar ödül almasının, bu kadar sevilmesinin sebebi de bence bu.
Sana ne düşüneceğini söylemiyor pek.
Yani sana bir dünya kuruyor ve o dünyanın içinde kendi duygularınla baş başa bırakıyor seni.
Ben daha fazla detayı inmeyeceğim.
Dediğim gibi Miyazaki hakkında çok daha detaylı bir bölüm yapmıştık.
Ama anime tarihini konuşurken onun adını anmadan geçmek de pek mümkün değildi.
O yüzden ufacık bir giriş yaptım kendisine.
Çünkü Miyazaki animenin...
çocuk işi algısını dünyada ciddi anlamda kıran isimlerden biri bence.
Onun sayesinde birçok insan anime ile tanıştı ve ben anime izleyebilirmişim ya dedi.
O yüzden kıymetli bir isim olduğunu düşünüyorum.
Buradan sonra artık anime tarihinin birazcık daha eğlenceli tarafına geçebiliriz bence.
Şimdi anime bu kadar büyüyünce bazı seriler var ki artık sadece anime dünyasının değil popüler kültürün bir parçası haline geliyor.
Hatta öyle ki Anime izlemeyen biri bile bu isimleri bir ara mutlaka duymuş oluyor.
Ama işin eğlenceli kısmı şu.
Bu çok bilinen animelerin arkasında genelde hiç bilinmeyen çok ilginç hikayeler var.
Mesela Dragon Ball.
İzlediniz mi bilmiyorum. Bugün dövüş sahneleriyle, güç seviyeleriyle hatırlanıyor.
Ama Dragon Ball'ın çıkış noktası aslında çok farklı.
Seri Çin Edebiyatı'ndaki klasik bir eser olan Batı'ya yolculuktan ilham alıyor.
Yani ilk zamanlarda amaç epik bir dövüş hikayesi anlatmak değil.
Macera, mizah ve dostluk üzerine daha hafif bir anlatı kurmak.
Zamanla seyircileri dövüşleri sevince seri de yavaş yavaş tabi ki bugünkü haline evriliyor.
Boş odaklı olması birazcık da izleyicinin yönlendirmesiyle oluyor diyebiliriz.
Bir diğer çok büyük seri Naruto.
Naruto'yu özel yapan şey sadece bu ninja dünyası değil.
Aslında bu seri baştan sona yalnızlık, dışlanmışlık ve kabul edilme ihtiyacı üzerine kurulu.
Naruto karakteri toplum tarafından istenmeyen, ciddiye alınmayan bir çocuk olarak başlıyor.
Ve bu yüzden Naruto'yu izleyen çok kişi...
Ben kendimi buna yakın hissediyorum diyerek bağ kuruyor.
İlginç olan detaylardan biri de şu.
Naruto'nun bazı bölümleri Japonya'da çocuklar için değil özellikle gençler için.
Çünkü anlattığı duygular çocuklardan çok ergenlik ve genç yetişkinlik dönemine hitap ediyor.
Ve tabii ki burada onun adını geçirmesem olmaz One Piece arkadaşlar.
One Piece'in bu kadar uzun sürmesi artık bir espri konusu.
Ama işin aslı şu bu kadar uzun olmasına rağmen hala bu kadar sevilmesinin çok net bir sebebi var.
One Piece özgürlük, dostluk ve hayaller üzerine kurulu bir hikaye.
Ve ilginç bir şekilde...
Geri ilerledikçe çocuklara hitap eden yapısına uzaklaşıp çok daha politik, çok daha toplumsal meselelere giriyor.
Irkçılık, sınıf ayrımı, otorite eleştirisi gibi konular bir korsan hikayesinin içinde anlatılıyor.
Ve bu da tabii ki One Piece'i basit bir macera animesi olmaktan çıkarıyor arkadaşlar.
Biraz daha farklı bir yerden girmek istiyorum şimdi konuya.
Sailor Moon mesela uzun süre boyunca kızlara yönelik sihirli kız animesi.
olarak etiketlendi ama aslında bu seri kadın karakterlerin gücünü merkeze alan en önemli animelerden biri.
Arkadaşlık, dayanışma, sevgi, fedakarlık gibi temalar çok güçlü bir şekilde işliyor.
Üstelik çıktığı dönemde kadın kahramanların ön planda olduğu bir anime işi yapmak gerçekten çok cesurca.
Buradan sonra adını geçirmem gereken bir de kim var?
Tabii ki Pokemon var.
Pokemon belki de animenin dünyaya en yayılan hali.
Oyunları, kartları, oyuncakları, filmleri.
Pokemon animenin nasıl devasa bir ticari ekosisteme dönüşebileceğinin en net örneklerinden biri bence.
Ama burada şöyle küçük bir detay var.
Pokemon'un temelinde aslında çok basit ama çok güçlü bir fikir yatıyor.
