
Bu bölümde Klinik Psikolog Merve Tokgöz ve Nörolog Uzm. Dr. Gülten Özdemir, zihnin ve beynin sınırlarında dolaşıyor. Hepimizin zaman zaman yaşadığı ama içten içe korktuğu o soruyu birlikte masaya yatırıyorlar:"Bu yaşadıklarım normal mi?"
Sürekli unutmak, dalıp gitmek, odaklanamamak, sabahları yorgun kalkmak, boş boş bakakalmak, hatta zaman zaman hiçbir şey hissedememek...Bunlar sadece hayatın yoğun temposunun bir sonucu mu?Yoksa beynin ve zihnin bize vermeye çalıştığı sessiz bir alarm mı?
Eğer zaman zaman yaşadıklarınızdan ürküyorsanız ama kendinize şu soruyu soruyorsanız:"Bu gerçekten normal mi?"Bu bölüm tam size göre.
Dinlemeye hazır olun.Çünkü bazen iyileşmenin ilk adımı, yaşadıklarımızı doğru anlamaktan geçer.
Görüşmelerinizi %15 indirimle planlamak için IYILES15 kodunu kullanabilirsiniz.
--
Uzm. Klinik Psikolog Merve Tokgöz’den seans almak için tıklayın.
Uzm. Klinik Psikolog Merve Tokgöz Instagram:@psikolog.mervetokgoz
---
Happ Health Instagram: @happ.health
Youtube: @happ.health
Reklam ve İş birlikleri için: happdestek@gmail.com
--
Bu bölüm “Happ” hakkında reklam içerir.
Transkript
HepAlt Kendini İyileştir'i sunar.
HepAlt dijital sağlık uygulaması, Sağlık Bakanlığı tescilli bir platformdur.
Psikolojik danışmanlıktan beslenme desteğine ve daha birçok sağlık hizmetine evinizin konforunda ulaşabilirsiniz.
Herkese merhaba, ben Merve.
Yaklaşık 11 yıldır insanların kendilerini iyileştirmelerine yardım ediyorum.
Bu podcast kanalında da Kendini İyileştir'mek isteyen insanlara terapi odasında verdiğim önerileri paylaşacağım.
Bugün çok tanıdık bir soruyla başlıyoruz.
Bu yaşadıkları normal mi?
Bazen öyle bir noktaya geliyoruz ki neyin içgüdü, neyin kaygı, neyin beden, neyin beyin olduğuna dair tüm sınırlar bizim için bulanıklaşmaya başlıyor.
Unutuyoruz, acaba stresten mi?
Uyuyamıyoruz, acaba yorgunluktan mı?
Sabahları kendimizi taş gibi hissediyoruz ama gün içinde hiçbir şey yapamıyoruz.
Bu bir tükenmişlik mi?
Yoksa beynimizin bize gönderdiği, dikkate almamız gereken bir sinyal mi?
Bugün size çok basit ama çoğu zaman unuttuğumuz bir şeyi hatırlatmak için buradayız.
İnsanız, makine değiliz.
Sürekli üretmek, hep iyi hissetmek, asla yorulmamak bu bir hayal değil, bu bir yük.
Ve bazen o yorgunluk sandığımız şey beynimizin yardım çığlığı olabilir.
Unutkanlık, odaklanamamak, uykusuzluk, baş ağrısı bunlar sadece ruhsal değil, nörolojik belirtiler de olabilir.
Bugün bu soruları çok kıymetli bir konuğumla birlikte ele alacağız.
Yanımda nörolog, uzman doktor Gülten Özdemir var.
Hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk.
Nasılsınız? Teşekkür ederim.
Siz nasılsınız? Teşekkür ederim.
Heyecanlı mısınız? Heyecanlıyım tabii.
Ben de heyecanlıyım. Bu iyi.
Konuklar gelince ben daha da heyecanlı oluyorum.
Öyle mi? Evet. Niye bilmiyorum.
Şimdi... Bugün Gülten Hocam'la birlikte beynin normal tepkilerini, yanlış alarmlarını, sessiz çığlıklarını konuşacağız.
Çünkü bazen yaşadıklarımız normal ile maskelenmiş büyük sinyaller olabilirken anormal sandığımız şey ise insan olmanın en doğal parçası olabilir.
O zaman size sorularımla başlayalım mı?
Başlayalım canım. Sürekli unutmak, dalıp gitmek, odaklanamamak bunlar günümüz insanlarının normalleştirdiği şeyler.
Hatta bana gelen bazı danışanlarım şöyle diyor.
Ne oldu bilmiyorum ama son zamanlarda hiçbir şey hatırlayamıyorum.
Geçmişe yönelik anılarım sanki silinmiş gibi hissediyorum.
Ve hemen ardından şunu ekliyorlar.
Acaba bende bir sorun mu var?
Bunlar normal mi? Gülten Hocam siz bir nörolog olarak bu tür unutkanlıkları nerede günlük hayatın yorgunluğu, nerede bir nörolojik belirti olarak ayırt ediyorsunuz?
Bunu nasıl yapıyorsunuz? Öncelikle şunu söylemek isterim.
Günlük hayatın koşuşturmaları.
Tempolu bir hayat, aşırı stres, aşırı yorgunluk durumunda hepimizde unutkanlık olabilir.
Bu normal. İyi bir dinlenmenin arkasında unutkanlık düzeliyorsa bu normaldir.
Biz buna patolojik bir unutkanlık demeyiz.
Ama eğer dinlenmekle geçmiyorsa ve günlük yaşamda işleri aksatmaya başlıyorsa işte nedir bunlar?
İsimleri unutmak, randevuları unutmak, kime randevu verdiğini artık hatırlayamamak, bunlar iş hayatında sorunlara neden alıyorsa, işte evde yemeğin altını yakmak, bunun ciddi
bir alarma sebep olması, artık adresleri bulamamak, insan isimlerini ciddi ciddi unutmak gibi böyle giderek artan ve geçmeyen bir problem varsa işte orada bir sorun var demektir.
O zaman nöroloji uzmanlarına başvurmak lazım ve incelemeleri başlatmak lazım.
Yani aslında günlük hayattaki yorgunluğa bağlı unutkanlıkları çok da endişeyle karşılamamamız gerektiğini söylüyorsun.
Biz nöroloz bizde bile olur yani.
Normal. Hele böyle bir mega şehirde İstanbul'da.
