
Bu bölümde Klinik Psikolog Merve Tokgöz, neden mutlu olmak için önce kusursuz olmanız gerektiğine inandığınızı ve bu inancın hayatınızı nasıl ertelediğini anlatıyor.
Daha özgüvenli olunca mı mutlu olacaksınız? Daha fit olunca mı? Daha başarılı olunca mı? Daha az kaygılandığınızda mı? Peki ya zihniniz her seferinde yeni bir eksik buluyorsa?
Bu bölümde kusurlarımızla kurduğumuz ilişkiyi, sevilmek ile beğenilmek arasındaki farkı, neden kendimizi sürekli düzeltmeye çalıştığımızı ve mutluluğu neden hep geleceğe ertelediğimizi konuşuyoruz.
Çünkü birçok insan mutlu olmak istemiyor. Önce mutlu olabilmek için gerekli şartları tamamlamaya çalışıyor.
Oysa hayat, bütün kusurlarınız ortadan kalktığında başlamıyor. Hayat; kaygılarınız, eksikleriniz, yetersizlik hisleriniz ve hatalarınız hâlâ sizinle birlikteyken yaşamaya cesaret ettiğiniz yerde başlıyor.
Eğer siz de yıllardır kendinizi düzeltmeye çalışıyor ama bir türlü yeterli hissedemiyorsanız, bu bölüm size mutluluğun kusursuzlukta değil, kusurlarınıza rağmen hayatın içine girebilmekte saklı olduğunu hatırlatabilir.
Çünkü belki de yıllardır yanlış soruyu soruyorsunuz. Mesele daha iyi biri olmak değil. Mesele, şu anki halinizle hayatı ne kadar yaşayabildiğiniz.
---
Happ Health'i telefonuna indirmek için tıkla!
---
Uzm. Klinik Psikolog Merve Tokgöz’den seans almak için tıklayın.
Uzm. Klinik Psikolog Merve Tokgöz Instagram:@psikolog.mervetokgoz
---
Happ Health Instagram: @happ.health
Youtube: @happ.health
Reklam ve İş birlikleri için: happdestek@gmail.com
--
Bu bölüm “Happ” hakkında reklam içerir.
Transkript
HepAlt Kendini İyileştir'i sunar.
HepAlt dijital sağlık uygulaması, Sağlık Bakanlığı tescilli bir platformdur.
Psikolojik danışmanlıktan beslenme desteğine ve daha birçok sağlık hizmetine evinizin konforunda ulaşabilirsiniz.
Herkese merhaba, ben Merve.
Yaklaşık 12 yıldır insanların kendilerini iyileştirmelerine yardım ediyorum.
Bu podcast kanalımda da Kendini İyileştir'mek isteyen insanlara terapi odasında verdiğim önerileri paylaşacağım.
Geçenlerde terapi sırasında danışanlarımdan biri bana çok tanıdık bir şey söyledi.
Dedi ki hayatımın güzel olduğunu biliyorum ama mutlu olamıyorum.
Sanki önce çözmem gereken bir sürü şey var.
Sonra dedim ki biraz daha anlatır mısın ne demek istiyorsun?
Daha özgüvenli olmak istiyordu.
Kaygıların azalmasını istediğini söylüyordu.
Kendisini daha başarılı hissetmek istiyordu.
Bedeniyle ilgili bir sürü şey değiştirmek istiyordu.
İlişkilerinde daha güçlü olmayı istiyordu.
Sonra konuştukça fark ettim ki aslında mutlu olmak istemiyordu o.
Mutlu olabilmek için sanki gerekli şartları tamamlamaya çalışıyordu ve dürüst olmak gerekirse bu hikayeyi yalnızca ondan değil yıllardır yüzlerce insanda gördüm.
Hatta belki de şu an bizi dinleyen birçok kişi de kendi hayatında benzer bir pazarlık yapıyor.
