
Travmaya dair sorularınızı cevaplamaya başladığım serinin ilk bölümü. Travma nedir, yaşadığımız her sarsıcı deneyime travma demek gerekir mi, ruhsal yaralarımızla nasıl ilişkileniriz ve travmatik yaşantıların etkileriyle nasıl yaşarız gibi sorulara varoluşçu bir perspektiften bakıyorum.
Transkript
Hepinize merhabalar.
Kendin Olmanın Dayanılmaz Hafifliği podcastine yeni bir bölümle hoş geldiniz.
Ben Dr. Ferhat Şakiç Öz.
Uzun bir aradan sonra tekrar sizlerle beraberim.
Öncelikle bunun için inanılmaz bir heyecan duyuyorum.
Eklemeden başlayamayacağım.
Bu podcastı yeni keşfetmiş olanlar ve şu anda bölümleri arka arkaya dinleyenler belki fark etmemiş olabilirler ama
maalesef podcastta bazı uzun aralar vermek durumunda kaldım.
Bu aralardan herhalde en uzunun ardından bu yeni bölümü çekiyorum.
Ama bundan sonra, gerçi daha önce de bu lafları etmiştim.
Umarım bu sefer sözümü tutabilirim.
Umarım bu sefer hayat bu kadar fazla araya girmez.
Her zaman hayat oluyor, her zaman hayat araya giriyor.
Ama bazen çok daha sıkı bir şekilde araya giriyor.
Ve kendimizi bambaşka bir yerde buluyoruz.
Ama bu sefer hayatın araya girmelerine rağmen, hayatın getirdiği yeni koşullara rağmen
bu podcast'e düzenli disiplinini bir şekilde devam etmeyi umuyorum.
Gerçekten de bugün hayatıma dair konuşmak üzere burada değilim sizlerle.
Ama söylemeden edemeyeceğim.
İki sene önce son bölümü çektiğimden beri inanılmaz bir değişiklik oldu hayatımda.
Ve de dönüp dönüp baktıkça özellikle de şimdi bu yeni bölüme hazırlanırken
ne kadar şoke olduğumu tarif edemem.
İki senede insanın hayatı ne kadar değişebiliyor?
Ne kadar farklı faktörler devreye girebiliyor?
Eminim ki sizlerin de böyle dönemleri olmuştur zaman zaman.
Konuda yalnız değilimdir diye düşünüyorum.
Kişisel bir not olarak eklemek istedim.
Bugün sizlerle travma üzerine konuşacağım.
Malum zor bir konu, ağır bir konu.
Açıkçası bu bölüme hazırlanmak da tahmin ettiğimden uzun sürdü.
Sizlerden soruları çok zaman önce almıştım.
Öncelikle o soruları tabii ki her zamanki gibi düzenlemek, temalarına göre gruplandırmam gerekti.
O kısım kolay oldu.
Fakat sonrasında size vereceğim cevapları düşünürken zorlandığımı fark ettim.
Bu zorlanmanın sebebi duygusal bir zorlanma değil.
Yanlış anlamanızı istemem.
Travma hakkında, travmalar hakkında konuşmaktan yana herhangi bir çekincem yok.
Fakat doğru kelimelerle, doğru ifadelerle sizlere bazı bilgileri aktarmak.
Hem Valsuç açıdan hem genel psikoloji açısından doğru şekilde sizlere aktarmak gibi bir kaygım olduğunu.
Gerçi podcast'ta her zaman o kaygım var ama bu sefer çok daha yoğun bir şekilde böyle bir kaygım olduğunu fark ettim.
Bu bölümü ve travmaya dair birkaç bölüm sürecek, bir seriye dönüşecek malum.
Çok beklenilecek bir şekilde sizlerin de birçok sorusu olduğu için bu seriyi, bu bölümleri çekerken tam da bu doğru kelimeleri bulmak, doğru ifadeleri bulmak adına zorlandığımı fark ettim.
Tabii ki elimden geldiğince hem vazgeçik perspektiften hem psikoloji ve ruh sağlığı alanından sizlere doğru bilgileri aktarmaya çalışacağım.
Bununla beraber sürçülisan edersem şimdiden affola.
Her zaman sizlerden geri bildirim duymaya, okumaya açığım.
Hassas bir konu olduğu için elimden geldiğince yavaş ve sakin gitmeye çalışacağım.
Bazı kelimelerin, bazı kavramların çok etrafında dolanıyormuşum gibi bir hisse kapılabilirsiniz.
İşte böyle dilimin altında sanki bir baklavarda onu bir türlü çıkaramıyormuşum gibi bir hisse kapılabilirsiniz.
Tam olarak bu hassas gitme isteğimden kaynaklı olacaktır eğer böyle bir hisse kapılırsınız.
Dilerim ki böyle bir hisse kapılmazsınız ve doğalında bu bölümü rahatlıkla dinleyebilirsiniz.
Böyle bir podcast yapmanın ve sizlere ulaşmanın şüphesiz büyük bir ayrılık olduğunu düşünüyorum.
Beni kulaklarınıza, evlerinize, radyolarınıza, kulaklıklarınıza, telefonlarınıza, arabalarınıza misafir ediyorsunuz.
Fakat bunun beraberinde de getirdiği bir yük var.
Çünkü dinleyici kitlemin, bu podcast'ın dinleyici kitlesinin geniş, farklı bir yelpazeye yayıldığının çok farkındayım.
Şunu kastediyorum.
Dinleyicilerinin bir kısmı podcast'ın ruh sağlığı çalışanları, varoluşçu perspektiften bu meselelere bakmak isteyen,
benim bu meselelerle ilgili veya varoluşçuluğum bu meselelerle ilgili fikirlerini merak eden ruh sağlığı çalışanları.
Ama en az bu ruh sağlığı çalışanları kadar aynı zamanda ruh sağlığı çalışanı olmayan dinleyicileri de var bu podcast'ın.
O yüzden bazı sorular çok terapiyle alakalı, bazı sorular çok hayatın içinden,
bazı sorular böyle belli ki yıllarca uzun zamandır terapiye gitmiş olan kişiler tarafından sorulmuş.