Trafik gürültüsü, kalabalık gürültü, yorgunluk.
Herkes unutuyorum diyebilir.
O zaman şunu hatırlatmakta fayda var değil mi?
Beyin bir bilgisayar gibi kayıt etmiyor hiçbir şeyi.
Özellikle aşırı stres, kaygı ya da duygusal yük altındayken beyin yeni bilgileri işlemekte ve yönetmekte zorlanıyor.
Yani bazen unutkanlık bir bozulma değil, beynin kendini savunmaya aldığı bir mekanizma.
Beyin bir şeyleri unutmayı seçerek bizi korumaya çalışıyor olabilir mi?
Ya çok güzel cevap verdin.
Hani beyin bilgisayar gibi değil dedin ama biraz da bilgisayar gibi aslında.
Yani kendini koruma mekanizmaları da böyle bilgisayarın koruma mekanizmalarına benziyor beynin.
Yani bilgisayarda aşırı derecede yüklendiğinde, yorulduğunda nasıl bir tepki veriyor?
Donuyor değil mi? Yavaşlıyor, ısınıyor.
Yani bir programa ulaşamadığın zaman ne oluyor?
Kopukluklar oluyor. Yani bilgi bilgiye gidemiyorsun, düşüyor, kopuyor.
Yani insan beyninde de bunlar yaşanıyor.
Doğru yani bir makine bile paydos edebiliyorsa biz de galiba edebiliriz bazen değil mi?
Evet aynen. Peki o zaman diğer soruma geçiyorum hocam.
Bunu çok merak eden insan var.
Zihin sisi dediğimiz şey son zamanlarda çok duyduğumuz bir kavram.
Net düşünememek, kendine yabancılaşmak.
Sizce bu neyin sonucu olabilir?
Yani beynin enerjisi mi tükeniyor?
Aslında az önce sanki böyle giriş yaptık gibi bu konuya.
Yani beyin sisi beynin aşırı yüklenmeye karşı verdiği bir cevap.
Orada bir... Bir korumaya alıyor kendini.
Yani hangi durumlarda işte aşırı yorgunluk, vitamin eksiklikleri, geçirilen viral enfeksiyonlar.
En çok böyle korona zamanlarında karşılaştık beyin sisi durumlarıyla.
O sırada bu rahatsızlıklara bağlı, bu eksikliklere bağlı ve işte dinlenememe, yorgunluk gibi durumlarda beyin o sırada kendini korumaya alıyor.
Yani bir dur, bir dinlen, bir ağırlaş diyor.
Yani insan kendine yabancı olabiliyor.
Böyle nerede olduğunun ya da bir kafa duruyor yani.
Bu duruma beyin sesi diyebiliyoruz.
Evet. Beyin galiba yoğun stres ve duygusal baskı altında kaldığında enerji tasarrufuna geçiyor.
Aynen. Beyin kendi enerjisini o sırada kısıtlıyor.
Daha tasarruflu kullan diyor.
Evet. Müthiş bir sistem var aslında içeride.
Bizim hayatta kalmamız için çalışan bir sistem var.
Düşünceler bulanıklaşıyor.
Çünkü zihin asıl önceliği net düşünmek değil.
Hayatta kalmak. Bunu hatırlamamız gerekiyor.
Yani o bulanıklık, o sis dediğimiz şey aslında beynin şu an daha fazlasını işleyemem deme yöntemi diyebilir miyiz?
Evet, aynen. O zaman diğer soruma geçiyorum.
İnsanlar uyanıyor ama dinlenmiş hissetmiyor.
Bunu sanırım çok sık yaşıyoruz çoğumuz.
Uyuyor ama beyin sanki hiç kapanmamış gibi.
Hiç o sistem yenilenmemiş gibi.
Sizce bu bedenin mi zihnin mi yorgunluğu?
Aslında bakacak olursak ikisi birden.
Yani uyku hem vücut için gerekli hem de beynin iyileşmesi, beynin yenilenmesi, beynin onarılması için de gerekli bir işlem.
Uyku sırasında özellikle uykunun yüzyel evreleri ve derin evreleri vardır.
Derin evreler işte REM uykusu ve derin evre döneminde beyin kendini yeniliyor, hafızayı yeniliyor.
Yani beyin için gerekli bir işlem.
Yeteri kadar uyumazsak özellikle uyusak da derin evreleri uyumazsak.
Hafıza zarar görür. Beyin kendini tazeleyemez.
Ve uyandığında yorgun uyanır insan.
Gün içinde de böyle dikkat eksikliklerinden yakınır.
İyi bir uyku sanırım sadece saatleri doldurmak değil.
Evet. Eğer zihinde çözülmemiş duygular, yarım kalmış çatışmalar varsa uyku boyunca bedenin dinleniyor ama zihin çalışmaya devam ediyor.
Rüyalarda ortaya çıkan şeyler de aslında bunlar.
Bu yüzden sanırım sabahları dinlenmemiş uyanmak sadece fiziksel bir sorun değil duygusal yüklerin de göstergesi diyebilir miyiz?
Evet yani psikiyatri tarafından bakacak olursak stresli durumlarda da insanlar uyuyamıyorlar.
Ama ben bir nöroloğum bir nörolog gözü de bakacak olursak ben uyuyamıyorum diye gelen hastalarda ilk başta organik bir rahatsızlık var mı diye bakıp sonrasında bu psikolojik olabilir diye düşünüyorum.
Mesela işte horlamak.
uykuda nefes durmaları, işte parasomne dediğimiz uykuda rahatsızlıklar bunlar yoksa başka nedeni vardır uyuyamamanın.
Bunlar da uykunun derin evrelerine geçmesine engel olur ve sabah çok yorgun uyanırlar.
Yani uyumuş olsalar bile sabah kalktıklarında hocam ben uyudum, uyudum, uyudum sabah kalktığımda sanki üstümden tır geçmiş gibi yani hiç dinlenemedim diye yakınırlar.
Peki hocam bu uykusuzluğu ne zaman artık bir...
sorun haline getirip yardım almaya gitmemiz lazım.
Çünkü uykusuzluk dediğimiz zaman sanki herkesin bundan bir derdi varmış gibi geliyor bana.
Ya uykusuzluk bizim ülkemizde de çok ilginç bir şey.
Aslında çok ilginç bir konuya değindin.
Ya ben uykuyla da ilgilenen bir doktorum.
Hani vakti zamanında uyku laboratuvarı da işlettim.