Çünkü çoğumuzun farkında olmadan inandığı galiba bir fikir var.
Hayatın başlayabilmesi için önce bazı eksiklerin tamamlanması gerektiğine inanıyoruz.
Yani daha sakin olduğumuzda, daha başarılı olduğumuzda, daha fit göründüğümüzde, daha az hata yaptığımızda, işte kaygılarımız azaldığında, kendimizi daha çok sevdiğimizde mutluluğun bize
geleceğini düşünüyoruz. Yani mutluluk sürekli gelecekte duran bir hedefe dönüşüyor.
Sanki ulaşılması gereken bir nokta gibi görünüyor.
Fakat ilginç olan şu ki o nokta hiçbir zaman gelmiyor.
Çünkü bir sorun çözüldüğünde zaten zihin hemen yenisini buluyor.
Mesela kilo veriyoruz, diyoruz ki bu sefer yeterince fit değilim, daha sıkı olmam lazım.
İşte başarı elde ediyoruz, bu sefer kaybetmekten korkuyoruz.
Ya geldiğimiz yerden düşersek diyoruz.
İlişki kuruyoruz, bu sefer işte terk edilme ihtimaliyle uğraşıyoruz.
Sanki hayatımız boyunca sürekli kendimizi düzeltmeye çalışıyoruz ama bir türlü yaşamaya başlayamıyoruz.
Aslında burada zihnin yaptığı şey mutlulukla böyle gizli bir sözleşme imzalamak.
Ben kendimi yeterince düzeltirsem sen de sonunda bana gelirsin.
Yani bu sözleşme ilk başta motive edici gibi görünüyor.
Ama koşullar biraz önce anlattığım gibi sürekli değişiyor.
Ama biz psikolojide bazen barış yanılgısı diye tarif ediyoruz.
İnsan belli bir noktaya ulaştığında iç dünyası kalıcı bir şekilde değişecek zannediyor.
Oysa dışarıdaki hedef değiştiğinde zihin kısa bir süre mula veriyor.
Sonra tekrar bir eksik üretiyor.
Bu nedenle hayat sürekli tamamlanması gereken bir projeye, insan da kendi üzerinde çalışan, bitmek bilmeyen bir şantiye alanına dönüşüyor.
Şimdi kusurlu ve mutlu olamamanın en büyük sebeplerinden biri yalnızca kusurlarını fark etmen değil.
Onlara yüklediğin anlamlar.
Çünkü birçok insanın zihninde bazı kusurlar yalnızca kusur olmaktan çıkıp sanki kimliğe dönüşüyor.
Özellikle konu fiziksel görünüm olduğunda bunu çok sık görüyorum terapi odasında.
İnsanlar bazen sadece kilo vermek istemiyor.
Sevilmeye layık hissetmek istiyor.
Daha çekici görünmek istemiyorlar.
Sadece reddedilme korkusundan kurtulmak istiyorlar.
Daha güzel olmak istemiyorlar mesela bir sürü estetik yaptırırken.
Sadece yeterli ve kabul edilebilir olmak istiyorlar.
Davranışların arkasındaki o ihtiyacı görmenizi istiyorum bunları anlatırken.
Terapi odasında yıllardır dikkatimi çeken bir şey var.
İnsanlar çoğu zaman görünüşleriyle ilgili problemleri anlattıklarını zannediyorlar bana ama Derine indiğinizde mesele asla görünüşü olmuyor.
Mesele şu cümleler, aklınızdan geçen şu düşünceler.
Eğer daha güzel olsaydım, daha çok sevilirdim.
Ya da eğer daha çekici olsaydım, insanlar beni seçerlerdi.
Ya da kusurlarım olmasaydı kendime daha çok güvenirdim, özgüvenli olurdum.
Bence burada yani kusurla utanç arasındaki farkı da görmek gerekiyor.
Çünkü kusur bedenimde ya da davranışımda sevmediğim bir taraf var diyebilmek bence.