Bu farklı dinleyici kitlelerine yani hepinize hitap edecek bir cevaplar silsilesi planlamaya çalıştım elimden geldiğince.
Ama yine zaman zaman böyle aşırı tekniğe kaçarsam veya aşırı basitleştirilmiş bir yerlere doğru gidersem yine tekrardan affola diyeyim.
Umarım ki herkese hitap edecek.
En azından bu bölümleri bitirdiğinizde bu seriyi bitirdiğinizde zihninizde yeni fikirler bırakacak güzel bazı açılımlar perspektifler getirebilirim.
Bu kadar gizgah zannedersem yetmiştir.
Yavaş yavaş günün konusuna, travmaya bir giriş yapalım.
Dediğim gibi oldukça fazla sayıda soru gelmiş.
32 soru.
Ki bu aralarda elediğim sorular da oldu, kendi tekrardan sorular da oldu.
Yanlış hatırlamıyorsam 80'nin üstünde soru gelmişti bu konuyla ilgili.
Aklı olarak da çok merak edilen birçoğumuzun farklı şekillerde, hayatımızın farklı dönemlerinde uzdarip olduğu bir mesele travmalar.
Elimden geldiğince dediğim gibi kümelemeye çalıştım.
Tekrar eden soruları tek soruda birleştirmeye çalıştım.
Gelin yavaştan başlayalım.
Bugünkü bölüm için hedefim şöyle bir 10-12 soruya cevap vermek.
Bakalım nereye kadar ilerleyebileceğiz hep beraber görelim.
Evet ilk soru gelen ilk soru değil ama bence böyle bir bölümü ve böyle bir travma serisini açmak için en uygun olacak olan ilk soru.
Şöyle iletilmiş.
Varoluşçuluk açısından bakıldığında travma nedir?
Varoluşçuluğa göre travma nedir?
Yaşadığımız şeyi ne zaman travma olarak adlandırabiliriz?
Bence çok güzel bir soru.
İyi bir açılış sorusu az önce de söylediğim gibi.
Her şeyden önce varoluşçuluğun, varoluşçu felsefenin ayrı bir travma tanımı olmadığını not etmek isterim.
Varoluşçu felsefe travma ile direkt birebir ilgilenmez.
Bildiğim kadarıyla klasik varoluşçu filozoflarının hiçbiri oturup da travma şudur, travma budur.
Buna travma diyebilirsiniz, şuna travma diyemezsiniz vs. dememiştir.
Fakat tabii ki tahmin edebileceğiniz üzere Valsu psikoterapistler için travma oldukça geçerli, oldukça sık çalıştıkları, kafa yordukları bir olgu olarak karşılarına çıkmaktadır.
Bu sebepten ötürü evet yani Valsu psikoterapi camiasında travma tartışması olsa da varoluşçuluğun ayrı bir travma tanımı yok.
Bunu söylemiş olmakla beraber sizlere ben bir Valsu terapist olarak kendi cevabımı vermek isterim.
Travmanın gayet iyi yapılmış tanımları var.
İşte DSM, ICD gibi bazı tanı kitaplarında neye travma denilebilir,
travmaya bağlı gelişen bazı kondisyonlar ne durumlarda tanı olarak danışanlara, hastalara verilebilir.
Bununla ilgili gayet iyi uluslararası anlamda alanda kabul edilmiş tanımlar, listeler, belirti listeleri var.
Oturup da bunları böyle çok fazla hem burada podcast açmak istemem teknik bir mesele olduğundan ötürü hem de zaten ruh sağlığı alanının en azından yüz küsur yıldır biriktirdiği bir bilgi birikimi çerçevesinde bu meselelerle ilgili zaten yeterince kaynak, yeterince tartışma var.
Fakat dediğim gibi az önce de ben size bir vows terapisi olarak cevap vermek isterim.
Bence travma meselesini bir parça abartmaya, enflasyona uğratmaya, höpürtmeye başladı.
Bunu fark ettiyseniz konuşmam yavaşladı.
Böyle çok dikkatli bir şekilde ifade etmeye çalışıyorum.
Şunu söylemeye çalışıyorum.
Psikolojide, psikiyatride bazen bazı kavramlar bu alanlarda kalmazlar.
Günlük dile, günlük hayata karışırlar.
Bu iyi bir şeydir.
Aslında toplumların bu konular hakkında bilincinin yükseldiğine dair bir emaredir.
İnsanların bu meselelere dair daha fazla konuştuğuna dair bir işarettir.
Kesinlikle buna karşı değilim, olamam da.
Yani böyle işte ruh sağlığı bilgileri, ruh sağlığı alanında kalmalı.
Belli bir eğitiminiz yoksa bunun üstüne konuşamazsınız, bu kelimeleri kullanamazsınız falan.
Diyemem, demeye de kendimde hak görmem.
Ama bununla beraber bu sistemsiz bu doğal süreç gerçekleştiğinde maalesef kelimelerin içi boşalıyor ve kelimeler çok daha kavramlar daha doğrusu çok daha geniş anlamlarıyla kullanılmaya başladı.
Travmada bu kavramlardan biri bu kelimelerden biri dediğim gibi travmanın aslında psikiyatri ve psikoloji klinik psikoloji çevrelerinde çok net birer tanımı varken günlük hayatta bizler birçok şeye travma der olduk.
Ve bu eleştirimi getirirken kendimi de bu düzlemin dışında tutmuyorum asla.
Ben de aynı şeyi yapıyorum.
Kendimden çok basit bir örnek vermek isterim.
Geçenlerde köpeklerimden biriyle ilgili olarak veterinere gittim.
Köpeğimle beraber veterinere gittik.
Ve böyle veterinerle bizle ilgilenen hekimle tatsız bir konuşmamız oldu.
İşte köpeğimin sağlığı konusunda, gidişat konusunda, beni ve köpeğimin nelerin beklediği konusunda.
Yani tatsızlık bizim aramızdaki bir gerginlikten ötürü değil, tamamen konuşmanın içeriğinden ötürü oldu.
Bana tatsız geldiğinizden öyle söyleyebilirim.