Yani bizim ülkemizde de böyle uyuma çok farklı algılanıyor.
Hep şeye bakarım ben yani yabancı filmlere bakınca ya bunlar saat kaçta uyuyorlar?
Cinayet ne zaman oluyor böyle?
Severim bu tür şeyleri.
Yani banyoda yaşıyor işte biraz sonra ölecek karakterimiz genç kızımız veya erkeğimiz.
İşte trenle evine geliyor ya da işte metro ile evine geliyor.
Önce arkadaşlarıyla buluşuyor.
Bir iki bir şey içiyor. Arkasından işte spor yapıyor.
Evine geliyor. Yemeğini yiyor.
Bir bakıyorsun 19 gibi televizyonun karşısına geçmiş.
Saat 21'de bayılmış gitmiş.
Cinayet 22 ile 02 arasında işleniyor.
Bizim ülkemizde 22 ile 02 arasında herkes ayakta.
Bizde Ramazanlar çok kolay geçiyor.
Aynen. Yani ciddi bir uykuyu algılayamama, ne zaman uyacağını bilememe problemi var Türk halkında.
Saat 23 gibi.
Melatonin salgılanır.
Melatonin salgılanmasıyla birlikte yavaş yavaş yatağa doğru yönelmek lazım.
Bunun bilincinde olmak lazım.
Yani mesela bazen uyku öncesi ilaçlar öneririm hastalara.
Yatmadan önce alın bu ilacı derim uyuyamayan hastalar için.
Yine gelir ben uyuyamadım diye ne zaman aldım?
Hocam yatmadan önce dediniz ya ben zaten saat dörtte yattım işte üç buçukta aldım ilacı.
Yani algı da böyle dörde kadar ayakta olmak.
Peki hocam böyle bir reçete verebilir miyiz şu açıdan?
Hani hep duyarız ya şu yaştaki insanların 8 saatlik 7 saatlik uykusu normal bir insan için yeterlidir.
Bunu diyebiliyor muyuz? Tabii ki Merve'cim diyebiliriz ama bu şununla da alakalı.
Bazı insanlar var çok güzel derin uyku veren uyurlar.
Uykumuzun %50'si derin uyku %50'si yüzeyel uyku gibi uyumalıyız.
%50'yi böyle adam gibi uyuyan böyle fresh uyuyan.
O tür insanlara 5 saatlik uyku da yeterli.
Yani kalkar zımba gibidir.
3 saatlik uyumak da yeterlidir onlara.
Ama bazı insanlar zannedersem ben öyle birisiyim.
Daha çok uykularının yüzyıl evrelerine uyurlar.
Yani derin uykuya çok fazla geçemezler.
Rem uykusu yeterli olmaz.
O insanların 8 saat 10 saat arası uyuması gerekir.
Bir de yaş. Yaşla birlikte yani 50 yaşının üzerinde artık...
O yaş grubundaki insanlar da yavaş yavaş uyuma sıklığı azalır.
Yani bu işte 8 saat dediğimiz süre 7 saat, 6 saat, 5 saate düşmeye başlar.
Yani onlar güzel güzel böyle namaz saatinde kalkarlar.
Kurulmuş saat gibi ondan sonra.
Sabah sporlarını yaparlar.
Yaşlar daha az uyurlar.
Ama ortalama yetişkin birinin 8 saat uyuması önerilir.
Daha genç insanların 8-10 saat uyuması önerilir.
O zaman şunu diyebiliriz değil mi?
Eğer genç yetişkin grubundaysak, yaşlılık evresinde henüz değilsek bizim için 11'de başlayan melatonin salgılandığı bir dönem var.
Aslında hepimiz için ama dikkat etmemiz gereken şey 11'de yatağa giriyor olmak, uyku moduna geçiyor olmak.
Ve mümkünse eğer çok derin uyuyabiliyorsak 5-6 saat okey ama çok derin uyuyabilen biri değilsek o 7-8 saati tamamlamak faydalıdır diyebiliriz.
Kesinlikle. Bir de melatonin salgılandığı saatte uyumak o kadar harika ki yani çok doğal bir nörotranspitler var elimizde melatonin ve kendimiz salgılatıyoruz onu.
Antikanserojen hafızayı toparlıyor ondan sonra cilde iyi geliyor.
Yani iyilik hali o kadar fazla ki neden yararlanmıyoruz ki biz bundan yani.
Genellikle onun bittiği saatlere yakın uyuyoruz ve Dışarıdan melatonin almaya başlıyoruz bu defa.
Ona ne diyorsunuz hocam? Çok yaygınlaştı melatonin alımları takviye olarak.
Yani eğer insan uyuyamıyorsa çok zararlı bir nörotranspiter olarak düşünmüyorum ben.
Alabilirler tabii ki. Zaman zaman ben bile alırım melatonin'i.
İhtiyaç duyulduğu zaman şu jet lag durumlarında bazı hipnik şerk rahatsızlıkları olur insanların.
İşte uykuda bir merdivenden düşüyormuş gibi sıçrayarak uyanma.
İşte uykunun başında veya uykudan uyanırken sıçramaları olan insanların aşırı yorgunluk, melatonin eksikliği olan kişilere bunlara veriyoruz, faydalanıyorlar.
Ama ilk uyuyamıyorum deyip hemen doktora danışmadan eczanelere sorarak, eczacılara sorarak sık fazla melatonin aldıkları insanların görüyoruz, karşılaşıyoruz.
Bir ekleme daha yapabilir miyiz hocam?
Sadece sanırım 11'de yatmak değil bir de çok karanlık bir odada yatmak etkili.
Tabii tabii çok güzel söyledin.
Çünkü ise ışık yakmayalım.
Telefon ışıklarının da yanmadı.
Hatta bazı insanlar televizyon açık uyuyor.
Bu aslında onun doğal salgılayacağı melatonini de etkiliyor diyebiliriz değil mi?
Hem melatonini etkiliyor hem de işte derin evreye ve reme geçişine engel oluyor.
Evet. Ben plandan koptum.
Öyle bir aktı ki sohbet. Ben soruları da unuttum.
O zaman geçiyorum diğerine.
Peki duygusal gibi görünen ama altında nörolojik temelleri olan hastalıklar var mı?
Mesela. Depresyon gibi başlayıp aslında MS ya da epilepsi gibi bir tabloya dönen hastalarla karşılaşıyor musunuz?
