
Zihnine Yer Aç: Dolu Fincan Sendromu “İş Hayatında İyileşiyorum” Serisi
22 Ekim 2025 · 15 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Klinik Psikolog Merve Tokgöz ve Uzman Eğitimci Elif Vardar Solak, bu bölümde iş hayatında fark etmeden içine düştüğümüz “Dolu Fincan Sendromu”nu masaya yatırıyor.
Hayatımızda bazen öyle dolu oluruz ki, yeni bir şey öğrenmeye, farklı bir bakış açısına yer kalmaz. Peki, gerçekten gelişmek için önce zihnimizde yer açmamız gerekmez mi?
Bu bölümde; iş yerinde her şeyi bilme, sürekli kontrol etme ve boşluk bırakmama eğilimimizin kökenlerini, bunun bizi nasıl tükettiğini ve zihinsel alan açmanın gücünü konuşuyoruz. Kabul ve Adanmışlık Terapisi’nden esintilerle, “bilmiyorum” diyebilmenin neden en güçlü başlangıç olduğunu keşfediyoruz.
Ayrıca aktif dinlemenin (ya da bizim tabirimizle derin dinlemenin) kariyerinizde nasıl bir oyun değiştirici olabileceğini öğrenmek için pratik teknikler paylaşıyoruz.
Hazırsanız, fincanınızı biraz boşaltın ve kulak verin. Çünkü iş hayatında kendini iyileştirmek bazen sessiz kalmakla, bazen de gerçekten dinlemekle başlar.
Görüşmelerinizi %15 indirimle planlamak için IYILES15 kodunu kullanabilirsiniz.
---
Uzm. Klinik Psikolog Merve Tokgöz’den seans almak için tıklayın.
Uzm. Klinik Psikolog Merve Tokgöz Instagram:@psikolog.mervetokgoz
---
Eğitimci Danışman Elif Vardar Solak Linkedln: Elif Vardar Solak
---
Happ Health Instagram: @happ.health
Youtube: @happ.health
Reklam ve İş birlikleri için: happdestek@gmail.com
--
Bu bölüm “Happ” hakkında reklam içerir.
Transkript
HepAlt Kendini İyileştir'i sunar.
HepAlt dijital sağlık uygulaması, Sağlık Bakanlığı tescilli bir platformdur.
Psikolojik danışmanlıktan beslenme desteğine ve daha birçok sağlık hizmetine evinizin konforunda ulaşabilirsiniz.
Herkese merhaba, ben Merve.
Ben Elif. Birlikte İş Hayatında İyileşiyoruz serimizin ikinci bölümüne hoş geldiniz.
Hoş bulduk. Bu seride iş hayatının yoğun temposunda kendimize nasıl iyi gelebileceğimizi, Zihnimizi ve ruhumuzu nasıl besleyebileceğimizi konuşuyoruz.
Biliyorsunuz ilk bölümümüz yayınlandı.
Çünkü hepimiz biliyoruz ki iş hayatı sadece iş değil, aynı zamanda hayatımızın çok büyük bir bölümünü kapsayan bir yer.
Ve biz burada bu parçayı daha sağlıklı, daha keyifli ve daha anlamlı hale getirmenin yollarını arıyoruz.
Gerçekten de geçen bölümde yöneticimizi ve ilişkileri nasıl yönetebileceğimizi konuştuk.
Ama ilişkileri gerçekten dönüştüren şey nedir hiç düşündük mü?
Benim gözlemlerim şöyle.
İş yerinde çoğu çatışmanın kökünde zaten biliyorum hissi var.
Bu doluluk psikolojik açıdan bir kapanma yaratıyor.
Ve bilişsel kapanma, ön yargılar, öğrenmeyi kilitliyor.
Bunu biliyoruz. Peki bu kilidi nasıl açarız?
Bugün dolu fincan sendromu ile bu kilidi açmanın yollarını konuşalım istiyoruz.
Hayatımızda bazen fincanlarımız öyle doludur ki yeni bir şey öğrenmeye, farklı bir bakış açısı kazanmaya gerçekten yer bırakmayız.
Yer kalmaz. İşte bu noktada dolu fincan sendromu karşımıza çıkar.
Farkında olsak da olmasak da böyle bir sendromu yaşarız.
Fincanımızı boşaltırsak geleceğimizi doldurabiliriz.
