
Transkript
Kendin Olmanın Dayanılmaz Hafifliği'nin bu haftaki bölümüne hoş geldiniz.
Bu hafta ölüm üzerine konuşacağız.
Görece tatsız addedilebilecek bir konu.
Çoğumuzun konuşmak konusunda çekindiği bir konu.
Çok güzel sorular geldi.
Sorular geçmeden evvel bir ufak hatırlatma yapmak isterim.
Varoluşu filozoflar...
Ölümden bahsettiklerinde en temelde somut olarak bu dünyadaki varlığımızın sonu, hayatın sonundan bahsederler.
Gündelik hayatta ölüm üzerine düşündüğümüzde genellikle ölümü daha soyut şekillerde düşünüyoruz veya kendi ölümlülüğümüzü düşünmüyoruz.
Birçok soruda buna dair izler göreceksiniz o yüzden bir hatırlatmak istedim.
ne dersiniz, neler yapmalıyız diye bir meslektaştan soru gelmiş.
Yas ve kayıp üstüne farklı bir bölüm olacak.
Bu soruyu oraya saklayayım ama şunu eklemek isterim ki VARUZÇU Psikoterapide biz hiçbir yasa patolojik adını vermiyoruz.
Yaslar patolojik olamaz.
İnsanlar kayıp yaşarlar ve o kayıplarla bir şekilde hesabını kapatmak ki tam kapatmak da mümkün değil.
Helalleşmek için belli freçlerden geçerler ve bunun patoloji yoktur.
Ama bu başka bir haftanın konusu olacak.
Ölüm kaygısının hiç olmamasına bağışık nasıl bakar?
Yani bir kişinin ölümüne dair bir kaygısı yoksa muhtemelen kendi sonluğunu reddediyordur.
Sonluluğunu reddediyordur demektir.
Sanki hiç sonu gelmeyecekmiş hayatının.
Sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyor demektir.
Ve bu çok...
Buna çok olumsuz bir şey olarak bakıyoruz.
Çünkü kendi sonluluğumuzu ufkumuzda tutmazsak bir şekilde o zaman hayattaki canlılığımızı da kaybederiz ki canlılık da önümüzdeki haftanın konuları
arasında olacak. Çocuklarımı arkada bırakacağım düşüncesi ölüm kaygısına var.
Çocuk nasıl bakar? Yani tabii ki arkada bırakacaklarımıza dair çeşitli kaygılar ve korkular yaşamamız kadar doğal bir şey olamaz.
Ama en fenomenolojik seviyede baktığımızda ben öldükten sonra arkamda kalanlarla benim bir işim kalmayacak.
Canlıyken arkamda kalanlara dair endişe edebilirim, tedirgin olabilirim.
Ama öldükten sonra aslında bunun da hiçbir anlamı kalmayacak.
Çünkü ben artık var olmayacağım.
Kendi ölümümden çok sevdiklerimi kaybetme korkusuna nasıl bakmalı?
Bunu yine kayıp... ve yaslı konusunda işlemekte fayda var diye düşünüyorum.
Varoluşçular ölümden bahsettiğinde sıklıkla kendi ölümümüz, kendi sonluluğumuzu atlayabilmeye çalışırlar.
Ölmekten değil ama kafadaki ölüm senaryolarından korkmaya nasıl bakarsınız?
Kafadaki kimin kafasında diye bir sormak isterim.
Tahminimce bu soruyu soran kişinin kafasındaki ölüm senaryolarıdır.
Bunun da ben direkt olarak ölüm konusuyla ilgili olduğunu düşünmüyorum.
Nasıl öleceğimize dair endişeler, kaygılar en temelde ya bir belirsizlik, tedirginliğidir ya da acı çekmekten çekindiğimiz içindir.
Acı dolu bir ölüm tahayyül ediyorsam haklı olarak bundan korkarım ama bu ölümden korktuğum için değil, ölümden çekindiğim için değil, acı çekmekten çekindiğim, acı çekmekten korktuğum içindir.
Sorulara devam edelim bakalım.
Ölüm korkusu bazı noktalarda hayatımı anlamlandıramıyor.
Nasıl anlamlandırır?
Soruyu çok anlamadım ama aklıma gelenleri söyleyeyim.
Varoluşçular en temelde hayatın sonlu olması sayesinde hayatın anlam kazanabileceğini iddia ederler.
Sonsuza dek yaşayacak olsaydık veya ölecek olsak da ölümlülüğümüzün farkına varmasaydık, bilmeseydik.
Buna dair bir farkındalığımız, bilincimiz olmasaydı o zaman gerçekten çok sürüklendiğimiz hayatlar yaşardık.
Ölüm korkusu eğer sizi yaşarken bir şekilde kitliyorsa bu muhtemelen ölüm korkusundan mütevellit değildir.
Bu muhtemelen yaşamaktan korktuğunuz içindir.
