
Bu bölümde Klinik Psikolog Merve Tokgöz takıntının görünen yüzünü değil, arkasındaki kaçışı konuşuyor. Birine takılı kalırsın.
Bir mesaja, bir ihtimale, bir hataya, bir konuşmaya…
Ama asıl soru şudur:
O düşünce olmazsa, hayatımdaki o boşlukta ne var? Yaşamak yerine düşünürsün.
Harekete geçmek yerine analiz edersin. Karar vermek yerine senaryo yazarsın.
Ve en kritik soru şu: Ben şu an neyi yaşamamak için bunu düşünüyorum?
İyileşme düşünceyi susturmakla değil, hayata küçük bir adım atmakla başlar.
Çünkü yaşayan bir zihin, aynı şeyi saatlerce döndürmez.
Yön bulur.
---
Happ Health'i telefonuna indirmek için tıkla!
---
Uzm. Klinik Psikolog Merve Tokgöz’den seans almak için tıklayın.
Uzm. Klinik Psikolog Merve Tokgöz Instagram:@psikolog.mervetokgoz
---
Happ Health Instagram: @happ.health
Youtube: @happ.health
Reklam ve İş birlikleri için: happdestek@gmail.com
--
Bu bölüm “Happ” hakkında reklam içerir.
Transkript
HepAlt, Kendini İyileştir'i sunar.
HepAlt, dijital sağlık uygulaması, Sağlık Bakanlığı tescilli bir platformdur.
Psikolojik danışmanlıktan beslenme desteğine ve daha birçok sağlık hizmetine evinizin konforunda ulaşabilirsiniz.
Herkese merhaba, ben Merve.
Yaklaşık 12 yıldır insanların kendilerini iyileştirmelerine yardım ediyorum.
Bu podcast kanalımda da Kendini İyileştir'mek isteyen insanlara terapi odasında verdiğim önerileri paylaşacağım.
Takıntılı değilsin, hayatından kaçıyorsun.
Bunu söylediğimde çoğu insanın içinde otomatik bir savunma açılıyor.
Biliyorum, şöyle diyor.
Hayır benim zihnim çok çalışıyor, ben çok hızlı düşünüyorum, detaycıyım, kafama takıyorum.
Çünkü takıntı kelimesi kulağa sanki zayıflık gibi geliyor.
Sanki kontrolsüzlük, dengesizlik gibi.
Ama terapide yıllardır gördüğüm şey şu.
Zihin çoğu zaman fazla düşünür için değil.
asıl düşünmek istemediği şeyin etrafında dönmeyi tercih ettiği için takılıyor.
Yani takıntı çoğu zaman merkez değil, merkezden bir kaçıştır aslında.
Ve bunu duyduğunda rahatsız olman çok normal.
Çünkü bu cümle insana şunu söylüyor.
Asıl mesele dışarıda değil, galiba içeride.
Asıl mesele o kişi değil.
O kişinin asıl mesele o takıntı değil.
O takıntının sende açtığı boşluk.
Asıl mesele o sana gelmeyen mesaj değil, söylenen söz değil.
O mesaj gelmediğinde yüzleşmek zorunda kaldığın hayat ya da o takıntını düşünmediğinde seni bekleyen o boşluk.
Ama terapilerimde yıllardır gördüğüm bir şey var.
Zihin asıl düşünmek istemediği şeyin etrafında dönüp durur.
Takıntılar çoğu zaman kendi hayatından memnun olmadığının sessiz bir itirafıdır.
Çünkü bir insan iç dünyasında taşımak istemediği bir gerçek olduğunda dış dünyada bir odak nesnesi seçer.
Birine takılır, bir cümleye takılır, bir davranışa takılır ya da bir ihtimale takılır.
Aslında zihin şunu yapıyordur, oraya bakma, bak şurayla uğraş.
Bu sadece bir kaçış değil, aynı zamanda bir savunmadır.
Çünkü insanın psikolojik sistemi hazır olmadığı gerçekle yüzleşmez.
Onu dolaylı yoldan tekrar tekrar yaşar.
Doğrudan bakmak gerçekten çok büyük cesaret ister ama dolaylı yaşamak güven verir.