Olmaz mı? Bizim hastalıklarımızın pek çoğu böyle bir başlangıcı olabilir.
Yani hemen hemen hepsi böyle başlamaz ama psikiyatrik zeminle başlayan hastalıklarımız çok.
Örneğin multipisikleroz hastalığı, kısaca MS denen rahatsızlık.
Örneğin frontal lop, beynin ön bölgesinden kaynaklanan epilepsiler.
Yine beynin ön bölgesinden kaynaklanan frontotemporal demans dediğimiz demanslar.
Daha başka pek çok hastalıktan bahsedebilirim.
Parkinson vurguları başlamadan önce ortalama 5-10 yıl öncesinden bir majör depresyonla başlayabilir.
Huntington koresi dediğimiz bir rahatsızlık var.
Orada yine psikiyatrik problemlerle başlayabilir.
İşte mani, depresyon, bipolar, anksiyete gibi duygu durum bozuklukları.
Pek çok hastalık var.
Wilson. hareket bozukluğu hastalığı, o da psikiyatrik rahatsızlıklar, rahatsızlık başladıktan sonra eklenebilir ama bazen de fiziksel, motor bir rahatsızlık başlamadan önce önce psikiyatrik
rahatsızlıklarla da başlayabilir bu tür hastalıklar.
O zaman bazen bir insanın yaşadığı küçük ruhsal dalgalanmalar aslında bedende başlayan büyük bir değişimin ilk habercisi olabilir.
Bunları görmezden gelmemek mi gerekir?
Kesinlikle. Yani onu zaten terapist...
hisseder gibi düşünüyorum yani hisseder ve organik bir hasar var mı diye biz nörologlara gönderirler.
Göndermeleri gerekir.
Evet aslında biraz önce sizinle konuştuğum gibi hocam ben sizin de aracılığınızla meslektaşlarıma bir mesaj da göndermek istiyorum.
Sanırım bu işler çok doktorculuk oynamamamız gereken durumlar.
Bazen çünkü terapistlerimiz ya da diğer alanlarda kişiler Bu süreçleri sadece bir depresyon gibi, sadece bir mani gibi işlerse aslında kişiye çok ciddi bir zaman kaybına yol açıyor hastaya.
O yüzden sanırım önce bir nöroloji muayenesi, bir psikiyatri muayenesi biz terapistlerin de işini kolaylaştıracak ve doğru yeri tedavi etmemizi sağlayacak bir duruma götürecek.
Kesinlikle. Az önce programa başlamadan önce bir sohbet etmiştik.
Uzun zaman psikiyatri tedavi gören genç bir kadın.
En son bir gün buna böyle bir money tablosuyla, major depresyon tanısıyla takip edilen böyle manik ataktayız.
Koşup randevu alıp gelip müjdeli bir haber verir gibi işte biliyor musun benim hastalığım bulundu.
Yani başka bir psikiyatrist tedaviye yanıt vermeyince çok dirençli olunca bir nöroloğa gönderip MR çektirmeyi akıl ediyor ve MR'ında yaygın.
Böyle fazla demeyenizden plaklar saptanıyor.
Kadıncağız yıllardır MS hastasıymış.
Ve rahatsızlığı yani bu psikiyatrik rahatsızlığının zeminindeki temelindeki rahatsızlık aslında MS hastalıymış.
Ve hasta mutlu oluyor yani bana bir tanı konuldu en azından neden böyleyim ben bu anlaşıldı diye.
Mutlu olup diğer doktoruna haber vermeye geliyor.
Çünkü biz belirsizliğe tahammülde çok zorlanıyoruz insan olarak.
Ve o belirsiz kalan, çabaladığımız halde hiçbir yere varamadığımız yerler bizi umutsuzluğa sürüklüyor.
Adı konduğunda savaşacağımız şey belirginleşmiş oluyor.
O yüzden ben nöroloji, psikoloji ve psikiyatrinin böyle dirsek temasına çalışmasını hep çok önemsiyorum.
Sanırım siz de aslında bunu vurguluyorsunuz.
Hep beraber daha doğru bir yol izleyebiliriz hastalar için diye düşünüyorum.
O zaman diğer soruma geçeyim.
Kaygıdan şikayet etmeyen insan yoktur herhalde.
Ama ben bir psikolog olarak şunu da görüyorum.
Kaygısız olmayı hedef haline getiriyoruz fakat bu bir rüya.
Bu bir gerçek değil. Sizce bir insanın hiç kaygı duymaması nörolojik olarak mümkün mü?
Yoksa kaygı aslında beynin yine bir hayatta kalması stratejisi mi?
Kesinlikle kaygı beynin hayatta kalması stratejistir.
Üstüne bastın doğru söylüyorsun.
Kaygısız olmayı amaç haline getirmek doğru değil.
Yani kaygı korur.
Onu beyni koruyan bir reflekstir.
Tehlikelere karşı korur.
Yani sana der ki yani dur dinle burada bir sorun var, bir problem var.
Böyle bir bakalım, aşalım bunu.
Burada ne var diye. Kaygısızlık yapan nörolojide bildiğimiz hastalıklar var.
Kaygısızlık, rahatsızlığı.
Ama yeterince kaygı gereklidir, önemlidir.
Beyni korumak için, insanın kendisini koruması için.
Evet ben de böyle düşünüyorum.
Yani kaygıyı bitirmek amacımız olmamalı da.
Tamamen kaygısız olabilir mi?
Nasıl yönetebiliriz kaygıyı?
Orayı düşünmemiz lazım.
Beynimizin bizi korumak için geliştirdiği en ilkel savunma mekanizmalarından biridir kaygı gerçekten.
Tamamen kaygısız olmak sizin de dediğiniz gibi hem biyolojik hem de psikolojik olarak mümkün değil.
Asıl mesele kaygıyı sıfırlamak değil, onunla mücadele etmeyi ya da...
Onunla nasıl yaşayabileceğimizi öğrenmek.
Çünkü kaygıdan tamamen kurtulmak insan olmaktan vazgeçmek demek.
Hazır burada kaygıdan bahsetmişken bizim çekimlerimizden biri var kafaya takmamak mümkün mü diye.
Bence insanlar onu da dinleyebilir.
Ben orada stratejileri birazcık anlattım.
O zaman diğer soruya geçiyorum hocam.
Bazı insanlar... Ben boş boş bakıyorum, dona kalıyorum diye anlatıyorlar yaşadıklarını.
