
Bu bölümde Klinik Psikolog Merve Tokgöz ve Onkolog Uzm. Dr. Şaban Seçmeler, ölümü hatırlayan insanların geride bıraktıkları cümleleri, keşkeleri, pişmanlıkları ve hayattan aldıkları dersleri konuşuyor.
🎙️ Gerçek hastane odalarından, terapi koltuklarından gelen içgörülerle;– Hangi keşkeler hep tekrar ediyor?– İnsanlar en çok neyi yapmadıkları için üzülüyor?– Ve henüz hayattayken, bu farkındalığı nasıl kendimize taşıyabiliriz?
Eğer siz de zaman zaman “daha dolu yaşamak” fikrini düşünüyor,ama nereden başlayacağınızı bilmiyorsanız…Bu bölüm size sadece bir şey anlatmayacak, bir şey hatırlatacak.
---
Happ’i indirmek tıklayın
Görüşmelerinizi %15 indirimle planlamak için IYILES15 kodunu kullanabilirsiniz.
---
Uzm. Klinik Psikolog Merve Tokgöz’den seans almak için tıklayın
Onkolog Uzm. Dr. Şaban Seçmeler'den seans almak için tıklayın
---
Uzm. Klinik Psikolog Merve Tokgöz instagram:@psikolog.mervetokgoz
Onkolog Uzm. Dr. Şaban Seçmeler instagram: @onkologdrsabansecmeler
---
Happ Health Instagram: @happ.health
Youtube: @happ.health
Reklam ve İş birlikleri için: happdestek@gmail.com
--
Bu bölüm “Happ” hakkında reklam içerir.
Transkript
HepAlt Kendini İyileştir'i sunar.
HepAlt dijital sağlık uygulaması, Sağlık Bakanlığı tescilli bir platformdur.
Psikolojik danışmanlıktan beslenme desteğine ve daha birçok sağlık hizmetine evinizin konforunda ulaşabilirsiniz.
Herkese merhaba, ben Merve.
Yaklaşık 11 yıldır insanların kendilerini iyileştirmelerine yardımcı oluyorum.
Bu podcast kanalında da Kendini İyileştir'mek isteyen insanlara terapi odasında verdiğim önerileri paylaşacağım.
Bugün hepimizin kaçtığı ama aslında en çok hatırlamamız gereken bir yere götüreceğiz sizi sevgili konuğumla beraber.
Ölüme hangimiz daha yakınız emin değilim ama insanlar bir hastalığa yakalandığında ölümü hatırlamaya başlıyor.
Yanımda bu konuyu derinlemesine konuşabileceğim çok özel bir konuk var.
Sevgili Doktor Şaban Seçmeler.
Kendisi bir onkolog.
Yani mesleğe gereği hayatlarının dönüm noktasında olan insanlara en yakından tanıklık eden biri.
Bugün konuşacağımız şey şu.
Ölümü hatırlayan insanlar en çok neyin pişmanlığını yaşıyor?
En çok nelere keşke deyip iç çekiyor?
Bunu konuşuyoruz. Ve belki de daha önemlisi şu.
Bu hayatı yaşarken biz neden bunları fark edemiyoruz?
Gelin bu konuları Şabun Hocam'la konuşalım.
Hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk.
Nasılsınız? Heyecanlı.
Genelde öyle oluyor değil mi bu mikrofonlar gelince?
Evet. Heyecanlıyım ama bir o kadar da mutluyum.
Yüzlercesinin çekileceğini, yıllarca devam edeceğini düşündüğüm bir podcast serisinin ilk konuklarından biri olmak benim için büyük mutluluk.
Sizin gibi mesleğinde başarılı bir insanla muhabbet ediyor olmak da yine büyük mutluluk.
Çok teşekkür ederim. Bunlar çok güzel sözler.
Ben de sizi ağırlamaktan çok mutluyum.
Çünkü ben bu kanalda gerçekten saygı duyduğum...
mesleğini yapan insanlara yer vermek istiyorum ve insanlarla sizleri bir şekilde buluşmaya aracılık yapmak istiyorum.
Hocam sorularım biraz zor.
Hazır mısınız? Zoru severiz.
Sizin o neşenizden biraz faydalanacağımızı umuyorum.
Konumuz çok dramatik.
Konumuz biraz üzücü ama sizin neşenizin insanlara yansıyacağını ve farklı bir bakış açısı kazandıracağını düşünüyorum.
Umarım faydalı bir podcast olur.
Umarım. Başlayalım mı?
Başlayalım. Hocam bir süredir sizinle çalışıyoruz.
Fark ettim ki yönlendirdiğiniz hastalar bana geldiklerinde seansın ilk 20 dakikası neredeyse sizden bahsediyorlar.
İtiraf edeyim başta bu durum biraz sinir bozucuydu benim için.
Ama biri değil iki değil her defasında aynı şeyi yaşıyoruz.
Son şunu fark ettim.
Siz onların hayatına sadece bir uzman olarak değil söyleyemediklerini hisseden biri gibi konumlanmışsınız.
Size duydukları o derin bağı sevgiyi her seferinde hissediyorum terapi odasında.
Ve hep aynı soruyu merak ediyorum.
Bunu size yüz yüze sordum.
Fakat ben bir daha sormak istiyorum.
İnsanlar neden size bu kadar bağlanıyor?
Kalplerine bu kadar dokunmanızı sağlayan şey sizce ne?