Ve en nihayetinde veteriner kliniğinden çıktığımda bayağı sarsılmış bir vaziyetteydim.
Eve geldim, bir arkadaşımı aradım.
Nasıl geçti, ne oldu veterinerde dedi.
Bilmiyorum ya dedim, çok travmatize etti konuştuklarımız beni.
Mesela bu travmanın oldukça yanlış bir kullanımı.
Travma başka bir şey.
Demek istediğim şey bu konuşma beni çok üzdü, bu konuşma beni çok rahatsız etti, konuşma sonucunda kaygım çok arttı.
Farkındaysanız bakın birçok farklı kelime kullanabilecekken böyle popülerleştiği için eliminin altındaki travma kelimesini kullandım.
Dediğim gibi kelimelerin bir sahibi yok, kelimelerin tapusu kimse de değil.
Ama bunu yaptığımda şöyle bir şey yapmış oluyorum.
Ben aslında kendi deneyimimden uzaklaşmış oluyorum.
Tam da bu yaşadığım deneyime dayanarak travma üzerine bu bölümlerinde tam da başındayken bir öneri getirmek isterim.
Bilmiyorum nasıl gelir sizlere.
Gelin yaşadığınız şeyi bir psikiyatrist de gidecek olsanız, bir klinik psikoloğa gidecek olsanız belki onlar travma diyebilirler profesyonel bir gözle.
Tanıları bir travma olgusu etrafında şekillenebilir.
Ama bundan bağımsız bir şekilde günlük hayatta kendi deneyiminizi daha iyi bir şekilde anlamaya çalışırken gelin travma kelimesini kullanmamaya çalışın.
Bu söylediğim şey tabii kendi içinde çelişkili.
Çünkü malum travma üstünde bir bölüm çekiyorum.
Bol bol travma diyeceğim ben de önümüzdeki birkaç bölüm boyunca.
Ama gelin günlük hayatta travma kelimesini kendi deneyiminizi betimlemek için kullanmamaya çalışın.
Ne diyebilirsiniz başka?
Hangi kelimeyi kullanabilirsiniz?
Türkçe çok zengin bir dil.
Betimleyici olmaya çalışın.
Tanımlayıcı olmaya çalışın.
Beni çok sarstı.
Beni derinden etkiledi.
Bu olay olduktan sonra bir daha hayata, etrafıma aynı şekilde bakamaz hale geldim.
İnsanlara güvenimi kaybettiğim o olay var ya örnekler çoğaltılabilir kesinlikle.
Fakat travmanın ne olduğunu, hangi deneyimlerin travma olarak isimlendirilebileceğini ve hangi deneyimlerin travma olarak isimlendirilemeyeceğine dair bir ayrıma gitmeye çalışmak yerine gelin kendi deneyiminize karşı biraz daha betimleyici olun.
Az önce kendimle ilgili verdiğim örnekte de bunu göstermeye çalıştım.
Bir şeylere kavramlarla isim vermek aslında bizi kendi deneyimimizden uzaklaştırıyor.
Ve bununla beraber travmatik olaylar çok büyük bir zenginlik, çok büyük bir, çok geniş bir yelpazede çok büyük farklılıklar gösteriyorlar.
İnsan eliyle yaşatılmış travmalara verdiğimiz tepkilerle bir doğal felaket sonucunda yaşadığımız travmaya verdiğimiz tepki birbirinden çok farklı.
Teza aynı şekilde doğal bir afet sonucunda yaşadığımız travma doğal afetten ötürü olmayabiliyor sadece.
O doğal afet sonrasında insanların, insanlığın, topluluğun, toplumların bizi ne kadar unuttuğu,
geride bıraktığı da başlı başına çok travmatik bir deneyim olabiliyor.
Birebir yaşanmış olayların, travmatik olayların etkisi bambaşka iken
toplumsal olarak yaşanmış olayların, travmatik olayların etkisi bambaşka oluyor.
Burada size bir liste sunmak isterdim ki öyle listelemeler yapılmaya da iyi kötü çalışıldı bu arada.
Ucu bucağı yok, sonu gelmez.
Bu sebepten ötürü ne travma ne değil.
Eğer amaç kendi deneyimimize daha yakından bakmaksa, kendimizle daha yakından ilişkilenmekse yanlış bir yerden başlamış oluyoruz bu şekilde baktığımızda.
Benim yaşadığım travma mıydı değil miydi?
Hiçbir önemi yok.
Sarsıcı mıydı?
Üzücü müydü?
Kaygı mı uyandırdı?
Her ne olduysa onun üzerinden anlatmaya çalışın.
Sonrasında belki belli sonuçları oldu.
İnsanlara güveninizi kaybettiniz.
Evinizden çıkamaz hale geldiniz.
Kendinizi yemeğe vurdunuz.
Kendinize karşı betimleyici olun.
Yaptıklarınızla, yaşadıklarınızla ilgili betimleyici olun.
Ancak bu şekilde biraz daha kendimize yaklaşabiliriz.
O yüzden ilk soru yaşadığımız şeyi ne zaman travma olaya katlandırabiliriz?
Bence hiçbir zaman travma olaya katlandırmayın.
Ne yaşadığınız ve yaşadığınız şey karşısında bunun nasıl sonuçları olduğu üzerinden biraz daha betimleyici kalmaya çalışın elinizden geldiği kadarıyla.
Bir daha altın çizmek isterim.
Bunun nasıl bir artısı mı olacak?
Bu sayede kendi deneyiminize daha yakından bakabilir hale geleceksiniz.
Bu sayede kendinizle aranıza bir kavram sokmamış olacaksınız.
Kendimizle aramıza kavramlar soktuğumuzda ister istemez.
amacımız o olmasa bile kendimize yabancılaşmış oluyoruz ve tam da o yakından incelemeye çalıştığımız,
anlamaya çalıştığımız deneyimin çok uzağına düşmüş oluyoruz.
Bu sebepten ötürü gelin kendi deneyimlerinize travma demeyin veya bu bir travma mıydı değil miydi diye ayrıştırmaya çalışmayın.