Dışarıdan bir dikkat eksikliği gibi görünüyor ama sizce beyin böyle anlarda aslında tam olarak ne yapıyor?
Bu bir sorun mu yoksa kendini kapatıp koruma biçimi mi?
Kısa devre yapıyor. Kısa devre işte bilgisayar gibi.
Kendini korumaya çalışıyor, yavaşlıyor.
Dona kalmanın da altında her zaman bir rahatsızlık, bir...
problem patoloji olduğunu düşünmüyorum ben.
Beyin o sırada kendini koruyor.
Aynen bilgisayarın çok yoğun çalıştığı zaman, yorulduğu zaman ısınması, donması, ağırlaşması gibi ve kısa devre yapması gibi beyinde böyle dona kalma gibi yaşadığı bazı işte
stresli durumlar, aşırı yorgunluk, üst üste binen yorgunluklar, uykusuzluk bunlar böyle hepsi üst üste geldiği zaman dona kalma yaşayabiliyor.
Mesela en çok hangi dönemlerde bahsediyorlar hastalar?
Ağır bir yaz durumu, sevdiği birini kaybettiği zaman.
Duygular üst üste yani sevinci, üzüntüyü tartamıyor o dönemde.
Yani bir duygusal donma yaşayabiliyor.
Yine bu bir koruma refleksi beynin.
Ne güzel anlattınız. Yani her dona kalma bir arıza değil, bazen beynin aşırı yüklenmeye verdiği sağlıklı bir yanıt diyebiliriz değil mi?
Aynen, evet. Diğer bir soruma geçiyorum.
Kimi zaman insanlar küçük bir ışık, bir ses, bir kokuya aşırı tepki veriyorlar.
Duygusal hassasiyet gibi duruyor bunlar ama beyin bu aşırı uyarılmayı neden yapıyor?
Bu da normal bir tepki diyebilir miyiz?
Normal tepki diyebiliriz.
Özellikle bazı hassas dönemlerde beyin uyaranlara karşı eşiğini düşürüyor.
Ne tür hassas durumlar, dönemler diyebiliriz.
Mesela migrenliler bunu çok söylerler.
Anksiyete de olur değil mi?
Migrenliler ne derler yani işte ışık çakmaları oldu.
Ondan sonra işte kokuya hassasiyet, sese hassasiyet, ışığa hassasiyet gibi hassas dönemler olur.
Burada da beyin işte tehlike var mı yok mu diye bir kontrol ediyor.
Yani yine bir korunma refleksi beynin kendisini.
Biz bunu travmalarda da çok görüyoruz.
Zihin orayı kaydediyor, anıyı hatırlamıyor ama duyuları hatırlıyor.
Gördüğü şeyleri, duyduğu sesleri, ortamın kokusunu.
Sanırım bu da onlardan biri o tepkiler, sağlıklı bir savunma tepkilerinden biri.
Aşırı stres durumlarında da oluyor. Diğer bir soruma geçiyorum.
Bu soruyu gerçekten ben de merak ederek yazdım.
Hocam duygularını kaybettiğini söyleyen insanlar var.
Ağlayamıyorum diyenler.
Beyin gerçekten bir noktada duygu üretmeyi durdurabilir mi?
Beynin duygulardan sorumlu olan merkezi limbik sistem.
Limbik sistemde neresi var?
Yine beynin bu frontal, ön bölgesi dediğimiz bölgelerle bağlantılı olan amigdale, hipokampus ve singulat korteks.
Duyguları üreten merkez.
Belli bir yükle baş edemediği zaman beyin, daha çok duygusal yükler bu bölgeye, işte duyguları ayarlayan limbik sistem adeta kapatıyor kendini.
Bir çeşit duygusal donma, yine bir korunma mekanizması.
Bir yere kadar normal.
İnsanlar acıya karşı kendilerini kurtarmaya çalışmak için işte bu yaşadıkları sevinç, üzüntü gibi temel hisleri hissedemez hale gelebiliyorlar.
Bu donma durumunda gayet normal bu dönemlerde.
Ben de buna katılıyorum.
Galiba bu hissizlik hali çoğu zaman tükenmişliğin tepkisi.
Yani çok hissetmenin bedeli hissizlik.
Bu bir kopuş değil.
Tam tersine hayatta kalmak için geliştirilmiş gene bir savunma.
Peki hocam yine herkesin merak ettiği bir şey soracağım.
Şu an aklıma geldi.
Antisosyaller var ya onlar da mesela empati gibi, merhamet gibi duyguları hissedemiyorlar.
Bunların beyin görüntüleme sonuçlarına baktığınız zaman gariplik var mı normal insanlara göre?
Bunun şey de şu bizim empati yoksulluğuna sebep olan bir çeşit demans rahatsızlığımız var.
Frontotemporal demans. Beynin ön bölgesi, frontal bölge.
dürtüyle ilgili olan, dürtüsel düşünmeyi sağlayan, işte egoyu ayarlayan bölgede fazla yani orayla ilgili bir problem olduğu anlaşılıyor görüntülemelerde.
Evet, antisosyallerde.
Frontal temporal demanslılarda da böyle hani kaygısızlık, kayıtsızlık onlarda vardır.
Empati yapamazlar.
Ondan sonra kayıtsızdırlar.
Böyle apatik haldedirler.
Duyguları... Donmuş gibi.
Aile yakınlarına duygusuzmuş gibi gelirler.
Frontotemporal demans.
Biraz da bu açıdan da üzüntü verici yani.
Bunu söyleyebilirim.
Beynin ön bölgesiyle ilgili problem yaşayanlarda.
Yani bu sadece frontotemporal demans değil.
Nörolojik hastalıklarda. Örneğin MS için örnek vereyim.
O demeyen ZAM plaklar beynin ön bölgesinde yaygın ve limbik sistemle ilgili bir plaklar varsa.
İşte duygu durumunu etkileyen küntlük, apati, duygusal dalgalanmalar, bir anksiyete, bir öfori durumu gibi ruhsal değişik durumlar olabiliyor.
Peki tükenmişlikle bunları nasıl ayırt edebiliriz günlük hayatta?
Güzel, güzel bir soru.
Tükendiğimiz zaman dinlenirsek, yeteri kadar dinlenirsek ya da tükenmemize sebep olan her neyse en çok böyle yoğun iş ortamlarında yani O sebepler uzaklaştığında
kişi düzeliyorsa yani artık iş yerine ayağı geri geri gidiyor.