Utanç ise demek ki ben sevilmeyecek biriyim, sevilmeye layık biri değilim sonucuna varmak.
Yani insan burnundan, kilosundan ya da yaşından rahatsız olmakla kalmıyor.
Bütün kişiliğini o ayrıntının altında yargılıyor ve etiketliyor.
Yani aynaya bakarken sadece bir bedene bakmıyor.
Sanki hakkında karar verilecek bir dava dosyasına bakıyor gibi, insanların onun hakkında düşündüklerine bakıyor gibi bakıyor.
O noktadan sonra görünüşünü değiştirme isteği, estetik bir tercih olmaktan çok kendi insanlık değerini kanıtlamaya dönüşüyor.
Ve hiçbir estetik müdahale, hiçbir verilen kilo, hiçbir beğeni bu davayı kalıcı olarak kapatmıyor.
Çünkü mahkeme dışarıda değil, insanın kendi zihninde oluyor.
Şöyle bir an durup çevrenizdeki insanlara bakmanızı istiyorum.
Böyle hayatında çok sevilen, el üstünde tutulan insanları şöyle bir düşünün.
Mesela çok çekici olmayan ama son derece sevilen insanları tanıyor musunuz?
Muhtemelen evet. Peki çok çekici olup son derece yalnız hisseden insanlar tanıyor musunuz?
Büyük ihtimalle evet.
Dünyanın en güzel oyuncularının, modellerinin, sanatçıların yaşadığı ayrılıkları, aldatılmaları ve reddedilmeleri düşünün.
Eğer sevilmek yalnızca fiziksel çekicilikle olsaydı dünyanın en güzel insanların aşk hayatı kusursuz olmaz mıydı sizce de?
Ama olmuyor. Çünkü insanların sandığından çok daha karmaşık bir şeydir sevinmek.
Çünkü insanlar yalnızca bir yüzü, görüntüyü sevmezler.
Bir enerjiyi severler, bir karakteri severler.
Mesela misah duygusunu sevebilirler.
Bir düşünce yapısını, bakış açısını severler.
Özellikle yanlarında nasıl hissettiklerini severler.
Bir insanın yanında kendileri olabilmeyi severler.
Hatta bazen yıllar süren ilişkilerin sonunda insanlar neden birbirlerini sevdiklerinizi sorduğunda Fiziksel özelliklerinden daha çok farklı şeyler anlatıyorlar bana.
Beni güvende hissettiriyorlar.
Beni anlıyordu ve onun yanında kendim gibi olabiliyordum diyorlar.
Yani bu bana şunu gösteriyor.
Birini fiziksel olarak kusursuz ve etkileyici bulmakla ona duygusal olarak kapılmak, bağlanmak aynı sistem değil.
Güzellik dikkat çekebiliyor, o arzuyu canlandırabiliyor ama ilk kapıyı açmakla kalabiliyor bazen.
Fakat bir insanın yanında kalmak, istemek...
çoğu zaman o kişinin ne kadar kusursuz göründüğünden değil, yanında ne kadar görülmüş, rahat, güvende hissettiğimizden geçiyor.
Bu yüzden çok güzel bulunan biri reddedilebilir, aldatılabilir ya da yalnız kalabilirken, daha sıradan görünen biri ise daha derin, sadık ve uzun bir sevginin merkezinde olabilir.
Buradan çıkaracağımız sonuç, görünüşün hiç önemsiz olduğu değil.
Görünüş, ilişkinin bütün sonucunu açıklayacak kadar güçlü bir değişken değil, bunu fark etmenizi istiyorum.
Birinin sizi arzulaması, sizin değerinizi kanıtlamadığı gibi birinin sizi seçmemesi de bedeniniz hakkında ya da sizin hakkınızda verilmiş nihai bir karar değildir tabii ki.