Hepsini gönderirken beni övün diye gönderdim size.
Konsepti değiştiriyorum.
Ben sana soruyorum Merve.
Peki senin bir insanı bağlanman için ve bir insanı çok sevmen için ne gerekli?
Hocam böyle konuşmamıştık.
Tamam. Kesinlikle anlaşıldığımı hissetmek.
Ne dersiniz? Bence en önemli şey paylaşmak.
İnsanlar anısını, acısını, hüznünü, sevincini, heyecanını, geçmişini, sırlarını paylaştığı insanı seviyor.
Ve ben de bazı sırlarımı onlarla paylaşıyorum.
Ve o yüzden onlar da bu samimiyeti hissediyor.
Sevgimiz karşılıklı onlarla.
Ne mutlu ki beni size anlatıyor.
Benim için büyük mutluluk.
O zaman bir sonraki soruma geçiyorum.
Benim de çok merak ettiğim bir soruyla devam edelim.
Halk arasında çok sık duyduğumuz bir ifade var.
Beni kanser ettin.
Bu cümle yoğun stres ve duygusal yüklerin bedenin nasıl etkilediğine dair güçlü bir metafor olarak yer alıyor.
Sizce bu söz abartımı yoksa bazı duygular, bastırılmış stresler gerçekten bedende hastalık olarak kendini gösteriyor mu?
Yani şöyle bir şey yok.
Oğul annesine bu kadar davranırsa şu kansere sebep olur.
Ya da eş diğer eşe.
Bu kadar süre şu kadar bir zorbalık uygularsa bu kansere sebep olur diye bir şey yok.
Ya da şu kadar yıllık stresi uğramak bu kanserin sebebidir diye bir kanıt yok.
Ama gördüğüm kadarıyla ve tecrübelerimle şunu söyleyebilirim.
Bazı hastalıkların ortaya çıkmasında stres faktörü var.
Bazı hastalıkların seyrinde tedavilerin seyrinde stres faktörü var.
Bazı yan etkilerin görünmesinde stres faktörü var.
Özellikle tabii hastalıkla ilişkisini direkt ispatlayamasak da etrafımızdaki negatif enerjinin bize iyi gelmeyen insanların hastalığın seyrine etkisinin olduğuna
inanıyorum. Bu sebeple ben buradan dinleyenlere şunu söylemek istiyorum.
Mecazi ya da değil çevrenizde sizleri kanser edecek biri varsa onları bir bir ayıklayın.
Çok güzel oldu.
Bence de evet bazı duygular zamanla hücreye kadar işliyor.
Bastırılmış öfke, ifade edilememiş kırgınlıklar, sürekli yutulan kelimeler.
Biz onları görmezden geliyoruz ama bedenimiz unutmuyor.
Psikolojide buna psikosomatik etki diyoruz.
Yani zihin ve beden bir bütün aslında.
Birinde bastırılan şey diğerinde gerçekten bir yankı buluyor.
Kronik stresin bağışıklık sistemini baskıladığı, inflamasyonu arttırdığı ve bazı hastalıkların seyrini olumsuz etkilediğini de biliyoruz.
Ama işin en acı tarafı da şu, insan kendini ifade edemediğinde bedenin onun yerini konuşmaya başlıyor.
Bizi hasta eden her zaman sadece bir virüs, bir hücrenin bozulması değil, bazen bizi en çok gören sustuklarımız oluyor diye düşünüyorum.
O yüzden şunu hep hatırlatmak isterim, duygularınız size yük değil, onlar birer sinyal.
Onları bastırmak yerine dinlemeyi, ifade etmeyi öğrenmek aslında kendimize yapabileceğimiz en şefkatli iyileşme yollarından biri sayılır mı hocam?
Aslında şöyle diyebiliriz.
İnsan neyi düşünürse onu yaşar.
Neyi hissederse onu yaşar.
O yüzden hayatımızda yaşadığımız duyguların geleceğimize ve günümüze büyük katkısı var.
Evet. O zaman üçüncü soruya geçelim mi?
Geçelim. Yoruyor muyuz sizi?
Şu an iyi gidiyoruz.
İyi gidiyoruz. Siz her gün hayatının en önemli dönemini yaşayan insanlarla berabersiniz.
Bence bu çok özel bir tanıklık.
Merak ediyorum, böyle bir dönemde insanlar size en çok neyi itiraf ediyor?
Hastalığın, tanı anının büyük bir dönüm noktası olduğunu kabul edebiliriz.
Fakat hastaların en önemli dönemi mi bundan pek emin değilim.
Genç bir anne olan hastamın bence en önemli dönemi, çocuğunun sağlıkla büyüdüğünü gördüğü dönem.
Biz tedavilerimiz ve takiplerimiz süresince hastalarımızın en önemli dönemlerini maksimum ve en güzel sağlıkla geçirmelerine uğraşıyoruz.
İtiraflara gelince hastalık için şunu söyleyebilirim.
Bir turnusol kağıdı diyebiliriz hastalık anına.
Sadece hastalık değil zor durumlara bir turnusol kağıdı diyebiliriz.
Neden? Etrafımızda gerçekten samimi insanlar var mı yok mu?
ve çevremizde bizi seviyor gibi görünen insanların gerçek bir samimiyeti var mı anlamaya yardımcı bir turnusol kağıdı.
Bir hastama örnek verebilirim.