Artık gitmek istemiyor yani zamanı gelmiş o işi değiştirmesi gerekiyor.
O eşi değiştirmesi gerekiyor.
Evlilikler de tükenmiş tamam mı?
Evliliklerle ilgili yas durumunu yaşayıp yeteri kadar destek alıp işte arkadaş grupları ya da işte siz terapistler.
Veya işte beslenmesini düzeltip, vitamin, mineral beslenmesi, her sebebi neyse neye bağlıysa bunlar çözülüp yeteri kadar uyuyup dinlendiğinde kendine geliyorsa kişi tabii bu tükenmişlik
sendromudur. Zaten orada tükenmişlik durumunda olduğu bellidir yani.
Hani klinik de ele verir, hikayesi de ele verir kişinin.
Söyler yani işte bu kadar çalışıyorum, patron işte arkadaşlarım, iş arkadaşlarım tarafından zorlanıyorum, zorbalık görüyorum.
İşte iş yerine gitmek istemiyorum veya evliliğini anlatır.
Sorunu olayları beyni seni oraya o konuya doğru götürür yani.
Bir boşlukta kalmazsın hikayeyi tamamlamak için.
Çok güzel hocam. O zaman şöyle bir hissizlik yaşıyorsak dönüp hikayemize bakalım değil mi?
Bir yardım almadan. Beni bu duruma getiren bir yaşam olayı var mı?
Bir kayıp, bir zorlanma, duygusal bir yıpranma var mı?
Yoksa aniden gelen bana bir anlamını bulamadığım bir...
Hissizleşmeden bahsediyoruz.
Ona bir kendi kendine bakabilir o zaman.
Evet. Peki.
Hocam yaşlı bireylerde özellikle şunu çok görüyoruz.
İçine kapanıyor, konuşmak istemiyor, unutkanlaşıyor.
Ve bu genelde böyle çok uzun zamana yayılmıyor.
Daha akut kısa bir dönemde oluyor.
Ki bu bir demans mı?
Yoksa ağır bir depresyonun nörolojik bir gölgesi mi?
Nasıl ayırt edebiliriz? Yaşlılık.
Yaşlılık özel bir durum.
Yani zor bir süreçti.
Yaşlılık depresyonu denen bir durum var.
Yaşlılık depresyonu. Yani o değişimi kabul etmek, yüzün değişiyor, cildin değişiyor, kıyafetlerin değişiyor ondan sonra.
Yani emeklilik, iş, sana bakış açısı falan.
Ömür az kaldı, hayallerin var.
Hayallerinin gerçekleşenler var, gerçekleşmeyenler var.
Yaşlarda bunlar depresyona sebep olabiliyorlar.
Yine eğer psikolojik destek...
Ailesel destekle bu depresif duygu durum, ruhsal çökkünlük düzeliyorsa yaşlılık depresyonu sıradan depresyondur diyebiliriz.
Ama eğer düzelmiyorsa psödo demans dediğimiz yalancı demans, işte ağır depresyonla başlayan yaşlılığın depresyonu destek almazsa bir müddet sonra gerçekten demansa
doğru gidebiliyorlar. Sosyalleşemiyor bu insanlar.
İçine kapanıyor ondan sonra.
Görüşmeler azalıyor.
Görüşmezsen konuşmalar, kelimeler zaten azalıyor.
Kullandığın kelimeler azalırsa kelime dağarcığında daralır ve gerçekten demansa doğru gidersin.
Demans bu şekilde depresyonla da başlayabiliyor.
O aradaki ince çizgiyi ayırmak lazım.
Yani aslında her yaşlı depresyona girdiğinde demans mı olacak?
Veya demans depresyonla mı başlıyor?
Böyle diyemeyiz. Bazen tam zamanında, tam zamanda yetişip depresyonu tedavi ettiğimizde pırıl pırıl güzel bir bellek sistemler gayet kurtuluyor.
Kendine geliyor kişi. Çok güzel.
Peki hocam o zaman biz kaç yaşından sonra ki bizi dinleyen insanlara böyle bir nörolojik muayeneyi önerelim?
Yani aslında ben 50 yaşına...
Çok dikkat etmesi. 50 yaş bir dönüm noktası diye düşünüyorum.
Şöyle arabalarımızı böyle iki yılda bir bakıma götürüyoruz değil mi?
10 bin bakımı. Bir de şöyle bunu bu bakımı devlet zorunlu kılıyor yani.
Zorunlu kılmazsa atlayacağız, gitmeyeceğiz.
Bizim nörolojide şöyle bir şey var.
Annelerini, babalarını, anneannelerini, dedelerini hastaneye ilk getirdiklerinde ilk onları biz acilde görüyoruz.
Acilde şöyle yakalıyoruz.
Yani beyin kanaması geçirmiş ya da beyin damar tıkanıklığı geçirmiş.
Komada biraz sonra onu yoğun bakıma alacağız.
Belki iki üç saat sonra kaybedeceğiz.
Ölecek. Soruyoruz hasta yakınlarına.
Nesi var? Hocam öyle sağlıklı, öyle sağlıklıydı ki hiç doktora gelmedi.
İlk defa geliyor. Yani şu doktora gelişimiz ilk defa.
Yani bu doğru bir şey değil.
İşte ilk defa ölümle geldi.
Yani beyin kanamasıyla geldi.
Beyin damart kanıklığıyla geldi.
Düzenli gelip tetiklerini yaptırsa bu da olmayacaktı.
Bu şey gibi şeker tanısı almış olan insanların erken yaşta, şeker hastalığı tanısı almamış olan, şeker hastalığı olmayan insanlara göre ileri yaşta daha sağlıklı olduğunu, daha uzun
ömürlü yaşadıklarını... Görmüşler bilim adamları.
Çünkü tanıyı alıyor ve hasta kendine bakıyor yani.
Beslenmesini düzeltiyor.
Şeker almıyor, karbonhidrat almıyor, yağlı beslenmiyor, yürüyüşlere gitmeye başlıyor.
Ve daha sağlıklı, daha uzun ömürlü yaşıyor.
Bu da onun gibi bence 50 yaşından sonra, özellikle 50 yaşında kesinlikle hemen bir nörolojik muayene olmak gerekiyor.
Ve belli incelemeleri 2 yılda bir.
Nörolojiye giderek yaptırmak gerekiyor.