Bu yüzden fiziksel görünümünü hayatındaki bütün duygusal sonuçların nedeni olarak görmek zihnin yaptığı en büyük yanılsamalardan biridir.
Şimdi bunun başka bir kanıtı da şu.
Kendini çok çekici bulan insanların büyük kısmı özgüvenli değil.
Bunu terap odasında çok görüyorum.
Çünkü sorun fiziksel özelliklerde olsaydı güzel olduğunu düşünen herkes huzurlu olurdu.
Fakat asla öyle değil.
Çünkü zihnin bulduğu sorun hiçbir zaman son sorun olmaz.
Bugün burnunla ilgili kaygılanırsın, yarın yaşınla ilgili kaygılanırsın ya da cildinle ilgili kaygılanmaya başlarsın.
Çünkü mesele görünüş değil.
Mesele zihninin sana sürekli şu soruyu sorması.
Yeterince iyi misin?
Artık yeterli misin?
Bu beden algısı sandığımız kadar tarafsız çalışmıyor.
İnsan kendinde kusur saydığı bir noktaya odaklandıkça dikkati o bölgede büyümeye başlıyor.
Aynaya her baktığında bütün bedenin değil, yalnızca zihninin böyle tehdit olarak işaretlediği ayrıntıyı görüyor.
Ne demek istediğimi çok iyi biliyorsunuz.
Burnunuza takıldığınızda bütün fotoğraflarda burnunuzu görüyorsunuz.
Hatta eskiden hiç fark etmediğiniz, sizi rahatsız etmeyen görünüşe bile takılıyorsunuz.
Sonra ne oluyor biliyor musunuz?
Sık sık kontrol ediyorsunuz.
Rahatlatmaya çalışıyorsunuz.
Ama her kontrol yeni bir şüphe üretiyor.
Bugün daha mı kötü görünüyorum?
İnsanlar bunu benim kadar fark ediyor mu?
Fotoğrafta niye bu kadar kötü çıktı?
Hatta şunları görüyorum.
Yani fotoğraftaki gibiysem beni seven herkese çok teşekkür ederim diyorlar böyle ön kameradaki görüntülerine falan.
Yani bir süre sonra sorun bedendeki ayrıntının böyle ne kadar büyük ya da kötü olduğu değil.
Bu odaklanmanın...
Hayatınızın ne kadarını işgal ettiğini fark etmelisiniz.
İnsan bir davete katılıp sohbet etmek yerine nasıl göründüğünü izliyor bazen.
Sevdiği biriyle yakınlaşmak yerine bedeninin nasıl o anda konumlandığını, nasıl göründüğünü düşünüyor.
Böylece kusur sandığı şey yalnızca aynada değil, hayatın içinde giderek çok büyük bir yer kaplamaya başlıyor.
Burada çoğumuzun çok zorlandığı bir ayrımı var.
Tercih edilmekle değerli olmak aynı şey değil.
Bir iş görüşmesinde seçilmemek nasıl insan olarak değersiz olduğumuzu göstermiyorsa birinin bizimle ilişki kurmak istememesi de sevilmeye layık olmadığımızı göstermiyor.
İlişkilerde seçim, tercih, zamanlama, uyum, çekim, o anki ihtiyaçlar, işte geçmiş travmalar, karşı tarafın sevgi kapasitesi gibi birçok değişkenin bir sonucu.
Fakat reddedildiğimizde zihnimiz bu karmaşık denklemi tek bir cümleye indirgiyor.
Bak gördün mü o da fark etti benim ne kadar kusurlu ve değersiz biri olduğunu.
Demek ki yetemedim.
Oysa bazen siz son derece değerli olduğunuz halde o kişiyle uyumlu olmadığınız için bazen de karşınızdaki insan alabileceği sevgiyi taşıyamayacak olduğu için sizi seçmemiş oluyor.
Bence uzun yıllardır kendinize yanlış soruyu soruyorsunuz.