Her ne yaşadıysanız o şekilde onu isimlendirmeye çalışın.
Birinci soruya verdiğim bu uzun cevaptan sonra ikinci soru da çok benzer bir minvalde.
Ve o yüzden vakit kaybetmeden hızlıca ona da geçmek isterim.
Her şeye travma der olduk demiş bir dinleyici.
Sahiden travma ne ola ki diye sormuş.
Ne önemi var?
Size ne?
Yanlış anlamazsınız eğer.
Size ne?
Ne travma ne değil.
Ne önemi var?
Önemli olan nokta şu.
Ben böyle bir trafik kazası geçirdim.
Bu trafik kazasından sonra arabalara binemez oldum.
Toplu taşıma kullanamaz oldum.
Hayat kalitem düştü.
Evden çıkmakta zorlanıyorum.
Bu travma mı değil mi?
Ne önemi var?
Çok sarsıcı bir olay.
Kişinin, yaşamış olan kişinin hayatını oldukça derinden etkilemiş bir olay.
Net sonuçları olan günlük hayatta hala sonuçları devam eden bir olay.
Bu yeterli değil mi?
Adı travma mı değil mi?
Hiçbir önemi yok.
Kendinize karşı betimleyici olun derken bunu kastediyorum.
Yaşadığım o kaza var ya işte ondan sonraki bir buçuk iki sene boyunca evden çıkmakta çok zorlandım.
Arabaya binmem tekrardan 2 sene mi aldı?
Araba kullanmaya başlamam 3 sene mi aldı?
Veya hala kullanamıyorum, hala binemiyorum.
Deneyime yakın kalmak varoluşçuluğun bize en net şekilde öğütlediği temel mesele.
Bu minvaldeki 3. soru ve son soru da yani travma nedir, nasıl tanımlanır minvalindeki 3. soru da çok benzer bir hattan ilerliyor.
Onu da hemen okumak isterim.
bazı şu bakış açısıyla bir şeye travma denmesi için hayati tehlike olmalı mı somut olarak yoksa hayati tehlike olmadığında da bir şeylere travma deme şansımız var mı?
Bu ruh sağlığı alanlarında uzun bir zaman tartışma yaratmış olan bir soru.
Ve en nihayetinde 1990'lardan itibaren vikarious deniliyor İngilizcesi.
Şu anda Türkçesi bir anda aklıma gelmedi.
Uzaktan veya vekaleten travma, travmatize olma diye bir kavram ortaya atıldı.
Size çok fazla az önce verdiğim ve size böyle uzun uzadıya öğütlediğim şeyi kendim burada yapmayacağım.
Size çok fazla bu bilimsel tartışmayla boğmayacağım ama günümüzde gelinen nokta şu ki illaki hayati bir tehlike,
canınıza bir şeylerin kastetmiş olması, bedensel bütünlüğünüze veya ruhsal bütünlüğünüze direkt olarak tehlikenin size gelmiş olması şart değil bir şeye travma denilebilmesi için.
Bu noktada bence travma kelimesinin kökenini hatırlamakta fayda var.
Travma Yunanca bir kelime aslında.
Antik Yunanca'da olduğu gibi günümüzde modern Yunanca'da da kullanılan bir kelime.
Travma sakatlık demek, yara demek, hasar demek.
Genellikle yara anlamında çok sık kullanılıyor. Travma nedir sorusuna bu tartışmayı en azından podcast'ın bu bölümünü toparlamak için bir cevap verecek olursam ruhumuzda yara açan her şey travma.
O yüzden gelin tekrardan başta söylediğimi tekrarlayacağım.
Olgulara malum günahca konuşmuyoruz.
Türkçe bir podcast bu.
Travma birçoğumuz için sonradan öğrendiğimiz bir kavram.
Gelin bu kavramı kullanmak yerine yaralanmak üzerinden düşünmeye çalışalım.
Bazı olaylar yaşıyoruz.
Bazı olaylara tanıklık ediyoruz.
Ve bunun sonucunda ruhumuz yaralanıyor.
Yaralanmış bir vaziyette buluyoruz kendimizi.
Bu yaralanmanın içinde tabii ki çok ayrıntılı bir şekilde açmak mümkün.
İşte duygusal anlamda sarsılmış hissediyoruz o olayı.
Sürekli düşünürken buluyoruz kendimizi.
Deşbekler yaşarken kendimizi buluyoruz vs. vs.
İştahımız kesiliyor, uykumuzdan oluyoruz.
Çok uyuyoruz, çok fazla yiyoruz.
Çok farklı yerlere doğru bu ruhsal yaranın etkileri açılabilir, kendini gösterebilir.
Ama en nihayetinde bazı olaylar ruhumuzu yaralıyor.
Belki de önemli olan soru bu.
Eğer bir olay sonucunda ne kadar sarsıldığınızı anlamak istiyorsanız kendinize bunu sorun.
Bu olay beni yaraladı mı ve nasıl bir yara açtı?
Ruhumun neresinde bir yara açtı?
Açtığı bu yara hayatımın geri kalanını nasıl etkiliyor?
Fiziksel boyutta nasıl etkiliyor?
Yememi, uykumu, kendi bedenimle ilişki mi?
Sosyal boyutta nasıl etkiliyor?
Efendime söyleyeyim, ilişkilerimi, arkadaşlıklarımı, kendimi iyicene içmemi kapattım.
Yoksa kendimi kendimden uzaklaştırmak için sınırsızca bir sosyalleşme halinde miyim?
Kendilik algımı nasıl etkiliyor?
Ben kendime başka bir gözle mi bakar oldum?
Farklı bir gözle mi bakar oldum?
Kimliğim mi değişti?
Kendime dair bir şeylerden utanır hale mi geldim?
Kaygılanır hale mi geldim?
Kendimi tanıyamaz hale mi geldim?
Ve bununla beraber tinsel boyutta neler değişti?
Hayatın anlamı, daha önce çok anlam bulabildiğim bir hayat sürerken
şu an artık anlam bulamaz bir vaziyette miyim?