Aynen araba bakımı gibi iki yılda bir.
Evet bence de 50 yaşından sonraki herkese o zaman bizi dinleyenlerin anneleri, babaları, sevdikleri kimse artık ya da kendileri size bir uğrasınlar iki yılda bir.
Yani şununla hiç gurur duymasınlar.
Hiç doktora gitmemiş aile yakınınız varsa bu hiç gurur duyulacak bir şey değil.
Bu tam tersine bence utanılacak bir şey yani.
Bir ihmal bence. Kesinlikle yaşlı ihmali.
Evet. Önlenebilecek birçok şeyi hastaneye gitmemekle övünerek kaçırıyoruz.
Bu bir sağlıklılık belirtisi değildir.
Ben şeye de çok dikkat ediyorum.
Etrafımda benim böyle kendi doktor camiasının yakınları arasında da var.
Mesela onun gibi bir şey.
Ben psikoloğa gitmem. Psikolog bana ne yapacak ki?
O bana ne yapacak ki?
Ne verebilir ki? Ben kendim çözmeye çalıştım.
Onun gibi bir şey yani.
Ve işte tansiyonuma dikkat ederim.
Tuzlu yemem. İşte limon içerim.
Ondan sonra su alırım.
Doktora gitmeden idare edebilirim diye düşünüyor insanlar.
Hocam bu hafta yaşça olgunlaşmış bir teyzemizle görüştüm.
Biraz önce size bahsettim. Ben yaşlıları çok seviyorum.
Çok da iyi anlaşıyorum. Mesela o bana çok derin bir depresyon belgesi de geldi.
Ve nörolojik olarak organik bir sebep saptanamadı.
Hazır konu gelmişken yaşlılara yalnız kalmak iyi geliyor mu?
Ben bunu sizden de dinlemek istiyorum.
Yani yalnızlığın böyle nöropsikolojik açıdan bir dezavantajı var mı?
Yaşlara yalnız kalmak nasıl iyi gelsin hiç önermem.
Yani tam asıl sosyalleşmesi gereken dönemlerde yalnız bırakmak.
Yani hipokampüsün orada çalışan bir bellek var.
Çalışan bellek iletişim esnasında doldurulur.
Yaşlıya yalnız kaldığında iletişim kuracağı ne var?
Sadece evdeki televizyon.
Eskiden radyo vardı evdeki televizyon ama aktif değil monolog şeklinde yani hep televizyon konuşuyor.
Sen televizyona karşılık veremiyorsun.
Ya eskiden böyle kıraathaneler vardı kahvehaneler.
Önceden böyle sigara duman altıydı ama hani duman altı olmazsa kıraathaneler çok tercih edilecek yerler yaşlılar için.
Emekli oluyorsun, gidiyorsun kıraathaneye.
Bir sürü senin gibi insanlar var.
Gazeteler açılmış eskiden, eskiye göre söylüyorum.
Gazetelerden günlük haber alıyorsun.
Duvarda televizyon var.
Televizyonda mutlaka mutlaka haberler açık veya maç açık.
Yani maçtan bilgi alıyor, haberlerden bilgi alıyor.
Ondan sonra genellikle mahallenin kıraathanesidir.
Hemen işte mahalleden komşular geliyor gidiyor.
Kim kiminle evlenmiş, kim kiminle nişanlanmış, kimin kızı kime kaçmış.
Yani bütün ayaklı bilgileri alıyor yani etkileşiyor ve sosyal oluyor ve orada Alzheimer demans çıkma ihtimali çok düşük evde kapanan ve görüşmeyen insanlara göre.
Değil mi? Ama bu kıraathaneler öldü yerini nelerle bıraktı işte kahve kültürü yeni genç Z kuşağı kahve içiyor ve çok pahalı yani bir çay içiyor zavallı yaşlı.
Kahve parasına 10 tane çay içer.
Bütün akşama kadar orada geçirir.
Eve gitse kadın evde temizlik yapıyor.
İstemiyor kocayı evde.
Ondan rahatsız oluyor.
En güzel etkileşeceği yer kıraathane.
Kıraathanede yapılacak etkinlikler.
Tavla oynuyor ondan sonra.
Şey oynuyor. Okey oynuyor.
Matematikle yapılan İskambil kağıtları falan var.
Onları aklında tutabiliyor.
Keşke bu kıraathane ve kahve kültürü ölmeseydi derim.
Mahallelerde olacak yani.
Diyelim işte hangi semtteyiz?
Bahçeli evlerde yaşayan bir dedemiz var.
Çıkıyor gidiyor. Bakırköy'deki hiç tanımadığı bir yerde bir kıraathaneye.
Çok zor. Kimseyi tanımıyor ki orada da sosyalleşemez.
Kendi mahallesinin içerisinde.
Ahmet Mehmet. Evet, evet.
Tanıdığı insanlar. Sonra işte ne bileyim camiye gidiyor.
Camide birlikte namaz kıldığı insanlar.
Zaten geriye kalan sadece camide.
cumadan cumaya veya cami saatlerinde etkileşeceği kendi yaş grubu.
Kadınlar için de aynı şey geçerli.
Yani sosyalleşecekleri bir çevre hiç kalmadı bu mega şehir olmaya başladığımızda.
İnşallah sesimizi birileri duyar.
Bir de ben şöyle bir mesaj göndermek istiyorum.
Şimdi evet aile büyüklerimiz yaşlanıyor ve hepimizin bireysel hayatları var.
Bir aile büyüğümüzü evimize almak, eşimizle olduğumuz evimize almak evet herkesin yapabileceği bir şey değil belki.
Hep maddi hem manevi olasılıklardan dolayı ama.
Bence evimize alamıyoruz diye de bakım evine vermeden onu yalnızlığa bırakmak çok daha kötü bir bedel diye düşünüyorum.
Bence yaşlılarımızın bu bakım evlerine bakış açılarını da değiştirmemiz lazım ya da ailelerimizin.
Eğer yanımızı alamıyorsak onu çok da tek yaşamaya bırakmamalıyız.
Ay ben buna nasıl inanıyorum yani çok güzel bir şeye değindin yani çok çok doğru.
Yine hep böyle bir örnek vereceğim doğru mu değil mi bilmiyorum ama başıma gelen çok acı bir örnek.
Benim bir zamanlar çalıştığım dönemde bana getirilen ileri derecede demans bulguları olan bir hastam vardı.