Bu bölümde iş hayatında sürekli kontrol etme, her şeyi bilme ve hiç boşluk bırakmama eğilimini masaya yatıralım istedik.
Peki gerçekten gelişmek için...
Önce boşaltmak gerekmez mi diye sormak istiyorum.
Kesinlikle Elif Hocam.
Psikolojide biz buna bilişsel katılık diyoruz.
Hep aynı şekilde düşünmek, hep aynı cevabı vermek, kontrol etme çabası.
Aslında bunlar bizi çok yoruyor, farkında değiliz.
Bilmediğimizi kabul etmek müthiş bir konfor ve gelişim alanı bence.
Yani bazen bilmiyorum diyebilmek zihnimize yer açmanın ilk adımı diyebilir miyim?
Diyebiliriz yani ben katılıyorum.
Şöyle de eklemek istiyorum. Kariyerimizde ilerlerken yöneticimizle, ekibimizle, kendi iç sesimizle bu sendromu yaşıyor olabiliriz.
Bu çok normal. Biz bu sohbetimizde aslında öğrenmeye açık kalmanın, esnek olmanın ve zihinsel alan yaratmanın nasıl bir güç olduğunu da konuşalım istiyoruz.
Hazırsak aslında biraz fincanları boşaltalım istiyoruz.
Kulaklarımızı açalım. Bizimle birlikte herkesi düşünmeye davet ediyoruz.
Çünkü iş hayatında kendini iyileştirmek bazen...
Bilmiyorum diyebilmekle başlar.
Kendini iyileştir, işini dönüştür diyoruz.
Hazırsak hikayeye geçiyorum.
Lütfen. Dolu fincan hikayesi.
Bir zamanlar Japonya'da eski bir tapınakta bir bilge yaşardı.
Bilge bir gün tapınağın kapısının sabırsız bir şekilde vurulduğunu duyar.
Kapıyı açar ve genç bir ziyaretçiyle karşılaşır.
Ziyaretçi, büyük ustalar ve bilginlerle çalıştım.
Kendimi zen felsefesini tamamlamış addediyorum.
Gene de eğer bilmem gereken bir şey varsa onu bilgime katabilir misiniz diye geldim size der.
Çok güzel gelin birlikte çay içelim ve öğrendiklerinizi konuşalım der yaşlı Bilge.
İkisi karşılıklı otururlar ve yaşlı Bilge çay hazırlamaya başlar.
Genç bildiklerini anlatmaya devam eder.
Sürekli anlatmaktadır.
Bilge çay hazır olunca misafirinin bardağına dikkatle çayı koymaya başlar.
Bardak dolduktan sonra da çayı dökmeye devam eder.
Ve çay misafirinin avuçlarına kucağına doğru taşar.
Üzerine çay dökülen ve şaşıran öğrenci ayağı fırlayıp paltosunu silkelerken hiddetle ''Ne biçim bilgesin sen?
Bir fincanın dolduğunu bile anlayamayan budalının tekisin.'' diye bağırır.
Yaşlı bilge sakin bir şekilde cevap verir.
''Aklın oğlum bu fincan gibi yeni bir bilge edinemeyecek kadar dolu.
Bana geleceksen aklın boş bir bardak gibi olsun.
Ancak o zaman bir şeyler öğrenebilirsin.'' Git ve zihnini boşalt.
Bana boş bir fincan gibi zihinle gelene kadar sana öğretecek hiçbir şeyim yok der.
Evet. Hikaye size ne düşündürdü diye sormak isterim.
Kimseyi düşündürdü mü? Sizce ziyaretçi geri dönecek mi?
Bence herkes kendi cevabını biraz düşünsün değil mi?
Düşünsün. Bu çok katmanlı bir hikaye.
Aslında bunu da hemen burada küçük bir dipnot olarak verelim isterim Merve'ciğim.
Dünyada liderlik eğitimlerinde en çok kullanılan, en popüler hikaye.
Katmanları var. Farklı şekillerde incelemek mümkün.
Biz soruların cevaplarını şimdilik dinleyicilerimize bakalım ve kendi analizimizle ve stratejilerimizle devam edelim bakalım.
Evet. Eğer fincanımız zaten doluysa yani zihnimiz gereksiz bir sürü kaotik bilgiyle doluysa sanırım karşı tarafın söylediğini de gerçekten duyamıyoruz.
Yoksa yalnızca kendi bildiklerimizi onaylamak için mi dinliyoruz?