Dolayısıyla takıntı beynin sana kurduğu bir tuzaktır ama aynı zamanda kendince de bir koruma planıdır.
Seni hazır olmadığın gerçekle yüzleştirmeden oyalamak.
Mesela bir insan sürekli eski partnerini düşünür, dışarıdan bakıldığında takıntılı görünür değil mi?
Ama derine indiğinde çoğu zaman mesele onu unutamaması değildir.
Mesele... Onsuz hayatında ne olduğunu bilmemesidir.
Yalnız kalmaktan korkmasıdır.
Tekrar bağ kurabilecek mi endişesidir.
Kendinin kim olduğu ile alakalı endişeleridir.
Bu sorular insanın içini açar.
Çünkü cevaplar bir değişim gerektirir.
Zihin bu sorularla oturmak yerine ilişkinin detaylarına döndürür.
Niye böyle söyledi?
Niye beni bıraktı? Ne zaman geri döner?
Peki beni seviyor muydu?
Yoksa bunların hepsi bir yalan mıydı?
Bu sorular güvenlidir, cevabı olmasa bile seni meşgul eder.
Ve zihin bu meşguliyeti sevdiği için asıl soruna bakmaya zaman kalmaz.
Takıntıyı bir tür uyuşturucu gibi düşünebilirsin.
Zihne kısa süreli bir meşguliyet anestezisi sağlar.
Acının köküne inmez ama acıyla aynı odada kalmanı engeller.
İyileşme şöyle başlayacak, takıntıyı durdurmaya çalıştığında değil, takıntının neyi koruduğunu sorduğunda.
Bir dahaki sefere zihnin bir şeye takıldığında kendine şu sert ama kapıyı açan soruyu sor.
Ben şu an hangi gerçekle yüzleşmemek için bunu düşünüyor olabilirim?
Bu soru zihni bir anda rahatsız eder.
Çünkü seni düşünceden gerçeğe taşır.
Ve şimdi şunu düşün.
Son zamanlarda zihinde sürekli dönen bir şey var mı?
Sık sık aklına gelen. Bir insan, bir cümle, bir mesaj, bir ihtimal ya da geçmişte bir senaryo.
Aynı sahneyi tekrar tekrar düşünmek, aynı konuşmayı zihninde yeniden yaşamak, aynı ihtimali büyütmek ve sonunda bunu düşünmeden duramıyorum demek.
Peki o düşünce gelmediğinde o boşlukta ne var?
İşte asıl kapı orası.
Çünkü takıntılı zihin aslında boş kalamaz.
Boşluk geldiğinde kaygı ortaya çıkar, yalnızlık ortaya çıkar, anlamsızlık ortaya çıkar, karar vermek zorunda kaldığın şeylerin listesi ortaya çıkar, Yani hayatla yüzleşmek ortaya
çıkar. Ve beyin çok zekidir istedim.
Bunlarla oturmak yerine beyin senin önüne bir düşünce atar.
Der ki boşver sen bunu çöz.
Zihin onunla meşgul olur ve hayat ertelenmiş olur.
Biliyor musunuz insanlar çoğu zaman sorunları çözmek için değil, belirsizlikle yaşamamak için düşünürler.
Takıntı da tam olarak budur işte biraz önce söylediğim gibi.
Sana bir kontrol hissi verir.
Mesela birini sürekli düşünmek.
O kişiyi kontrol ettiğinin bir yanılsamasını yaratır.
Bir hatayı tekrar tekrar analiz etmek galiba bunu bir daha yaşamam hissini verir, güvence verir.
Gelecek senaryoları kurmak hazırlıklıyım duygusu verir.
Ama gerçekte hiçbir şey değişmez.
Sadece hayat ertelenmiş olur.
Ve çoğu insanın fark etmediği şey şudur.
Takıntı eylem yerine düşünceyi koymak demektir.
Yaşamak yerine düşünmek, konuşmak yerinde zihinde prova yapmak.
Karar vermek yerine ihtimalleri çevirmek.
Çünkü gerçek hayat çok risklidir.
Düşünce ise çok güvenlidir.
Düşüncede her şeyi kontrol edebilirsin.
Senaryo yazarsın, düzeltme yaparsın, alternatif kurarsın.