Hastalık süresince zorlu yollardan geçmesine rağmen çok sevdim dediği nişanlısı hastalığın sonunda nişan atmayı düşündü ve ayrıldılar.
Aslında belki de bu hastalık hastam için bir şans ama geçmişe yönelik de Hayatına katmaması gereken birini kattığı için kendine itiraf olabilir.
O zaman aslında sadece hastalık değil ama hastalık döneminde yaşadığı şeyler insanlığın yine bir dönüm noktasına çıkıyor değil mi?
Aynen öyle. Birçok insan hayatı boyunca kendini bastırmış, başkalarının beklentileriyle yaşamış, hayır diyememiş, sevilmek uğruna kendi isteklerinden vazgeçmiş oluyor.
Duygularını ifade edememekten, kalplerini açamamaktan, affedememekten, kendilerini sevmeyi bir türlü başaramamaktan bahsediyorlar.
Hastalıkla karşılaşan insanlar ne kadar yaşayacağım sorusundan çok nasıl yaşadım sorusunu sormaya başlıyor.
Keşke daha cesur olsaydım.
Bu cesaret dağları delmek değil.
Sevdiğini söylemek, hakkını aramak, istemediğini hayatından çıkarmak, küçük ama gerçek adımlardan bahsediyorum.
Son dönemde insanlar itiraf ettikçe anlıyoruz ki en büyük yük hastalık değil.
Yaşanamamış bir hayatın duygusal izleri.
Bu bölümü dinliyorsanız, içinizde hala bir yerde iyileşmek isteyen biri var demektir.
Bugün belki küçük bir şey yaparsınız.
Birine seni seviyorum dersiniz.
Kendinize artık daha nazik olacağınızı söylersiniz.
Ya da sadece derin bir nefes alırsınız.
Bu da bir adımdır. Hayatın dönüm noktaları bize ertelememeyi öğretir.
Belki bugün bunu dinleyerek buradan başlarsınız.
Umarım öyle olacak.
Şunu da söylemek istiyorum.
Bazı hastalarımdan, gördüğüm şeylerden.
Birkaç tanesinden bahsetmek istiyorum.
Bazı hastalarımıza gerçekten tanıyı aldıktan sonra psikolojik olarak bir aydınlanma geliyor.
Ertelememekle ilgili birkaç hastamdan bahsedeyim sana.
Mesela bir hastamdan şu sözü duymuştum.
Sosyal medyada beni takip ederken çok hoşuna gitmiş ve şöyle demişti.
Hocam çocuğunla ne güzel zaman geçiriyorsun.
Harika şeyler yapıyorsun. Keşke zamanında ben de çocuğunla bunları yapabilseydim.
Baskılara dayanamayıp çocuğumun başını bile okşayamadım.
Keşke bu baskılara karşı koyabilseydim, duygularımla hareket edebilseydim.
Yine çok sevdiğim bir hastamı anlatayım.
Çok genç, gerçekten kardeşim gibi de sevdiğim bir hastam.
Bu hastam zamanında küçüklükten beri abisi ve babası tarafından zorbalığa uğruyor.
Hep çalıştırılıyor ve çalıştırıldığı haftalığı dahi elinden alınıyor.
Birikimleri babası tarafından, abisi tarafından elinden alınıyor.
Ve onlara karşı çıkmaya çabaladığında yine zorbalığa uğruyor.
Bir süre sonra tes ediyor.
Bazen hastalık hastalarımızla aydınlanmaya sebep oluyor.
Hastalıkla tanıştıktan sonra hastam dedi ki en önemlisi benim ve hakkını aramaya başladı.
Şunu da itiraf etti.
Keşke küçüklüğümden beri haklarımın, duygularımın, isteklerimin peşinden koşsaydım.
Gerçekten aslında hastalık bazı kişiler için şans olabiliyor.
Kendimizin etraftaki her şeyden önemli olduğunu.
Etraftakilerimizin de gerçek iyiliği için bizim iyi olmamız gerektiğini vurguluyor, bize hatırlatıyor diyebilirsin.
Paylaştığınız için çok teşekkür ederim.
Bence bu hikayeler gerçekten ilham almamız gereken hikayeler.
Bir şeyleri fark etmek için illa en zor şeylerle sınanmayı beklememize gerek yok.
Bu hikayeleri değerlendirmeliyiz diye düşünüyorum.
Diğer bir sorumuza geçersek.
Hadi geçelim. Önemli hastalıklar çoğumuza ölüm anımsatıyor hocam.
Gerçek bu olmasa bile.
Hangimiz ölüme daha yakın?
Bu tartışmalı tabii ki.
Şu an belirgin bir hastalığı olmayan bizler onlardan daha yakın olabiliriz ölüme.
Fakat tanı alan insanların aklına ölüm gelmeye başlıyor.
Bu insanların sizce hayata dair en büyük keşkeleri ne oluyor?
Hep keşke, hep keşke.
Bunu çok merak ediyoruz.
Şöyle, aslında bir öncesi var bir sonrası.
Yani hastalığın tanısını almadan önce...
Siz 10 yıl sonrasını, 5 yıl sonrasını, 20 yıl sonrasını, 50 yıl sonrasını bile planlayabiliyorsunuz.
Çocuğunuzun hayatını belki de torununuzun hayatını planlıyorsunuz.
Ama tanıyı alıyorsunuz.
Tanıyı aldıktan sonra diyor ki insan eyvah bir hafta sonra mı?