Emin değilim. İşte tam bu noktada Elif Hocam aktif dinleme dediğimiz kavram devreye giriyor.
Biz ikimiz bunu çok seviyoruz sizinle.
Çoğumuz dinliyor gibi yapıyoruz ama aslında zihnimiz çoktan kendi cevabını hazırlıyor.
Kendi cevabımızı aktarmak için dinliyoruz.
Oysa aktif dinleme karşımızdakinin sözünü kesmeden, yargılamadan, kendi filtremizi dayatmadan gerçekten orada kalabilmek, ona eşlik edebilmek basit görünüyor.
Ama iş dünyasının belki de en zor becerilerinden biri...
Çünkü dinleme sırasında beynimizde sadece işitsel korteks değil, aynı nöron sistemleri devreye giriyor.
Yani karşımızdakini gerçekten dinlediğimizde onun duygu durumunu beynimizde yansıtıyoruz.
Bu empatiyi biyolojik olarak mümkün kılıyor.
Ancak zihnimiz kendi cevabını planlamakla meşgu ise, yani çok sık yaptığımız şey bu, bu sistem devre dışı kalıyor.
Bırakın onunla empati kurmayı ne dediğini anlamak bile bizim için çok zorlaşıyor.
Bu yüzden aktif dinleme aslında beynin empati devresini açık tutmak demek.
Dinleyicilerimize günlük hayatta aktif dinleme için kullanabilecekleri bazı pratik önerilerden bahsetmek istiyorum.
Bu öneriler aslında çok da faydalı olacaktır.
Çünkü biraz önce bahsettiğin gibi herkes aktif konuşma modunda.
Herkes konuşuyor.
Kimsenin dinlemekle alakası olamıyor.
Ve sen empatiden bahsettin Merveciğim.
Empati gerçekten geliştirilmesi zaman alanda bir beceri.
Biz burada konuşma ve dinleme dengesinin önemini vurguladığımız ve belli stratejileri verdiğimiz için dinleyicilerimizin sadece aktif dinlemeyle değil empatiyle de ilgili beceri geliştireceğine inanıyorum.
Ve bu karşı taraftan çok hissediliyor değil mi hocam?
Empatik bir dinleme, o mimiklerimizin hareketleri, işte bazen başımızı hafifçe sallamak aslında karşı tarafın bize olan yakınlık hissiyatını da besliyor.
İletişimin ilk adımı.
Evet. Şimdi o zaman bazı günlük pratik tekniklerden bahsedeyim.
Sessiz yankı tekniği dediğimiz bir şey var.
Bu arada bu tekniklerin hepsi nöropsikolojik teknikler, bilimsel teknikler.
Dinlerken karşımızdaki kişinin son 2-3 kelimesini zihnimizde tekrarlarsak bu bizim dikkatimizin dağılmasını engelliyor ve beynimizin çalışma belleğini konuşmaya
kitliyor. Bu çok güzel bir dikkat tekniği.
Diğer bir tekniğimiz nötr bakış açısı.
Beynin tehdit algıladığında amigdala dediğimiz bölümü devreye giriyor ve biz savunmaya geçiyoruz.
Farkındalıkla şunu yapmamız gerekiyor birini dinlerken.
Sadece dinliyorum, yanıtlamak zorunda değilim.
Çünkü biz konuşma sırasında sürekli vereceğimiz yanıtı düşünürken aslında amigdalayı yani beynin korku merkezini uyarıyoruz.
İyi yanıt vermeliyim.
İşte burada imaj kaygıları devreye giriyor.
Tatmin edici yanıtlar vermeliyim.
Ama aslında bütün bilgelere bakın.
Onların en çok yaptığı şey sessiz kalabilmektir.
Asıl o zaman gerçekten bir dinleyici haline geçmeye başlar.
Daha saygın bir yere geçmeye başlar.
Bizim bilge de genel itibariyle hiç konuşmadı.
Hikayede aslında oraya referans verebiliriz.
Sadece konuşmakla meşgul olan genç ziyaretçiydi.
Burada buraya da bir gönderme yapabilmiş oluyoruz.
Zihnimizden bahsettin.
Zihin benim çok...
Gerçekten bir ilgi alanım ve çalışma alanım, oyun alanım.
Orada tekrar altını çizmek istiyorum.
İşte bu ego dedin, cevap vermek istiyoruz, cevabımızı hazırlamak istiyoruz dedin.