Ama artık torun fark ediyor yani ne kadar acı ya.
Torun fark ediyor dedesinin anormal hareketler yaptığını.
Şimdi beyefendinin eşi ölüyor ve kızıyla birlikte, bekar bir kızıyla birlikte yaşamaya başlıyor.
Televizyonun tehlikelerini söylemeye çalışıyorum burada.
Yani bizim evde her odada televizyon var.
Herkesin bir dizisi var.
Odasına girip kendi dizisini izliyor.
Kimse kimseyle etkileşmiyor.
Yemeğini yiyorlar. Hatta öyle ki bu dizilerden dolayı yani benim kendi gördüğüm hastalarım, hasta yakınlarımdan aldığım hikayelere göre herkes dizisini izlerken Amerikalılar gibi yemeğini dizinin
karşısında yani aile olarak bir masada etkileşmiyorlar bile.
Ortak birlikte bir yemek de yemiyorlar.
Bu amcamızın kızı çalışıyor, çalışan bir kız.
Babası evde, kendisi geliyor işinden bir yemek yapıyor.
Babasının odasında televizyon var, salonda televizyon var ve kendi odasında televizyon var.
Herkesin izlediği bir dizi var.
Aslında kendisinin izlediği bir dizi var.
Baba odaya gidiyor, babaya yemek götürüyor, kendi odasına gidiyor.
Ve işte nasılsın, günün nasıl geçti, hiç konuşmak yok, hiç muhabbet yok.
Hiç baba, yani zaten kendisi hayatın güncel ağır şeyi içerisinde, kendisiyle ilgilenmek istiyor.
Ama o kadar ağır demans tablosu haline geliyor ki bir gün hafta sonu diğer oğlunun çocukları dedelerini ziyarete geldiklerinde onlar da hep birlikte salonda televizyon isteği izliyorlar.
Adamcağızı odasında yani o çocuk gibi odaya kapatmışlar.
Torun dedesinin yanında dedesiyle oynarken televizyondaki sunucu karakterle Dedenin aşk yaşadığını ve onunla evliymiş gibi muhabbet ettiğine şahit oluyor ve çocuk bunu fark
edip annesini babasını çağırıyor.
Yani orada daha daha derinlemesine bir şey çıkıyor yani.
Ağır bir demans tablosu ve ileri evliyeye gitmiş ve hiç fark edememişler.
Hiç fark edememişler. Çok üzücü.
Umarım bunun önüne geçebiliriz.
Belki minicik bir farkındalık yaratmışızdır bugün.
Sizinle saatlerce konuşabilirim ama son soruma geçeceğim.
Bugün dünya emes günüm.
Ama hala birçok insan MS'i sadece fiziksel belirtilerle tanıyor.
Yürüyememek, kaslarda güçsüzlük gibi.
Ama oysa biliyoruz ki MS'li bireylerde duygusal dalgalanmalar, depresyon, zihinsel yorgunluk, hatta ben artık ben değilim hissi de çok yaygın.
Sizce MS sadece bedeni mi etkiliyor?
Yoksa kişinin zihinsel bütünlüğünü ve ruhsal dayanıklılığını da görünmez şekilde sarsıyor mu?
Evet, güzel bir soru MS için.
Önemli de bir hastalık.
Çok tanınmıyor toplumda.
multipisikleroz hastalığı.
Şimdi MS nasıl bir hastalık?
Kendi vücudumuzun bağışıklık sistemimizin kendi santral sinir sistemimize saldırması, gidip onu yemesiyle ortaya çıkan bir hastalık.
Santral sinir sistemini oluşturan nöronlar, onların da etrafını saran böyle yağlı bir kılıf var.
O nöronları koruyor.
İşte bağışıklık sistemi gidiyor, bu yağlı kılıfa saldırıyor.
Beyinde de neler oluyor?
Hangi merkezdeki nöronlara saldırdıysa, Onlar böyle çıplak gibi görünüyorlar.
O MR'da görüntüsüne plak deniyor.
Demeyin sen plaklar oluşuyor.
Şimdi bu saldırı beynin hangi bölgesinde olduysa onunla ilgili klinik şikayetler oluyor bu MS hastasında.
Yani motor fonksiyonlarını etkileyen yerlerde bir plak oluştuysa motor güçsüzlük oluyor yürüyememe.
Denge merkezi ise dengesizlik.
Az önce bahsettiğim limbik sistemde olursa, duyguları ayarlayan sistemde olursa, duygu, durum, hafıza burayı ayarlayan işte amigdale, hipokampus, singulat, korteks
ve bunun frontal lobla bağlantısını sağlayan dendritik ağlar da olursa bu defa bu kişiler de gerçekten Duygu durum bozuklukları, depresyondan tuttu anksiyete, mani,
bipolar bulgular, dalgalanmalar, ondan sonra kendine yabancı olma gibi çeşitli psikiyatrik problemler, sorunlar karşımıza çıkabiliyor.
Hastalığın başında, hastalığın ortasında, hastalığın ilerleyen evresinde.
Biraz MS sadece böyle motor, fiziksel bir rahatsızlık değil de onların dünyasını ve onları tanımaya çalışırken bu açıdan da bakmak gerekiyor.
O yüzden galiba bir emesli bireyin mücadelesi görünenden çok daha büyük ve derin diyebiliriz değil mi?
Derin, çok büyük, evet. Bugün konuştuğumuz her şey bize şunu hatırlatıyor.
Kendini kötü hissetmek, zaman zaman yorulmak, hatta kaybolmuş gibi hissetmek insan olmanın bir parçası.
Ama unutmamamız gereken bir şey var.
İyileşmek sadece daha çok çabalamak değil, doğru yere çalışmak demek.
Kendinizi iyileştirirken neye ihtiyaç duyduğunuzu doğru okumaya çalışın.
Her şeyi kendi başınıza çözmeye çalışmak bazen iyileşmenizi geciktirebilir.
Lütfen destek almaktan korkmayın.
Uzmanların bilgisine, deneyimine kulak verin.
Çünkü bazen doğru rehberlik kendi iç yolculuğunuzun en güçlü adımı olur.
Gülten Hocam çok güzeldi benim için sizinle sohbet etmek.
Çok teşekkür ederim katkılarınız için.
Bence de öyle. Ben teşekkür ederim. Sağ olun.
Kendinize iyi bakın. Görüşürüz.
Görüşürüz. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