Bir ay sonra mı? Bir yıl sonra mı?
Bir de maalesef Google abi var.
Google abiyi hemen soruyorlar.
Bir cevap bulmaya çabalıyorlar.
Ama çok farklı örneklerde karşılaştığımız üzere Aslında tanı aldığı andan itibaren ölüme en yakın insan kanser hastası değil.
Bunun bir sırası yok.
Ve biz bunu bilmiyoruz.
Sadece bir tanı ile aslında toplumun belki de baskısıyla birlikte insanlar kendilerine de bir damga vuruyorlar.
Ölüme en yakın insan benim diye.
Bu noktada belki bir hastamı daha anlatabilirim.
Aslında bir hastamın hikayesi.
Şöyle. Maalesef hastalığının son dönemine gelmiş bir hastam için genel durumunun çok çok kötü olduğunu hastamın bir yakınına anlattım.
Gerçekten genel durumu o kadar kötüydü ki hasta destek ünitesine yatmaya gitti.
Maalesef yani tahmini bunlar tahmin etmek güzel değil ama gerçekten yani bilimsel verilere göre çok çok uzun zamanı yoktu.
Hastamın yakını bu cümleleri konuşunca hastam için Sonrasında aramak zorunda kalmayalım diye gidiyor şehir mezarlığından bir mezar.
Ve o kadar planlıyor ki çiçeklerini dahi alıyor.
Çiçeklerini aldığı akşam aynı hasta yakını beyin kanaması geçiriyor.
Ve yakını için planladığı mezara maalesef kendi giriyor.
Aslında bu bize bir mesaj.
Ölüm çok gerçek. Gerçekten gerçek ve doğal bir şey.
Bazen iyi bir şey de.
Bu gerçekliği hepimizin kabul etmesi ve hayatımızın bir parçası olduğunu bilmemiz gerekiyor.
Tanıyı aldığımız andan itibaren de tabiri caizse geri sayımı bırakmamız ve hayata kaldığımız yerden devam etmemiz gerekiyor.
Bence keşkelere bir yanıt vermeyeyim.
Ölümün herkes tarafından hatırlanması gerektiğini bilelim ve onkoloji tanısı almış, kanser tanısı almış bir hastanın Ölümü hatırlaması değil, ölümü baştan
beri herkesin hayatının bir yerine koyması gerektiğini düşünelim.
Hiç pahalı kalmadım buraya.
Kendi kendime konuştum.
Oldu mu? Oldu.
Bence çok güzel oldu.
Hikaye nasıldı? Hikayede şaşırdın değil mi?
Hikayede şaşırdım. Gerçek ama hikaye.
Gerçeğin dibi. Aslında...
Çok üzücü. Çok şok oldum.
Hasta geldi, hasta yakını yok.
Her zaman getiren hasta yakını.
Ama tam da sormak istediğim şeye değindiniz.
Ölüm dediğimiz şeyin kime daha yakın olduğunu hastalıklar belirlemiyor.
Bizler sadece bir şeyler daha belirgin olduğunda yakın hissediyoruz ama bu sadece bir sezgi.
Fakat gerçek olmayabilir.
Siz keşkelere pek yanıt vermek istemediniz ama ben sizin yerinize belki biraz birkaç cümle söyleyebilirim.
Psikolog olan sizsiniz.
Buyurun efendim. Pek çok insan için keşke bir pişmanlık gibi görünse de aslında o iki şeyin kesiştiği bir nokta.
Kalbin istediği ama cesaretin sustuğu yer.
Tanı alan hastalarda yaptığım görüşmelerde en sık karşılaştığım keşke temaları şunlar sayın hocam.
Keşke kendimi bu kadar ertelemeseydim.
Bu cümleyi özellikle kadın hastalardan çok duyuyorum.
Hep başkalarına koşan, hep kendini son sıraya atan insanlar oluyorlar.
Oysa şimdi fark ediyorlar ki iyi anne, iyi eş, iyi evlat olmaya çalışırken kendileriyle hiç tanışmamışlar bile.
Bu keşke aslında bir uyanış gibi.
Artık kim olduğumu öğrenmek istiyorum diyen bir iç ses.
Bir diğer keşke de, keşke daha çok sevseydim diyen insanlar.
Bu çok yumuşak ama çok derin bir pişmanlık.
Sevmiş ama belli edememiş, içine atmış, duvarlar ölmüş çok insan var.
Sizin de bir önceki örneğinizde bahsettiğiniz gibi.
Kalbimde çok yer vardı ama kimse bilmiyordu demişti bana bir tanesi.
Ve şimdi sadece sevdiklerini değil o sevme halini de yitirmenin yasını tutuyorlar.
Bir diğer keşke, keşke hayatı bu kadar ciddiye almasaydım.
Bazıları hayatı sanki bir sınavmış gibi yaşamış.
Hatalarını sürekli yargılamış, mükemmel olmaya çalışmış.
Ve diyorlar ki hiç çocuk gibi yaşayamadım, hiç çocuk olmadım.
Oysa şimdi biliyorlar, hayat ciddi olmak için çok kısa.
Ama küçük mutlulukları kaçırmak için de çok uzun.
Ve belki de en acı keşke şu, sonsuz zamanım, sonsuz sağlığım olduğunu zannettim.
O yüzden bugünü seçmeliyiz diye düşünüyorum.
Şimdi birini sevin, şimdi bir yükü bırakın, şimdi o içinizi tuttuğunuz bir şeyi söyleyin.