Nasıl daha çekici olabilirim sorusundan çok.
Neden sevilmeye layık olmak için daha çekici olmam gerektiğine inanıyorum.
Bu soruyla değiştirmelisiniz.
Belki de sizi yıllardır yoran şey bedeniniz değil.
Bedeniniz hakkında inandığınız o hikaye, o yüklediğiniz anlamdır.
Ve o hikaye değiştiğinde ilk kez kusurlarınızı değiştirmeye çalışmadan kendinizi sevebileceğinizi fark etmeye başlıyorsunuz.
Dünyada yeterince güzel olmadığı için değil, kendiniz sevilmeye layık görmediği için yalnız hisseden bence milyonlarca insan var.
İnsanların büyük kısmı...
psikolojik sorunlarının sebebinin kaygıları olduğunu düşünüyor.
Ben bazen bunun tam olarak doğru olmadığını düşünüyorum.
Sorun çoğu zaman kaygının kendisi değil.
Kaygıyı hissetmemek için harcadığımız o enerji ya da üzüntünün kendisi değil sorun.
Üzülmemek için verdiğimiz o gereksiz mücadele ya da yetersizlik hissi sorun değil.
O hissin hayatımızda hiç olmaması gerektiğine dair bir inanç beslemek.
Çünkü zihnimizde şöyle bir denklem var.
Önce bütün olumsuz duygular gidecek, sonra hayat başlayacak.
Önce bütün kusurlar düzelecek, sonra mutlu olacağız.
Önce içimiz tamamen sakinleşecek, o zaman yaşayabileceğiz, o zaman yapmak istediklerimizi yapacağız.
Fakat yıllardır benim terapi odasında gördüğüm şey bunun tam tersi.
En mutlu insanlar, biliyor musunuz, en az kaygılanan insanlar değil.
En mutlu insanlar, kaygılandıkları günde bile hayatlarına devam edebilen insanlar.
Ve en özgüvenli insanlar...
mesela hiç yetersiz hissetmeyen insanlar da değil, yetersizlik hissettikleri günlerde bile olmak istediği insan gibi davranmaya devam eden insanlar.
Çünkü psikolojik sağlamlık dediğimiz kavram sandığımızın aksine kusursuz bir iç dünya yaratmak değil, kusurlu bir iç dünyayla daha anlamlı, daha olmak istediğimiz bir hayatı tekrar
kurabilmek. Peki bu kusurlu ve mutlu olma öğretisini hayatımıza nasıl...
Entegre edeceğiz. Yani kusursuzluğu beklemeyi nasıl bırakacağız?
Şöyle yapacağız. Önce hayatımızda hangi şartlara bağladığımızı böyle koşulları görünür hale getireceğiz.
Yazacağız bunları. Kağıda lütfen şunu yazın.
Şu gerçekleşince yaşayacağım diye ertelediğiniz üç tane şeyi.
Mesela denize gireceğim ama kilo verince.
Daha özgüvenli olacağım.
O zaman birine yaklaşacağım.
Biriyle tanışmaya gideceğim. Kaygım geçince yolculuğa çıkacağım.
Araba sürmeyi deneyeceğim ya da otobüse bineceğim.
Kendimi daha güzel hissedince fotoğraf çekeceğim gibi onları yazmanızı istiyorum.
Sonra o yazdıklarınızın tamamını değil ama %10'unu bugünkü halinizle versiyonunuzla deneyimlemeye izin verin.
Mayo giymek için hazır değilseniz deniz kenarında sadece yürüyün.
Büyük bir yolculuğa çıkamıyorsanız sadece yeni bir semt gezin.
Fotoğraf paylaşmak istemiyorsanız yalnızca kendiniz için bir tane fotoğraf çekin.
Buradaki amaç...
Kendinizi zorla iyi hissetmek falan değil.
Zihninize hayat ben kusursuz olana kadar kapalı değil deneyimini yaşatmak.