Ama hayat canlıdır, kontrolsüzdür, bedel ister.
Bu yüzden zihin kontrol edebildiği yerde kalmayı her zaman seçer.
Terapilerimde çok sık duyduğum şeylerden bir örnek anlatayım.
Bir danışanım, Bir ilişkiyi aylarca zihninde aynı benzer şekilde döndürüyordu.
Bana niye böyle söyledi?
Aslında beni seviyor muydu?
Şu gün farklı davransaydım acaba sonunu değiştirebilir miydim?
Saatlerce bunları düşünüyordu.
Bir gün ona şunu sordum.
Bu düşünceleri senden tamamen aldığımda bunu farz et.
Ne hissediyorsun? Uzun süre sustu.
Sonra şöyle söyledi.
Boşluk. Ardından da şöyle devam ediyordu.
Hayatımda hiçbir şey yok gibi hissediyorum.
Çünkü sorun ilişki değildi.
Sorun, ilişkinin onun hayatındaki tek anlam alanı haline gelmesiydi.
Zihin onu bırakırsa hayatla tek başına kalacaktı ve hayat belirsizdi.
İşte bu yüzden takıntının altında çoğu zaman şu üç şey yatar.
Karar verememek, hareket edememek, hayatı ertelemek.
Zihin bunların yerine bir uğraş bulur ve seni aynı böyle meşgul eder.
Şimdi en kritik yere geliyoruz.
Takıntıyı çözmek için düşünceyi durduramazsın.
Çünkü sorun düşünce değil.
Sorun düşüncenin yerini doldurduğun hayat.
Bu sert gelebilir ama şunu söyleyeceğim.
Takıntılı insanlar genelde fazla düşünen insanlar değil.
Yaşamayı erteleyen insanlardır.
Konuşmak yerine düşünen, başlamak yerine planlayan, denemek yerine analiz eden.
Çünkü gerçek hayatın garantisi yoktur ama düşüncelerin onlara göre vardır.
Orada kontrol sendedir ama hayat senin planına uymaz ve bu yüzden takıntı, kontrolü elde tutmanın onlar için en kolay yoldur.
İyileşme ise şöyle başlıyor.
Takıntıyı bırakmaya çalışarak değil de hayata gerçekten katılarak ve dönerek.
Zihnin yine aynı sahneye gittiğinde, aynı konuşmayı oynattığında kendine şu soruyu sormanı istiyorum.
Ben şu an neyi yaşamamak için bunu düşünmeye çalışıyorum?
Bu soru... seni düşüncenden gerçeğe getirir.
Ardından ikinci adım, mesaj atman gerekiyorsa atarsın, araman gerekiyorsa ararsın, bitirmen gerekiyorsa bitirirsin, başlaman gerekiyorsa başlarsın.
Çünkü zihin netlik istiyor, hayatta netliği ancak harekete geçtiğinde veriyor.
Takıntı hareketsizlikle büyüyor ve çoğu zaman fark edersin ki yaptığın anda düşündüğün kadar korkutucu olmaz.
Çünkü korku genellikle Eylemin içinde değil, eylemin öncesi senaryoda barınabilir.
En zor kısım da şudur, o boşluk duygusu demiştik ya, onunla oturabilmek.
Takıntı gittiğinde bir süre sessizlik gelir.
O sessizlik çok rahatsız eder.
Çünkü zihin yıllardır çok meşguldür.
O sessizlikte şu sorular ortaya çıkar.
Ben ne istiyorum? Nereye gidiyorum?
Bu hayattan razı mıyım?
Ya da bu ilişkide gerçekten kalmak istiyor muyum?
Şu anki işim bana iyi geliyor mu?
İşte zihin bunlardan kaçmak için takıntı üretir.
İyileşme bu sorulara bakabildiğinde başlıyor.
Kaçmadan, düşünceye saklanmadan, hayatın sorumluluğunu aldığında.
Ve bir gün şunu fark etmeye başlıyorsun.
Artık aynı şeyleri saatlerce düşünmüyorsun.
Çünkü yaşıyorsun.
Ve yaşayan bir zihin takıntı üretmez, tam olarak yönünü bulur.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