Çünkü hayatın sonunda insanlar daha az hata için değil, daha çok kalpten yaşanmış bir an için dua ediyorlar.
Ne dersiniz? Aslında bir önceki söylediğim cevap da insanların ölümü...
doğal bir şeymiş gibi hayatlarının bir köşesine koyması, unutmaması gerektiği, ölümü hatırladıklarından dolayı keşkelerinin olması değil, her zaman keşkelerinin
olmaması için mücadele etmeleri gerektiği.
Evet, evet. Bugün bir başlangıç olabilir mi onlar için?
Hem bunu dinliyorlarsa. Umarım insanız.
İllaki hata yapacağız.
Pişmanlıklarımız, keşkelerimiz olacak.
hayatımızı en az etkileyecek şekilde keşkelerimizin olması bizim için çok önemli.
Umarım dinleyenler ve bizler bundan sonra olabildiğince hayatımızı daha az etkileyecek keşkeleri yaşarız.
Dilerim. Bir sonraki soruma geçiyorum o zaman.
İnsanlar genellikle kanser tanısı aldığında neye üzülüyor?
Yaptıklarına mı yoksa yapmadıklarına mı?
Aslında burada cevabım net.
İnsanlar tanıyı aldıklarında duydukları his, Üzülmekten ziyade korkmak.
Yaptıklarına değil, yapmadıklarına değil, yapamayacak oldukları için korkuyorlar.
Ya da yapamayacak olma olasılıklarını düşünüp korkuyorlar.
Birçok hastamdan şunu duydum.
Eğer gerçekten bu tanıyı almasaydım bu yaz şuraya gidecektim.
Ya da işte emekliliğimde şunu planlıyordum.
Acaba yapabilecek miyim?
Ya da gerçekten şunu...
Hastamız sorabiliyor.
Ya ben saçlarımı yaptıracaktım, kırmızıya boyatacaktım ama dökülecek mi?
Gerçekten içimizden geleni acaba gelecekte yapabilir miyiz sorusu aklımıza kazınmadan hızlıca şimdi yapmak lazım.
Şaban hocam galiba ben burada size katılmıyorum.
Çünkü akut dönemde insanlar gelecekteki planlarına birazcık hayal kırıklığı yaşıyorlar.
Ama bence birazcık böyle artık tedavi başladığında yapamadıkları ve geçmişte yapabilecekken yapamadıkları şeylere çok üzüntü duymaya başlıyorlar.
Hatta yaşayamadığı hayatın yasını tutan çok insan görüyorum ben.
Hem yaşlılığında özellikle artık 50-55 yaşına açtığında hem de ciddi bir sağlık sorunu ile yüzleştiğinde.
Çünkü yaptıklarımızın sonucunda bir hikayemiz oluyor.
Bazen hata yapıyoruz, bazen pişman oluyoruz ama en azından yaşamış oluyoruz, yaşamış gibi hissediyoruz.
Ama yapamadıklarımız, onlar hep içimizde kalıyor.
Bir türlü cesaret edemediğimiz hayaller, söyleyemediğimiz sözler, o çıkamadığımız yollar, sizin de dediğiniz gibi sevip açılamadığımız kalpler.
Hazır olmayı beklerken kaçırılamayan bir sürü hayat var.
İşte yaz gelsin mutlu olayım, hafta sonu gelsin dinleneyim, işler rayına otursun o zaman harekete geçeyim derken yaşamı ertelemiş oluyorlar.
Ve sonra bir anda... Neyi fark ediyorlar?
Zamanın sonsuz olmadığını.
Yapmak istedikleri halde kendilerine izin verememiş olmalarına üzüldüklerini düşünüyorum ben.
Aslında beni ilk bahsetmek istediğim şey tanı anı.
O şokla birlikte yaşadıkları şey.
Bu akut dönem değil mi? Akut dönemde gerçekten üzüntüden, pişmanlıktan, keşkeden daha çok korku var.
Evet. Çünkü belirsizlik insanları korkutuyor.
Geleceği bilememek, ne yaşayacağını bilememek, yaşama olasılıklarını düşünmek, yaşayacaklarını düşünmek, iyi ya da kötü olayları.
Sürekli çünkü bir hayatımızda bir şey değiştiği an öncesi ve sonrası var.
Hastalıktan anından itibaren hayatımızda bir şey değiştiği an gelecek hakkında o belirsizlikler insanı yormaya başlıyor.
Tabii ki hastalık oturduğunda geçmişe dönük şeyleri daha fazla düşünme imkanı buluyor insan ve dediklerinizi düşünebiliyor.
Bir sonraki soruma geçiyorum o zaman.
Bazen insanlar hastalandıktan sonra ya ilk defa yaşamaya başladım diyor.
Bu size nasıl hissettiriyor?
Acaba biz sağlıklıyken sizi neden bu kadar erteliyoruz?
İnsan elindeki mevcut şeyin kıymetini kaybettiğinde ya da kaybetme olasılığını görünce daha fazla anlıyor.
Ve en önemli servetimiz olan sağlığı.
O anda kaybettiğimizi düşünebiliyoruz.
Ve ondan sonrası için yeniden kazanmak için mücadele ve zamanında geçiremediğimiz güzel vakitler için ya da zamanında yaşayamadığımız anlar
için yeniden yaşama hissi uyanıyor.
Evet, yeniden doğdum diyen birçok insan var etrafımda.