Birlikte büyümek arkadaşlar.
Pokemon'lar ve eğitmenleri birlikte gelişiyorlar, birlikte güçleniyorlar.
Bu da özellikle çocuklar için çok bağ kurulabilir bir hikaye yaratıyor.
O yüzden seviyoruz Pokemon'u.
Tatlı bence de. Şimdi bütün bu seriler şunu çok net gösteriyor farkındaysanız.
Anime hiçbir zaman...
çek bir şey anlatmadı.
Aynı dönemde hem çok karanlık hem çok masum hem çok eğlenceli hem de çok düşündürücü işler yan yana var olabildi.
Ve belki de animenin gücü tam olarak burada arkadaşlar.
Herkesin kendine ait bir anime bulabilmesinde.
Şimdi animeyle ilgili konuşurken bir noktada şunu fark ediyorsunuzdur zaten.
Bu işler sadece çok izlenmiş falan değil.
Gerçekten dünya çapında ciddiye alınmış işler.
Yani öyle hani kendi içinde seviliyor gibi bir tür Ödüllerle, rekorlarla, kırılan bariyerlerle dolu bir tarih var.
Mesela burada en ikonik örneklerden biri Spirited Away bence.
Çünkü bu film animasyon dünyasında çok büyük bir kırılma yaratıyor.
2003 yılında Oscar alıyor arkadaşlar ve bu ödülü alan ilk Japon animasyonu oluyor.
Ama asıl önemli olan şu, bu ödül en iyi yabancı film gibi bir kategoriden gelmiyor.
Direkt en iyi animasyon film ödülü.
Yani anime ayrı bir şey denmeden animasyon sinemasının tam merkezine koyuluyor.
Bu anime algısı için inanılmaz önemli bir an bence.
Ve bu noktadan sonra batı dünyasında...
animeye bakış ciddi şekilde değişmeye başlıyor.
Yani artık bu ya çocuk işi diyenlerin sesi birazcık kısılıyor.
Çünkü ortada ödül alan, eleştirmenlerin çok övdüğü sinema tarihine giren bir iş var neticede.
Bir diğer ilginç rekor hatta daha popüler taraftan geliyor.
One Piece dünya çapında en uzun süredir devam eden ve en çok satan manga serilerinden biri.
Hatta yine dünya rekorlarına giriyor arkadaşlar.
Tek bir yazar tarafından yazılıp çizilen, en çok satan seri olma dekoru bu.
Ve işin ilginç yanı bu kadar uzun sürmesine rağmen gerçekten çok uzun sürdü.
Hala büyük bir ilgiyle takip ediliyor.
İnanılmaz gerçekten. Bu da animenin ve mangaların ne kadar güçlü bir bağ kurabildiğini gösteriyor bence.
Bir başka çok net örnek Pokemon.
Tabii ki. Pokemon sadece bir anime değil.
Oyun, kart, oyuncak, film derken dünyanın en büyük medya markalarından biri haline geldi.
Yani sadece anime dünyasında değil genel olarak eğlence sektöründe de zirveye oynuyor bence.
Yani Pokemon'un kırdığı rekorlar o kadar fazla ki bazen anime konuştuğumuzu unutup bu artık ayrı bir evren diyoruz.
Bir de şu çok ilginç.
Japonya'da anime filmleri bazı dönemlerde canlı aksiyon filmlerden çok daha fazla gişe yapabiliyor ilginç bir şekilde.
Yani anime sinema salonlarında ikinci planda duran bir şey asla değil.
Tam tersine bazen sezonun en çok izlenen işi bir anime olabiliyor.
Bu da animenin Japonya'daki yerini çok net gösteriyor.
Uluslararası festivallerde de anime olan ilki yıllar içinde inanılmaz arttı.
Berlin ya da Cannes gibi festivallerde animasyon seçkilerine anime filmleri...
giriyor. Özel gösterimler yapılıyor.
Yani anime artık sadece fan işi olarak görünmüyor.
Sanat, sinema ve kültür dünyasının bir parçası olarak ele alınıyor.
Bütün bu ödüller ve rekorlar aslında tek bir şey söylüyor bence.
Anime zamanında çok küçümsenen bir alan olsa da bugün hem ticari hem de sanatsal olarak dünyanın en güçlü anlatı biçimlerinden biri haline gelmiş durumda.
Ve bu başarı bir anda gelmiyor fark ettiyseniz.
Yıllarda süren bir emek, ısrar ve anlatma isteğinin sonucu bu.
Şimdi burada biraz da işin böyle bunu duyunca insanın yüzünde küçük bir gülümseme oluşan tarafına gelelim.
Bölümde sonuna yaklaşıyorken.
Çünkü anime tarihi sadece büyük başarılar ve ciddi meselelerden ibaret değil.
Çok tatlı ve şaşırtıcı detaylardan da oluşuyor.