Bunların hepsi zihnimizin oyunları.
Çünkü zihnimiz bizi her zaman mükemmele götürmek ister.
Zihnimiz her zaman en ufak bir problem olduğunda bir çözüm üretmek ister.
O yüzden biz empati değil, aktif olmayı, davranmayı, tabiri caizse eteğimizdeki taşları dökmeyi, hep kendimizi ifade etmeyi, kendimizi önceliklendirmeyi seçmiş oluyoruz.
diye küçük bir parantez yapmış olalım.
O zaman zihnimize yanıt verme zorunluluğunu ortadan kaldıracak bir cümle söylemeliyiz.
Sadece dinliyorum demeliyiz.
Ve amigdala görevi bırakıp rahatlama moduna geçiyor.
O zaman çok daha güzel cevaplar verebiliyoruz zaten.
Bir diğer stratejimiz mikro duygu takibi.
Ben bunu çok seviyorum.
Zaten empatinin de kurallarından biri.
Karşımızdaki kişinin yüzündeki bir saniyeden kısa süren ifadeleri fark etmeye çalışmak.
Ve bu tekniğin arasında bir teknik daha vereyim.
Ondaki ifadeyi kopya etmek.
Onun bize aşinalık ve yakınlık kurmasına bir zemin hazırlıyor.
Bu dinlemeyi sadece kulağınızla değil beyninizin sosyal algı ağlarıyla yapmanızı sağlayan bir teknik.
Diğer bir tekniğimiz nötr bekleme 3 saniye kuralı.
Benim en çok zorlandığım kural.
Meslek hayatımda sessiz kalmak üzerine en çok çalıştığım bir şey.
Bir de yavaş konuşmak.
Ben çok tezcanlı bir tipim çünkü.
Hem hızlı konuşurum hem beklemek benim için çok zordur.
Bu kuralı ben yaptıysam herkes yapar hocam.
Süper ben de tezcanlıyım.
Biz yapıyorsak herkes yapabilir.
Yapmaya davet ediyoruz. Peki nasıl yaptım ben bunu?
Şimdi karşımızdakinin sözü bittiğinde hemen cevap vermeyeceğiz.
Bunun alıştırmasını yapacağız.
Üç saniye susacağız.
Bu hem bilgiyi beynimizin işlemesine zaman tanıyacak hem de karşı tarafa ne hissi veriyor biliyor musunuz?
Seni gerçekten dinledim ve bunun üzerine düşünüyorum.
İnanılmaz değerli hissettiriyor.
Kesinlikle öyle. Bunu bence yakınlarımızla yapmalıyız.
Yakınınız, işte anneniz, babanız, arkadaşınız, yakın olduğunuz biri bu tekniği onunla paylaşın ve bir gün boyunca pratik yapın.
Bir şey konuşun ve 3 saniye bekleyin cümle bittiğinde.
Bence çok güzel oluyor. Görevleri aralara da serpiştirmeye başladı.
Kesinlikle. Son tekniğimiz, benim vereceğimiz son teknik, zihinsel ayna stratejisi.
Karşınızdaki konuşurken kendi içinizde şu an onun duygusu ne diye sorma pratiği yapın.
Bu minik içsel soru dikkati tekrar tekrar konuşmaya çeker ve sizin kaybolmanızı önler.
Aslında burada hemen bir önceki bölüme de gönderme yapmak istiyorum.
Yöneticimi yönetirken de biz bundan bahsetmiştik.
Bu konunun sizin için çok önemli olduğunu hissediyorum, anlıyorum dediğimizde yöneticimizle bağ kuracağımızı hatırlatmıştık.
Evet, kesinlikle. Bu stratejiler harika.
Ben de hatırlatmak isterim ki özellikle değişimle karşılaştığımızda ön yargı ve kesinlik ihtiyacımız artıyor.
Böylece fark etmesek de bir bilişsel kapanma yaşıyoruz.
Sohbetimizin başında da bahsettiğimiz gibi.
Ben de bu kapanmayı önlemek için böyle üç mikro adım önermek istiyorum.
Ben de bu üçlemeleri çok seviyorum.
Evet, kendimin farkındayım.
Birincisi dur, dinle, aynala.
Bu aslında zen felsefesinde de var.
Bizim bahsettiğimiz hikayenin içindeki bir kod da bu.
Dur, dinle ve aynala.