Şimdi o zaman bir diğer soruma geçiyorum.
Hazırım. Bazı insanlar aynı teşhis almalarına rağmen çok daha güçlü bir iyileşme süreci geçiriyor.
Hatta bazen tıbben açıklanamayacak kadar hızlı toparlanıklarını görüyoruz.
Siz bu farkı neye bağlıyorsunuz?
İyileşmeyi etkileyen asıl şey sadece tedavi mi?
Yoksa insanın iç dünyası da bu sürece dahil mi?
Bence iyileşmeyi etkileyen asıl şey tedavi.
Tabii ki tedavi. Yani onkolojik bir hastalıktan bahsediyoruz.
Tedavisiz tamamıyla iyileşme imkanı yok hastanın.
Veya çok zor. Ama şunu da söyleyebilirim.
İki tane hasta var. İkisinde de aynı film tablosu var.
Aynı görüntülemeler. Benzer hastalar.
Aynı tedaviyi alıyorlar. Bir hasta çok iyi giderken bir hasta çok iyi gitmiyor.
Güzel, olumlu sonuçlar almıyor.
Ya da şunu da görebiliyoruz.
Çok ağır bir hastalık tablosunda olan bir hasta.
Görüntülemeye bakıyorsunuz.
Diyorsunuz ki bu hasta ayaktan zor gelir.
Ama hasta içeri koşarak girebiliyor.
Bunun şununla alakası olduğunu düşünüyorum.
Burada en önemli şeyin inanç ve odaklanma olduğunu düşünüyorum.
İnsanların odaklanacağı, hayatlarının merkezini alacağı farklı bir şey varsa o insanlar, o hastalar daha güzel, seyirli ve hastalığın, tedavinin yan etkilerinden,
hastalığın komplikasyonlarından yaşasalar bile daha rahat atlatma süreci geçiriyorlar.
İnanç, hastalıklarıyla ilgili, vücutlarının iyi olduklarıyla ilgili inanca sahip olurlarsa hastalıklarını aldığı tedavilerin komplikasyonlarını daha rahat geçiriyorlar.
Öyle hastalarım var ki gerçekten kitabı bilgiye bakarsanız genel durumların çok çok kötü olması gerekirken hocam benim tedavimi çabuk bitir ben buradan kınaya gideceğim eğlenmeye gideceğim diyor.
Hatta kınada oynarken samimiyetimizden dolayı bana videolar gönderiyor.
Çok tatlı. Evet ailesi ev içerisinde şarkı söylerken onun videosunu çekip bana gönderiyor.
Çünkü hayattan her halükarda zevk almaya özen gösteren bir hasta.
Ya da diğer bir hastama da söyleyebilirim.
90 yaşında kendisi sizin meslektaşınız İstanbul'un ilk psikologlarından biri.
Bana ilk geldiğinde tanı anında şunu sormuştu.
Ben yüzmeye devam edebilecek miyim?
Benim haftada bir psikologlarla toplantım var.
O toplantılara gidebilecek miyim?
Kendini hayata bağlayan 90 yaşında olmasına rağmen ve arada boğazda olmak şartıyla her gün yüzebilen bir hasta, hayatın en ardından zevk alan bir hasta ve
hayatının merkezine asla hastalığını kondurmayan hastalığına rağmen hayatını zevkle yaşamaya devam eden hastalarımız daha rahat, daha güzel, daha huzurlu bir şekilde
hastalıklarını geçiriyorlar.
Hastalık dönemlerini, tedavi dönemlerini geçirebiliyorlar.
Şaban Hocam gerçekten çok samimi soruyorum.
Siz çok hasta görüyorsunuz.
Daha keyifli insanların daha hızlı iyileştiğine şahit oluyor musunuz?
Daha keyifli insanların daha hızlı iyileştiğine şahit oluyorum.
Ama sadece keyif değil burada.
Yani keyifli insan da hayatının merkezine hastalığını alabiliyor.
O keyifli insan dediğimiz insan bir anda keyifsizleşebiliyor.
Aslında hastalığı nereye koyduğunuzda?
Yani hayatınızın merkezinde olan bir hastalık için.
Hayatınızı onar diyebilirsiniz.
Hayatınızı o hastalık için harcayabilirsiniz.
Ama ben sıkıntıları yaşıyorum.
Buna rağmen benim hayatımın merkezinde gezmek var.
Var böyle aslan. Şu an belki de dinleyecek kendisi.
Islarla dalmaması gerektiğini söylememe rağmen hala Marmaris'e gidip hayatının merkezinde bu sporu odakladığı için dalmaya devam ediyor.
Tabii çok güzel bir örnek olmadı.
Çünkü bazı hastalarımız doktor uyarlarına uymayabiliyor ama yine de bence o hastamın yaptığı da hayatının her noktasında hayatını adadığı bir spora ulaşmaya çabalaması bu
hastamın yaptığı da takdir edilebilir bir şey.
Şaban hocam ben rağmen kelimesini çok severim.
Şunu diyebilir miyiz o zaman?
Hastalığa rağmen devam edebilmek.
Bu iyileştiriyor diyebilir miyiz?
Kesinlikle. Peki sizden şunu...
Problemlere rağmen hastalık da olabilir, çevrenizin oluşturduğu faktörler de olabilir.
Bu engel bir ebeveyn de olabilir.
Bu engel yaşadığınız bir fiziksel problem de olabilir.