Bir başka pratikte aynanın karşısında kendinizi yargılamadan tarif etmeyi öğrenmek.
Ne demek istiyorum? Bir dakika boyunca güzel, çirkin, kötü, fazla eksik gibi değerlendirmeleri kullanmadan, bunlar yasak kelimeler, yalnızca gördüğünüzü söyleyin.
Şöyle, saçım omzularıma değiyor.
Gözlerimin altında çizgiler var.
Karnım bugün biraz daha şiş.
Yüzüm yorgun görünüyor gibi.
Bu egzersiz bedeninizi sevmeye zorlamaz.
Bedeninizi mahkeme salonundan çıkarıp gerçeğin içine getirir.
Çünkü beden kabul dediğimiz şey her sabah aynaya bakıp kendimizi muhteşem bulmak değil.
Bazı günler sevmediğimiz bir bedenle de kendimize saygılı davranmak, hoyrat davranmamak aslında.
Bir başka pratikte...
Kusurlarınızla ilgili aklınıza bir düşünce geldiğinde bu doğru mu diye saatlerce tartışmak yerine bu düşünce şu anda beni hangi yaşayacağım hayattan uzaklaştırıyor diye sormanızı istiyorum.
Bu gerçekten bazen tokat gibi çarpacak cevaplar veriyor.
Mesela yeterince çekici değilim düşüncesi yüzünden bir buluşmaya gitmiyorsanız, sevdiğiniz kıyafeti giymiyorsanız ya da yakınlık kurmaktan kaçıyorsanız asıl bedeli düşüncenin doğru olması
değil bence bunun bedeli.
hayatınız üzerindeki etkisinin olması ve sizi yaşayacağınız hayattan alıkoyuyor olması.
Çünkü özgüven çoğu zaman kendinizden böyle hiç şüphe etmemek falan değil, şüphe ederken de hareket etmek, istediğimiz insan gibi davranabilme becerisi.
Başka bir pratikte kendinize uyguladığınız çifte standardı fark etmeniz.
Yani biz insanlarla konuşurken çok daha şefkatli, daha adil, daha böyle hoşgörülü olabilirken kendimize çok hoyrat davranıyoruz.
Mesela çok sevdiğiniz bir arkadaşınızın yaşadığı başarısız deneyim ya da işte burnunu kötü bulması, kemerli bir buruna sahip olması için kendini kötü hissetmesi ya da terk edildiği
için kendini değersiz hissetmesi durumunda ona nasıl konuştuğunuzu hayal edin.
Büyük ihtimalle değerinin bundan ibaret olmadığını, zor bir dönemden geçtiğini ve yine de sevilebilir olduğunu ona söylerdiniz.
Sonra kendinize dönüp Neden aynı şefkati yalnızca başkalarına verdiğinizi sorun.
İşte öz şefkat kendinizi sürekli övmek değil, acı çekerken kendinize düşman gibi davranmayı bırakmakta başlıyor.
Bazen iyileşmenin ilk işareti kendinizi çok sevmeye başlamak değil, kendinize hakaret etmeyi bırakmak.
Lütfen bunu unutmayın. Biliyor musunuz hayat böyle kusurların bittiği yerde başlamıyor.
Hayat kusurlara rağmen o masaya oturmayı seçtiğin yerde başlıyor.
Çünkü... Mutlu insanların sırrı böyle daha az kusura sahip olmaları değil, kusurlarını hayatlarının merkezinden çekip yaşamak istedikleri şeyleri merkeze koyabilmeleri.
Ve belki de yıllardır kendinize sorduğunuz soru yanlış.
Belki soru böyle nasıl daha iyi olurum değil de şu anki halimle hayatın içine ne kadar girebiliyorum sorusu olmalı.
Çünkü bazı yaralar siz onları çözmeye çalışırken değil yaşamaya devam ederken daha çok iyileşiyor.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