Bahsettiğimiz aynalamak, uyumlanmak.
Duyduğum şu, doğru mu anladım şeklinde.
Aslında biraz önce bahsettiğimiz stratejiyle üst üste geliyor.
İkincisi 90 saniye dinleme.
Cevap hazırlamayı bırakıyoruz.
Sadece dinlemeyi seçiyoruz.
Üçüncüsü de yargı testi.
Ben bunu çok seviyorum. Bu da gerçekten pratik edebileceğimiz bir strateji.
Bir toplantıya girmeden önce kişilerle ilgili, yöneticiyle ilgili veya eşimiz, dostumuz, ahbabımızla ilgili bir görüşmeye gittiğimizde bizim ön yargılarımız var.
Bunu pratik etmek istiyorsak iş hayatından bahsettiğimiz için toplantı öncesi.
Bir yargıyı yazalım. Sonra yanına da ters bir kanıt ekleyelim.
Bakalım. kendimizi şaşırtabilecek kanıtları bulabiliyor muyuz?
Tabii bu konuştuklarımızı beğenmek, paylaşmak, not etmek çok güzel.
Ama en güzeli uygulamak ve hayata geçirmek diyoruz.
Hatırlarsanız becerilerimizi geliştirmek için 10-20-30 kuralıyla tekrarlamaktan bahsetmiştik.
Bunun altyapısını da söylemiştik.
Tamamen nörolojik çalışmaların üzerine inşa edilmiş.
İlk 24 saat içinde bu stratejilerle ilgili 10 dakika tekrar yapma düşünme, ilk hafta 20 dakika.
İlk ay içinde de 30 dakika tekrar yaparsak bu stratejileri aslında hayatımızın bir parçası haline getirip otomatikleşebiliyoruz.
Bir daha da unutmuyoruz.
E böylece ben bir ilk 24 saat ödevimizi verelim diyorum.
Evet, güzel oldu. Verelim değil mi?
Tamam. Bugün bir konuşmada cevabı değil, niyeti dinleyin diyorum.
Fincanınızı 10 dakikalığına boşaltın ve yargı testini deneyin.
Ödevimiz bu. Toplantı öncesi bir yargıyı yazıyoruz.
Sonra yanına ters kanıt bulup ekliyoruz.
Dolu fincanımız çay almaz, kapalı zihin öğrenmez diyorum.
Çok güzel bir kapanış oldu.
Elif Hocam bugün iş hayatında çoğu zaman fark etmeden içine düştüğümüz dolu fincan sendromunu konuştuk.
Zihnimiz doluyken yeni fikirlere, farklı bakış açılarına hatta kendimize bile yer kalmıyor diye düşünüyorum.
Zihnimizi boşaltmak ve özgürleşmek için cevap verme baskısından kendimizi kurtarmakla başlayalım.
Sessizliğe tahammül gücümüzü artırmakla başlayalım.
Ve dinlemek sadece kulağımızda değil, zihnimizle ve kalbimizle yaptığımızda gerçek anlam buluyor.
Aslında aktif dinleme yani derin dinleme karşımızdakini olduğu gibi kabul etmenin, kendimizi dönüştürmenin en basit ama en güçlü yollarından biri.
Buna katılıyorum. Bir tane de ekleme yapmak istiyorum.
Bu sakinleşmek, bir şeyleri cevap yetiştirmeye çalışmamak.
Aslında bir parça kendimizi öğrenmeye de açmakla ilgili.
Öğrenmeyi hiçbir zaman bırakmamalıyız.
Isaac Asimov'un bir sözü var.
Diyor ki öğrenmeyi bıraktığımız gün çürümeye başladığımız gündür.
Aslında bir parça sessizleşip birazcık daha öğrenmeye kendimizi açarsak hiç çürümeyip daha çok çiçek açmaya başlayacağımızı fark etmemiz lazım.
O zaman bir sonraki toplantınızda ya da iş arkadaşlarınızla konuşurken fincanınızı biraz boşaltın diyelim.
Yanıt hazırlamadan, yargılamadan sadece dinleyin ve göreceksiniz iş hayatında iyileşmenin ilk adımı zaten orada başlıyor.
Teşekkür ederim Elif Hocam.
Ben teşekkür ederim Merve'ciğim.
Görüşürüz. Görüşmek üzere.
İncanlarımızı yarı dolu, yarı boş bırakalım.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