Etrafımızda birçok örnek var.
Engellere rağmen hayata devam edebilmek, hayattan zevk alabilmek çok daha önemli bence.
O zaman bizi dinleyenlere yaşamdaki ücretsiz organik iyileştiricileri sayalım mı beraber hocam?
Sayalım. Mesela benim aklıma ilk ne geliyor biliyor musunuz?
Mizah geliyor. Mizah duygusu yüksek olan insanların ben hem ruhsal hastalıkları hem de tıbbi hastalıkları kesinlikle daha rahat ya da daha kısa sürede geçirdiklerini, atlattıklarını görüyorum.
Ne dersiniz? Mizaha katılıyorum.
Hayat ciddiye alınmak için de çok kısa.
Mizahın yanına bunu ekleyebilirim.
Tabii mizah anlayışımız yüksek olacak ama aslında birçok şeyi de o kadar ciddiye almaya değer değil.
Ben de böyle düşünüyorum. Ama tabii sanırım şu çizgiyi belirlemek istiyorsunuz.
Çok da vurdum duymaz olmak da iyi bir şey değil.
Sanırım o dengeyi mi kurmak lazım?
Gerekli ölçüde, gerektiği kadar.
Peki doğada yürümek?
Gerçekten söylendiği kadar çok böyle dillere pelesen konuşmuş bir şeye yürüyüş yapın, doğada yürüyün.
Gerçekten bu kadar iyi mi? İspatlısı da var.
Hem psikolojik olarak destek olduğuna dair hem bazı hastalıkların.
gelişmesini, yinelemesini engellediğine dair ispatları da var.
O yüzden kesinlikle.
Bir tane de ben söyleyeyim.
Lütfen. Yağmur sesi, yağmur kokusu.
Öyle mi? Toprak kokusu mu?
Çok severim.
Sever misiniz? Çok severim.
Bayılırım. Yürümeye de, ıslanmaya da bayılırım.
Bugün hava yağmurlu. Ama fırtına olmasın mümkünse.
Hocam öyle sipariş de olmuyor ki.
Ben veriyorum. Bu benim dileğim gitmiştir.
Evet şimdi bizi dinliyorlar ya hazır yağmur falan da var.
Böyle bir camı açıp Koklasınlar o zaman.
Mis gibi işlerini çeksinler. O zaman bir de ben söyleyeyim.
Umarım egzoz kokusu geldi. İnşallah.
Ama öyle geliyorsa da en yakın parka gidebilirler.
Kesinlikle. Sevdiklerimizle temas etmek çok kıymetli geliyor bana.
Yalnız kalmamak, kendimizi izole etmemek.
Mesela ben sizinle ortak çalıştığımız hastaları görünce yalnız kalanların çok daha fazla ağrı hissettiğini, halsizlik hissettiğini de gözlemliyorum.
Ne dersiniz? İnsanlara iyi gelen insanlar var.
Aslında hepimize böyle. Sadece hastalar için değil.
Enerjisi bizi uyanlar.
Dokunduğumuzda bizi mutlu edenler.
Özellikle evlatlar olabilir, torunlar olabilir, sevdiği insan olabilir.
İnsanın kesinlikle birlikte yapılan şeylerden daha fazla haz alınıp birlikte zorlar daha kolay açılıyor.
Ben de bundan yanayım.
Ve yalnız kalmış insanlara...
Canları istemese bile dışarıdaki insanlarla temas halinde olmalarını öneriyorum.
Bu sadece hastalar için değil, sağlıklı olan insanlar için de geçerli.
Şunu da söylemeliyim. Ölçülü yalnızlık fena bir şey değil.
Ama yalnızlık hayat tarzı olarak benimsenmemeli bence.
Evet. Sosyal varlıklarız.
Yani bizim genetiğimize aykırı değil mi?
Varlıklarımıza aykırı. Özellikle bizim ırkımız için kesinlikle bir sosyal ortam olmalı.
Muhabbet edeceğimiz, dokunacağımız, temas edeceğimiz insanlar kesinlikle.
Türk toplumu için mi söylüyorsunuz değil mi?
Bir tane daha gelsin benden o zaman.
Hadi gelsin. Minnettarlık diyorum ben hocam.
Mesela şükretmek, kıymetini bildiğimiz birkaç şeyi farkına varmak.
Ne dersiniz? Bu da insanı iyileştiriyor mu biraz?
Minnettarlık da insanı iyileştirebilir, inanç da insanı iyileştirebilir.
Değil mi? İyi geldiğine inandığınız bir şey sizi rahatlatabilir, size iyi gelebilir.
Bir şey daha ekleyeyim o zaman.
Bence başka bir insana iyilik yapmak da çok iyi geliyor Ruha.
Ne dersiniz? Bir yardım kuruluşunda görev almak, ne bileyim sokağımızdaki bir kediyi beslemek, birine destek olmak.
Başka bir insanı düzeltiyorum o zaman.
Başka bir varlığa.
Varlığa değil mi? Evet. El verebilmek.
Büyük zevk aldığım şeylerden biridir.
Tanıyanlar bilir zaten. Mahalle kedilerini oğlumla birlikte beslemek.
Dediğiniz iki şeye çok uyuyor.
Bir, sevdiğim insanın yanında bulunuyorum.
İki, yardımseverlik yapıyorum.
Ben büyük keyif alıyorum. Muhtemelen herkes de alıyordur.