Daha önce hayatı dolu dolu ve doyurucu bir şekilde yaşayabilirken
şimdi artık buna ulaşamaz hale mi geldim?
Başta söylediğim betimleyici olmaya çalışın.
Kendinize karşı, kendi yaşadığınız olaylara karşı derken
tam olarak bunu kastediyordum.
Gelin bundan sonra travma dediğiniz şeylere biraz da bu açıdan bakmaya çalışın.
Okey, şimdi gelelim bir sonraki soru setine.
Travmayla Yaşamak diye isimlendirdiğim 5 tane soru almışım zaman içerisinde.
Bir parça onlara değinmek isterim.
Aslında 5 soru değil de benzer birkaç soru almıştım.
Yine onları gruplandırdım kendi içlerinde.
Bunlardan birincisi okuyarak gideyim.
Çocukluk döneminde maruz kalınan çeşitli sınır aşımlarının, istismarların yetişkinlik döneminde aşırı yeme davranışıyla ilişkisi nedir diye sormuş bir dinleyici.
Zaten böyle bir soru soruyorsanız bu ilişkiyi siz görüyorsunuz demektir.
Hani benim arada bir ilişki var veya yok dememe gerek yok.
Öyle bir şey söylemeye de bence haddim değil.
Bununla beraber tabii ki de bedensel sınırlarımız çiğnendiği zaman özellikle de kendimizi çok koruyamadığımız yaşlarda bedensel sınırlarımız çiğnendiği zaman farklı şekillerde açılan bu ruhsal yarayı iyileştirmek üzere bazı davranış paternleri geliştirebiliyoruz.
Hiç şüphesiz farklı yeme davranışları bu aşırı yemek de olabilir dinleyicinin kendi ifadesiyle söylediği gibi ya da az yemek yemekten kendini mahrum bırakmak da olabilir.
Kesinlikle arada bir ilişki oluyordur vardır zaten bu soruyu bu şekilde sorup da arada bir ilişki görüyorsunuz.
Burada önemli olan şey bu iki olgu arasında yani kişinin ruhunda açılan bu yarayla bugün tekrar ettiği bu davranış arasındaki deneyimsel bağlantıyı görebilmek.
Yani kastettiğim şu mesela kişi ne oluyor da yemeğe yöneliyor?
Ne oluyor da yemek yerken duramıyor?
Duramayıp o miktarda yemek yediğinde neye ulaşmaya çalışıyor, nasıl bir yere varmaya çalışıyor gibi farklı perspektiflerden aslında bakılabilir aradaki bu deneyimsel bağlantı.
Kendimizi böyle bir sebep sonuç ilişkisine indirgediğimiz takdirde genellikle yine kendimizden yabancılaşırken buluyoruz kendimizi.
Yani ben işte çocukluğumda böyle bir şekilde vücut sınırlarıma saygı duyulmadı, sınırlarım ihlal edildi.
Bu sebepten ötürü ben çok yiyorum dediğimizde aslında kendimize dair olan gerçekliğin sadece yüzeyini kendimize ifade etmiş oluyoruz.
Sadece yüzeyini kazımış oluyoruz tabiri caizse.
O yüzden bu iki olgu arasındaki deneyimsel zincire her gün tekrar eden veya kendini sık sık gösteren günlük hayatın içinde gösteren bu deneyimsel zincire yakından bakmak gerekiyor.
İkinci soruya geçecek olursam.
Travmatik yaşantılar sonrasında gelişen ve işlevsel olmayan tepkiler yetişkinliğe nasıl yansır diye sormuş bir dinleyici.
Bu soruda böyle kelimeleri tek tek ele almak istedim.
Çünkü varusçu açıdan baktığımda bir varusçu psikoterapist olarak kulağımı tırmalayan bazı kelimeler var.
Mesela işlevsel olmayan tepkiler gibi bir tepkinin işlevsel olup olmadığına kim karar veriyor, nasıl karar veriyoruz?
Bu bence en önemli sorulardan biri.
Ve bu soruyu sormuş olmakla beraber belki de şeyi çok rahatlıkla söyleyebilirim.
Aslında bütün tepkiler işlevseldir.
işlevseldir. Sadece o tepkinin, o davranışın, duygunun, düşüncenin, sezginin, hissin işlevini biz henüz göremediğimiz için bize işlevsiz geliyor veya işte bir şekilde ayağımıza dolanan, gereksiz hayatı zorlaştıran bir şeymiş gibi geliyordur.
İnsan varoluşunda hiçbir şey boşuna kendini göstermez, hiçbir şey boşuna ortaya çıkmaz.
Hatta bir adım öteye gideyim, farkında olmuyor olsak da belli tepkileri vermeyi aslında seçiyoruz.
Bir şekilde ne derler, bünyemiz bir şeylerle baş etmek üzere, belli bir amaca, belli bir hedefe ulaşmak üzere bazı tepkileri veriyor.
O yüzden işlevsel olmayan tepki öncelikle buradan yaklaşmak isterdim.
Bütün tepkilerin bir işlevi var.
Eğer bana işlevsel geliyorsa henüz onun işlevini keşfetmedim demektir.
O yüzden bana işlevsiz geliyordur.
Bunların yetişkinliğe nasıl yansır?
Bence travma ile ilgili ana meselelerden biri de bu.
Travmatik yaşantıları geri kalan yaşantılardan ayrı bir yere koyuyoruz.
Ve bunu yapmakla bence bir hata yapıyoruz.
Şunu kastediyorum, hayatta yaşadığımız sürece birçok farklı dış etkene maruz kalıyoruz.
Her gün, her saat, her dakika, her an.
Ve maruz kaldığımız dış faktörler, dış etkenler öyle ya da böyle bizi şekillendiriyor.
Başka bir de işte bütün yaşantılarımız bizi şekillendiriyor.
Nasıl şekillendiriyor?
Üzerine düşünerek veya düşünmeden yaşantılarımıza karşı bazı cevaplar veriyoruz.
Verdiğimiz bu cevaplar zaman içerisinde davranış paternlerine dönüşebiliyor.
Zaman içerisinde dünyayı algılama şeklimize dönüşebiliyor.