Mesela Japonya...
Ya da anime karakterleri bazen gerçek dünyada resmi işlerde bile kullanılıyor arkadaşlar.
Yani belediyelerin, tren atlarının hatta trafik güvenliği kampanyalarının maskotu olan anime karakterleri var.
Yani anime orada sadece eğlence değil gündelik hayatında bir parçası.
Bir duyuru yapılacaksa, bir bilgilendirmek gerekiyorsa bunu anime karakterleriyle anlatmak kimseye garip de gelmiyor.
Bir başka ilginç bilgi bu animelerin...
Giriş ve kapanış müzikleri Japonya'da başlı başına bir kültür.
Bir animenin müziği o kadar çok seviliyor ki şarkılar müzik listelerine giriyor, konserlerde söyleniyor yani yıllar sonra bile hatırlanıyor.
Hatta bazı animeler müzikleri sayesinde hiç izlemeyen insanların bile hayatına giriyor.
Ben bu şarkıyı biliyorum ama animesini hiç izlemedim diyen insanların sayısı hiç az değil.
Bir de anime izleme alışkanlığı ile ilgili çok güzel bir detay var.
Japonya'da birçok insan animeyi çocukken izleyip bırakmıyor.
Hayatının farklı dönemlerinde farklı türlerde anime izlemeye devam ediyorlar.
Yani anime orada yaşla birlikte bırakılan bir şey değil.
Yaşla birlikte şekil değiştiren bir şey.
Çocukken macera, gençken kimlik arayışı, yetişkinken daha sakin, daha felsefi işler.
Ben şunu da çok seviyorum.
Bazı animeler yayınlandıkları dönemde neredeyse hiç ilgi görmüyorlar.
Ama yıllar sonra kült haline geliyorlar.
İlk çıktığında böyle birazcık fazla garip bulunan işler zaman geçtikçe gerçekten çok değer kazanıyor.
Ve insanlar dönüp diyor ki biz bunu...
O zaman anlamamıştık bunu.
Kıymetini bilememiştik diyorlar.
Bu da animenin zamana karşı dayanıklılığını çok güzel anlatıyor bence.
Bir başka enteresan detay da şu.
Anime çizimlerinde tekrar eden bazı görsel alışkanlıklar var.
Ama bunlar tesadüf değil arkadaşlar.
Mesela tren sahneleri.
Mesela yağmur altında böyle durup bir düşünmeler.
Ya da mesela sessiz yürüyüş anları.
Bunların hepsi Japon kültüründe böyle durup bir düşünme, içe dönme anlarını temsil ediyor.
Yani animede gördüğümüz birçok sahne aslında kültürel bir karşılığa sahip.
Ve belki de en hoş detaylardan biri de şu.
Anime dünyasında hayranlık genel çok üretken bir şeye dönüşüyor.
Yani fan çizimleri, fan hikayeleri, cosplayler.
İnsanlar izledikleri şeyle yetinmeyip onun etrafında çok yeni şeyler üretmeye başlıyor.
Bu da animenin izleyiciyi pasif bırakmayan bir alan olduğunu gösteriyor.
Ki çok tatlı bence. Çok enteresan festivaller vesaire oluyor.
Bütün bunları düşündüğümüzde animeyi böyle tek bir kelimeyle tanımlamak bence çok zor.
Anime bazen bir çocukluk anısı olabiliyor.
Bazen bir kaçış alanı oluyor.
Bazen de insana kendine sorduğu çok zor soruların eşlikçisi oluyor.
Ve bence animenin bu kadar kalıcı olmasının en büyük sebebi de bu.
Herkesin hayatında çok farklı bir yere denk gelmesi.
Aynı animeyi izleyip bambaşka şeyler hissedebilmemiz.
Birinin beni çok mutlu etti dediği şey bir başkasının beni çok düşündürdü demesi.
Mesela anime tarihi aslında bize şunu söylüyor.
Hikaye anlatma biçimleri değişebilir ama anlatma ihtiyacı hiç değişmiyor.
İnsan ne yaşarsa yaşasın bir şekilde anlatmak istiyor.
Anime de bunun en güçlü yollarından biri haline gelmiş durumda.
Eğer anime izlemiyorsanız bile...
Bugün konuştuğumuz şeylerin bir kısmı size tanıdık geldiyse bu bile animenin ne kadar yaygın ve eskili olduğunu gösteriyor bence.
İzliyorsanız da tabii ki belki bir sonraki izlediğiniz anime de bu sadece bir çizgi film değil diye biraz daha farklı bir gözle bakarsınız.
Benim için bu bölüm animeyi sevdirmekten çok animeyi anlamaya çalışmakla ilgiliydi.
Umarım ki dinlerken siz de çok keyif almışsınızdır.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Ben de dinledim buradaydım Zeynep de.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