Çok klişe bir şey daha söyleyeceğim.
Ama bence ruha çok iyi geliyor.
Kelimelerin sustuğu yerde sanat başlıyor.
Mesela çok konuşamayan insanlar var ya hocam, biraz önce bahsettik ki içine atıyor, söyleyemedikleri şeyler var.
Daha fazla söyleyemiyorsa...
Tamam kendini zorlamasın ama onu bir şekilde dışa vurumu gerçekleştirsin.
Sanat bunun için en güzel yollardan biri.
Kendim hem illüstrasyonla uğraşıyorum biliyorsunuzdur, çizimler yapıyorum.
Hem de 13 yıl bateri çaldım.
Bence biraz beni iyileştiren şeylerden biri de oydu ergenlik dönemlerinde.
Bunu kendim de deneyim ettiğim için insanın bir müzik aletiyle ya da bir sanatın herhangi bir dalıyla uğraşmasının ruhu dışa vurum yaptırdığı için çok rahatlattığını düşünüyorum.
Buna ne dersiniz? Hem sanatçı olmak hem de sanatla ilgili.
sanatçı olmasanız dahi ruha çok iyi geliyor.
Evet. Sizden de onay almak güzel bence.
Çünkü siz de işin sanırım tıbbi ve bilimsel yollarından ilham alıyorsunuz.
Bir şey daha var benim aklıma gelen.
Siz de değindiniz ama dualar, meditasyon ve ritüeller.
Ama neye inandığınızın hiçbir önemi yok bence.
Hangi dine inandığınızın.
Fakat bir şeye inanıyor olmak da insanı iyileştiriyor mu?
İyileşmesinde büyük katkıda bulunuyor.
Hastalığıyla ilgili süreçte de katkıda bulunuyor.
Ağrılarını inançla düzelten hastalarımız bile var.
O yüzden inancın payı büyük.
Ama gerçekten samimi yoğunlaştırılmış bir inanç.
O anlam duygusu tamamlanınca ruh da kendini onarmaya başlıyor değil mi?
Peki hocam bizi dinleyen birileri belki şu an çok sağlıklı ama sürekli bir şeyleri erteliyor.
Sizce bir insan tam bugün ne yaparsa bir gün keşke demez.
Şu cümleyi kurmayı bırakacak.
Ece'yim, Aca'ım.
Değil mi ya? Evet.
Edeceğin, gideceğin.
Ecektim. Ziyade ecektimler oluyor sonuç olarak.
O ecekler olacaklar sonrasında ecektim, yapacaktım, gidecektim ama olmadı demek yerine yapıyorum, yaptım, gittim, gidiyorum demek, sevdim, seviyorum demek
çok daha mantıklı.
Hemen şimdi şu andan itibaren bizi dinliyorlarsa başlasınlar.
Kesinlikle katılıyorum.
O zaman aslında bugünün teması şu oldu.
Ertelemeyelim. Her ne varsa içimizde bir şekilde ufak ufak başlayabiliriz.
Zaman ve hayat bizim için kıymetli.
Ertelemek için çok kısa.
Şimdi hocam bizi dinleyen herkesin içinde bir yer iyileşmek istiyor.
Çünkü kanalımızın adı kendini iyileştir biliyorsunuz.
Ve siz hayatın en kırılgan anlarına tanıklık etmiş bir hekim olarak.
Belki de o iç sesi duyan en doğru kişisiniz.
Tüm deneyimlerinizden tek bir öneri, tek bir cümle istiyorum.
Ne olurdu bu? Hastalarım belki de hasta olacak adaylarımız için konuşuyorum.
Halka sesleniş gibi oldu.
Balkon konuşması.
Belki uzun, belki kısa, endişeli, yorucu, yıpratıcı, zor süreçlerden geçtik.
Bence hayat adına minik bir uyarı aldık.
Bazılarımız ciddi, bazılarımız minik.
Sonrasında verilen imkan bizim için yeni bir şans, yeni bir hediye.
Bu şansı, bu hediyeyi güzel kullanmak bizim için bir borç.
Eğer emeklilikte nasıl olsa giderim dediğin bir yer varsa erteleme.
Eğer nasıl olsa şu elbiseyi alırım birazcık daha zaman geçsin diyorsan geçmesin hemen şimdi al.
Bir dostuna, bir arkadaşına, sevdiğine söyleyeceğin cümlelerin var da bir gün gelir söylerim diyorsan o gün şimdi.
Hayat... İçinde sakladıklarını büyütmek için çok kısa.
Verilen hediyeye sarılıp onu doya doya yaşamak gerekli.
Haydi şimdi. Çok güzel oldu bu.
Güzel slogan değil mi? Vallahi güzel oldu.
O zaman ben de bir kapanış yapayım.
Benim anladığım şu. Hayat kimseyi beklemiyor değil mi?
Şu an yaşadığınız şey her ne ise hayatı beklemeye almak için çok kötü bir bahane bu.
Hala yapabileceğiniz bir şeyler varsa...
Lütfen yapın. Kendinizi iyileştirin ama daha fazla ertelemeden.
Diyelim mi? Ben program biter bitmez hayallerime doğru koşuyorum.
Hocam aman gözünüzü seveyim.
Biraz yavaş koşayım.
Yavaş koşalım değil mi? O zaman görüşürüz.
Çok keyif aldım. Teşekkür ederim. Ben de öyle.
Sağ olun geldiğiniz için. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