O yüzden travmatik yaşantıları farklı bir yere koymak istemezdim.
Geri kalan bütün yaşantılarım gibi travmatik yaşantılarım da aslında benim üzerinde bir etkisi var
ve benim hayatta belli bir şekilde ilişkilenmem yolunda önemli yapı taşlarını oluşturmuştur.
Bu sebepten ötürü eğer ben bir yetişkin olarak kendimde anlam veremediğim bazı davranışlara tanıklık ediyorsam o zaman bir dönüp şeye bakmakta fayda var.
Evet ben anlam veremiyorum, evet bana işlevsel değilmiş gibi geliyor.
Böyle iyi kötü bir yerden de böyle ruhumun aldığı bir yarayla da bağlantılıymış gibi geliyor bir taraftan diyelim ki.
Çok güzel. Bana işlevsiz gelen, işlevsel gelmeyen bu davranışta hep davranış üstünden verdim örnekler ama gerçekten duygu düşünce deneyimin farklı boyutları da olabilir.
Yaşamanın farklı boyutları da olabilir.
Bu bana işlevsel gelmeyen davranış ile ben ne yapmaya çalışıyorum?
Nereye varmaya çalışıyorum? Ne elde etmeye çalışıyorum?
Henüz bilincimin bilmediği, henüz farkındalığıma çıkmamış olan ama bununla beraber bünyemin bildiği ve yapmaya çalıştığı bir şey vardır.
Bence bunun üzerinden araştırdığımız takdirde travmatik tepkilerle, travmatik yaşantılarla ilgili daha derinden bilgi kazanma, bilgi edinme şansımız olabilir.
Ve bu sayede aslında kendimize biraz daha yakınlaşmış oluruz.
Bir sonraki soru yine bu kümedeki otoimmün hastalıklarla ilgili.
Otoimmün hastalıkların travmalarla ilişkisine varoluşçuluk nasıl bakar diye sormuş bir dinleyici.
Güzel bir soru ama yine ters köşe yaparak bir cevap vereceğim.
Malumunuz otoyemin hastalıklar, bağışıklık sisteminin sağlıklı hücreleri,
yabancı gibi algılayıp kendi kendine saldırması sonucu ortaya çıkan hastalıklar
birçok farklı genetik ve çevresel faktöre dayandırılıyor.
Kronik hastalıklar tabii de bu tip tanıları alan kişiler hayatları boyunca
bu hastalıkların getirdiği bazı koşullara ayak uydurmak zorunda kalıyorlar.
Şeye dair tartışmaları ben de takip ediyorum.
İşte herhangi bir şekilde travmatik bir yaşantı, başka türlü kişinin hayat tarzı seçimleri,
bir şekilde belli duyguları özellikle negatif duyguları, fazlasıyla yoğun yaşamanın
kişilere bu tip hastalıkları getirip getirmediğine dair birçok tartışma olduğunun farkındayım.
Takip ediyorum da dediğim gibi tartışmaları.
Fakat bu kadar yıl boyunca okuduğum, gördüğüm, dinlediğim tartışmalarda hiç ikna edici bir sonuç,
ikna edici bir bağlantı göremedim.
Varsuk nasıl bakara gelmeden evvel ben bir terapist olarak bir şey eklemek isterim.
Zaten otoimmün hastalıklarla yaşamak oldukça zorlayıcı bir koşul.
Kişinin hayatına farklı sınırlılıklar getiriyor.
Farklı konularda kişiyi günlük hayata karışmaktan alıkoyuyor.
Zaten bu kadar zorlu bir durumla ve onun getirdiği koşullarla yaşamaya alışmaya çalışırken
bir taraftan da daha fazla yük yüklemeye gerek var mı emin değilim.
işte belli travmaları yaşadığımız için, bazı şeylere fazla kafayı taktığımız için,
kendimizi çok fazla üzdüğümüz için işte böyle hastalıklar başımıza geldi.
Bakış açısı bana birazcık kişinin kendisini haksız yere suçlaması gibi geliyor.
Varoluşçuluk bu meseleye nasıl bakacak derseniz, varoluşçuluk kişilerin sebepleriyle ilgilenmiyor.
Neden sorusu Bağışçı felsefenin ve keza Bağışçı terapinin en geri plana attığı sorulardan biri.
Hatta en geri plana attığı soru diyebilirim.
Tövbe etten ötürü neden bu kişinin başına böyle bir otoimmün hastalık geldi sorusunu Bağışçılık sormaz.
Bağışçılık bu kişinin hayatının bir koşuluyorsa bu otoimmün hastalık bu kişi bu koşulla nasıl ilişkilenecek?
Nasıl ilişkileniyor?
Bu şekilde ilişkilenmek iyi gelir mi?
Başka şekillerde ilişkilenmek mümkün mü?
Bu hastalıkla yaşamanın, daha iyi yaşamanın, daha rahat yaşamanın, kişiye daha az yük getirecek şekilde yaşamanın yolları var mı?
Veya kişi kendisi için bunu zorlaştırıyorsa bunu nasıl yapıyor?
Nasıl bir amaçla yapıyor?
Nasıl bir yönelimsellikle bunu yapıyor?
Gibi sorular sorar varoluşçuluk ve varoluş psikoterapi daha ziyade.
O yüzden de işte şununla şunun arasındaki ilişki nedir soruları maalesef sıklıkla,
varoluşçu çerçevede bir parça boşa düşüyor.
Diğer bir soru.
Yine aynı kümeden devam ediyorum.
Oldukça ilginç bir soru.
Aslında bu soruyu soran kişiyle karşı karşıya gelip
ona birkaç soru daha sormak isterdim.
Daha iyi anlayabilmek için.
Bir dinleyici.
Travmalarımıza takık halde yaşamaktan nasıl kurtuluruz?
diye sormuş.
Eğer bu kişi karşımda olsaydı
travmalarımıza takık halde yaşamaktan kastının ne olduğunu sorardım.
Yanlış anlamayın.
insanlar, her birimiz ruhsal yaralarımızla farklı şekillerde ilişkiler kuruyoruz.
Bazen onları birer kimlik gibi giyiyoruz.
Bazen onları birer madalya gibi takıp ortaklıkta geziyoruz.
Bir nişan gibi, bir ünvan gibi onları kendimizin bir parçası haline getirip ortaklıkta geziyoruz.
Bazen onları saklamaya, utandığımız bir şey olarak görmeye meyil ediyoruz
ve onları saklamak için çok büyük çabalar sarf ediyoruz.
Bazen de işte neden bu benim başıma geldi, bununla nasıl daha iyi yaşarım, bundan nasıl kurtulurum, bunu nasıl unuturum, bu nasıl hiç başıma gelmemiş gibi yaşarım gibi çözüm odaklı sorulara çok fazla takılıp bu sorularla kendimizi çok meşgul ederken aslında hayatın akıp geçmesine izin veriyoruz.
Bir yerde hayatı kaçırmış oluyoruz.
Soruyu soran kişinin travmalarımızı takık şekilde yaşamak derken ne dediğini tam da bu açıdan anlamak isterdim.
Fakat soran kişinin soruyu nereden sorduğunu tam anlamasam da veya tam tespit edemesem de sorunun merkezini aklıma gelen bir şey söylemek, bir şey paylaşmak isterim sizlerle.
Bunun sadece ruhsal yaralarımız travmaları için geçerli değil.
Kendinizi ne zaman sadece bir veya birkaç şeye indirgerseniz o noktada kendinize haksızlık ettiğinizi varsayabilirsiniz ve bunun önüne geçmenin bir yolunu çok aktif bir şekilde aramaya başlayabilirsiniz.
Eğer siz kendinizi sadece başınıza gelmiş bir veya birkaç travmadan ibaret tanımlıyorsanız bu her şey ve herkesten önce size çok büyük bir haksızlık.
Aynı şekilde kendimizi sadece belli bir rolle, belli bir ilişkiyle, belli bir özelliğimizle, mesleğimizle, illa konu travma, ruhsal yaralar, başımıza gelen sarsıcı olaylar değil.
Kendimizi bir veya birkaç şeyle tanımladığımızda kendimizi olduğumuzdan daha azına indirgemiş oluyoruz.
Ve gerçekten de az önce de söylediğim gibi bu soruyu soran kişinin böyle bir yerden sorup sormadığını bilmiyorum.
O yüzden biraz böyle farazi ve varsayımsal bir cevap veriyorum mecburen.
Fakat gerçekten de travmatik olaylar yaşamış, sarsıcı olayların içinden geçmiş, ruhsal anlamda yaraları bulunan kişiler zaman zaman bu yaraları, bu sarsıcı olayları kendi öykülerinin, kendi naratiflerinin tam merkezine oturtabiliyorlar.
Ve her şey oradan açıklanıyor, her şey oradan karara bağlanıyor, her şey oradan tüm dünyayla bunun üzerinden ilişkileniyor.
Bence bu başlı başına bir haksızlık, kişinin kendine yaptığı bir haksızlık.
Unutmayın ki travmatik olaylar, sarsıcı yaşantılar, ruhunuzun aldığı yaralar sadece sizlerin birer yanı, sadece sizlerin bir tarafı, tamamınız değil.
Siz ruhsal yaralarınızdan daha fazlasınız, siz travmalarınızdan daha fazlasınız, siz size yapılan haksızlıklardan daha fazlasınız ve her şeyden önemlisi siz başınıza gelenlerden daha fazlasınız.
O yüzden lütfen kendinizi sadece travmalarınıza, sadece yaralarınıza indirgememeye çalışın.
Ha diyeceksiniz ki bunu demesi çok kolay, böyle kulağı da çok hoş geliyor, tamam yapmayalım ama nasıl?
Bazen sorunlar çıktığı kapta çözülmüyorlar.
Şöyle bir yerden yaklaşmak istedim.
Biliyorum şu anda bu artık travma konusunu aşan bir yere doğru gidiyor şu an verdiğim cevap.
Ama yine de söylemeden geçemeyeceğim.
Sıklıkla belli bir yanımıza fazla yatırım yapıyorsak, onu fazla ön plana çıkarıyorsak
mesele o yanımızı çok sevmemizle veya o yanımızdan kopamamızla ilgili olmuyor.
Şunu kastediyorum.
İşte bu soruyu soran kişinin dediği gibi travmalarınıza takık yaşıyorsanız, travmalarınız sizin merkezindeyse bu travmalarınızla ilişkinizdeki bir meseleye işaret etmek zorunda değil.
Sıklıkla travmalarınızdan bağımsız olan, travmalarınızın dışında kalan hayatınızla ilgili bir meseleye işaret eder.
Şunu kastediyorum. Eğer siz çocukluğunuzda yaşadığınız sarsıcı bir olayla sadece kendinizi tanımlıyorsanız ve bunu kimliğinizin merkezi olarak görüyorsanız yetişkin olarak kimsiniz o zaman?
Bu olayın ötesinde, bu olayın dışında. Bu olay diyelim ki başınıza 6 yaşınız da geldi. Bugün 36 yaşındasınız.
Yeni kalan 30 yıl nerede? Kendiliğinizde, kimliğinizde, kendinizi konumlandıracağınızda.
Sıklıkla rastladığımız durum şu oluyor. Bir şekilde kişinin hayatının geri kalanındaki boşluğu örtmek için tutunduğu bir nişan, tutunduğu bir madalya gibi ön plana çıkıyor travma.
O yüzden kimimiz travmalarımızı birer kimlik haline getirip onlarla hayatta yol almaya çalışıyoruz.
Bu böyle bir durumda görüyorsanız kendinizi bence bu gidişatı yönünü değiştirmenin yolu travmalarınızdan kendinizi zorla kopartmak, travmalarınızı unutmaya çalışmak, travmalarınızı düşünmemek değil.
Travmalarınızın ötesindeki hayatınıza kendinize belli şekillerde yatırım yapmaktan geçiyor.
Onlarla daha sıkı fıkı ilişkilenmekten geçiyor.
Evet gelelim bugünün son sorusuna. Travmayla yaşama grubundaki de son soru aynı zamanda ama bugünkü bölümünde son sorusu.
Yine bir sebep-sonuç ilişkisi sorusu. Daha önce söylediklerimin bir kısmını bu soruya cevaben de tekrar edeceğim.
Sahnede olma korkusu, izleniyor olmak, travmaya mı bağlı, nasıl anlaşılır diye sormuş bir dinleyici.
Çok güzel bir soru fakat bu sorunun cevabı soranda saklı.
Bir şeyleri şu an tamamen varsayımsal gidiyorum.
Soruyu soran kişi şu an bu bölümü dinliyorsa bu adam da benden bahsetmiyor, koptu gitti, başka şeylerden bahsediyor gibi hissedebilir.
Çok da haklı olur böyle hissetmekte.
Ama biraz çağrışımlarımı takip edeceğim.
Böyle sorular duyduğumda aklım direkt şeye gidiyor.
Sanki bu kişi hayatımda ne çalışmıyor, ne fonksiyonunu yerine getirmiyor.
Böyle bir eksik aramak, çalışmayan şey aramak gibi bir odakla yaklaşmış gibi bir hisse kapılıyorum.
Ben biraz tersten yaklaşmayı önereceğim.
Mesela buradaki mesele ne sahnede olma korkusu.
Bu kişi sahneye çıktığında sahneyle alakalı bir işi var veya sahneye sık çıkan biri diye anlıyorum.
Sahneye çıktığında bir korku yaşadığından bahsediyor.
Bu kelimeyi kullandığım için çok üzgünüm ama bunda ben anormal bir şey bu şekliyle, bu kadarıyla görmüyorum desem.
Sahneye çıkıp bir sürü insan sizi izlerken onlara bir şey anlatmak, bir şey sunmak, onları bir konuda ikna etmek baş başına çok kaygı uyandırıcı bir şey.
Zaman içerisinde pratikle rahat eder hale gelebiliyoruz.
Kimimizin hoşuna gidiyor seyredilmek, o güçlü ışıklar altındaki konumda olmak.
Ama birçoğumuz için de bu çok korkutucu ve kaygı uyandırıcı bir deneyim.
Ben de ders veren, eğitim veren biri olarak evet bir tiyatrocu değilim, sanatçı değilim ama sık sık aslında tırnak içinde sahneye çıkıyorum.
Hala da bilmediğim bir seyirci kitlesi karşısına çıktığımda yani diyelim ki bir konferansa gittim konuşma yapacağım ve seyirci kitlesine daha hiçbir fikrim yok benim için.
Onlar birer anonim yüz tanımıyorum ilgilerini ne çeker ne hoşlarına gider hiçbir fikrim yok.
Kaygı duyuyorum, endişe duyuyorum.
Kendim üstümden düşüneyim hani bu bir travmaya mı bağlı hiç öyle düşünmemiştim.
Bana çok tam aksine insan olmanın bir parçası gibi geliyor.
Bu kadar göz sizin üstünüzdeyken ve sizi değerlendiriyorken ve siz üstünüzde bir şeyleri aktarma,
iyi bir performans sergileme, hakkıyla işte bir oyun ortaya koyma artık sahnede ne yapıyorsanız.
Böyle bir yük varken üstünüzde bilemedim.
Korkar insan değil mi?
O yüzden travmaya bağlı mı?
Tabii ki bağlı olabilir bu arada.
Bu ihtimali asla kenara bırakmam, bir kenara itmem.
Bununla beraber ama sadece bu ihtimalden ötürü müdür?
Bu kadar net bir bağlantı kurmak konusunda aceleci davranmaz.
Ha bu soruyu soran kişi şu an beni dinliyorsa şöyle diyebilir.
Yok ya benim böyle işte izlenmekle ilgili bir travmam var ve sahneye çıktığımda ben bunu bir daha yaşıyorum.
O yüzden kitleni veriyorum.
Benimki kesin bununla alakalı.
Zaten sorunuzun cevabını siz vermiş oluyorsunuz o zaman.
Evet belki de sizin sahnede olma korkunuzun yaşadığınız travmatik bir olayla bağlantısı olabilir.
Ama olmak zorunda değil veya her sahne korkusu yaşayan, kamusal alanda konuşma yapmak konusunda kaygı hisseden kişi otomatikman bunu bir travmaya bağlı olarak geliştirmiştir diyemeyiz.
Bu yanlış bir çıkarsama, yanlış bir genelleme olurdu.
Evet, bugünlük bu kadar diyelim.
Daha çok sorum var.
Sadece iki grup soruyu ele alabildim.
Travma nedir?
Şu bir bakış açısıyla travmanın ne olabileceğine dair birkaç kelam ettim.
Ve sonrasında travmayla yaşamak, travmatik bir deneyimden sonra yaşamak, onun etkileriyle yaşamak konusunda bir beş soruya daha cevap verebildim.
Önümüzdeki hafta, önümüzdeki bölümde Valsu psikoterapi travmayla nasıl çalışır, güvenli alan nedir, travmanın iyileşmesi dediğimizde ne kastediyoruz bu konulara bir parça daha giriş yapacağım.
Dilerim ki uzun zaman beklediğinize değecek bir bölüm çekebilmişimdir.
Dilerim ki bugün duyduklarınız sizi size yakınlaştırır ve kendinize dair bir şeyleri fark etmenize vesile ve yardımcı olur.
Unutmayın ki işin içinden tek başınıza çıkamıyorsanız, kaplar, podcastler yetmiyorsa her zaman bir ruh sağlığına, bir ruh sağlığı çalışanına çok özür dilerim.
başvurmak iyi bir seçenek.
Lütfen bu ihtimali de
göz ardı etmeyin. Özellikle böyle hassas
konulardan bahsettikten sonra
bu notu da düşmeden
duramıyorum. Kendin Olmanın
Dayanılmaz Hafifliği podcastinin
bir bölümünün daha sonuna geldik.
Ben Dr. Ferhat Şekliçöz.
Kendinize çok iyi bakın. Önümüzdeki
hafta yeni bir bölümle
tekrardan buluşmak dileğiyle.
Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