Genellikle ölüm korkusu zannettiğimiz birçok an aslında yaşamdan bir korku oluyor.
Psikodinamik ve vaaz uç açıdan ölüme baktığımızda nasıl farklılıklar görebiliriz arada?
En temelde psikanetik kuram kişinin kendi ölümlülüğüne dair pek bir şey söylemez.
En önemli fark bu herhalde ki varoluşçuluk hem felsefe hem terapi olarak sonluluğumuz, ölümlülüğümüz ve bunun bizim gündelik varoluşumuzu veya genel anlamda ontolojimizi
nasıl şekillendirdiği üstüne kuruludur.
En temel noktalarından biri budur.
Ölüm tüm sisteme aitken neden yıllardır ölümle olan bağımız bu kadar zayıf ve korku üzerine?
Güzel soru. Çünkü farkındayız.
Çünkü öleceğimizi biliyoruz, bilincindeyiz.
Varsayımımız o ki sistemdeki diğer hiçbir unsur öleceğini bizim kadar bilmiyor.
Gerçi bilmiyoruz, onlara sorma şansımız olmadı.
Biliyorlar mı, bilmiyorlar mı diye ama biliyor olmakla ilgili bir dertimiz var.
Bu bilgiyi, bu farkındalığı taşımakta bir zorluk çekiyoruz.
Ölüm hiç olmaya denk gelen kıyısına temas edebilir miyiz?
Bu deneyimimizde nereye denk düşer?
Ölüm hiç olmaya denk gelen.
Yani öleceğimizi zannettiğimiz, ölüme yaklaştığımız anlar yaşayabiliriz.
Ama ölüm gerçekten çok kategorik bir şey.
Yani hayattaysanız henüz ölmediniz demektir.
Henüz ölmeye, ölüme, var olmamaya dair hiçbir fikriniz yok.
Demektir ki buna dair bir soru daha var birazdan oraya geliriz.
O yüzden de hani ölüme yaklaştığınız deneyimler değerli.
Bir parça hayatın geri kalanına bakma ve anlamlandırma şansı tanıyorlar.
Ama onun ötesinde ölümün ne olduğunu ve nasıl bir şey olduğunu hiçbirimiz bilmiyoruz aslında.
İnsanın kendi ölümünden çok sevdiklerinin ölümünden korkması buna cevap vermiş oldum.
Bu aslında kayıpla ilgili bir şeyi kaybetmekten korkuyoruz ama kendi ölümümüzle alakalı değil.
Bir insan hayatta olmasına rağmen sizin hayatınızda değilse ölüm ile eşdeğer sayılır mı?
Zor bir şey yani sevdiğiniz veya sevmediğiniz hayatınızda önemli bir role sahip bir fonksiyona sahip bir beyniniz hayattaysa
ama sizin hayatınızda değilse tam anlamıyla ölüme eşdeğer değil.
Bu noktada bir varoluşçuluğa geri dönmek istiyorum.
Varoluşçuluğun ölümle ilgili en çok altını çizdiği şey benim veya bir başkasının ölümü, benle veya o kişiyle alakalı ihtimallerin sonu demektir.
Eğer ben annemle görüşmüyorsam ama hayatta olduğunu biliyorsam bir yerlerde hala daha o kişiyle ilgili ihtimaller var, bir özgürlük alanı var demektir.
O kişi öldükten sonra bu ihtimalleri kaybetmiş olacağız.
Aynı şey kendi ölümlülüğüm içinde geçerli.
Hala hayattaysam hayatımı milyonlarca farklı şekilde yaşama imkanına ve özgürlüğüne sahibim.
Öldüğüm noktada bitiyor bu ihtimaller.
O yüzden arada büyük bir fark var derim.
Ölünce ölmüş olur mu insan?
Olur. En azından fenomenolojik anlamda.
Burada tabii çok inanç devreye giriyor.
Bazı filozoflar inanca...
girmemeye çalışırlar.
Çünkü öldükten sonrasına dair fenomenolojik anlamda ne yaşadığımızı bilme şansımız maalesef yok.
Ölünce ölmüş oluruz.
Başka ne olabiliriz ki? Ölüm korkusunun olmaması.
Ölümü görmedik.
Peki ölü korkusunun mezarlıkları var mı?
Tam soruyu anlayamadım ama az önce de cevap verdiğim gibi ölüm korkusu yaşamıyorsanız bu ölüme Ölümle ilişkilenmediğiniz, ölümden kendinizi uzak tuttuğunuz, ölüme
dair farkındalığınızı bastırdığınızla ilgili bir şeydir.
Ve çok kendi içinde çelişik gibi görünse de kendi ölümlülüğümüzü ufkumuzda tutmamak, kendi hayatımızdan çalmak demektir.
Kendi sonluluğumuzu ufkumuzda tutmak, arka planımızda olduğunu hep bilmek, kendi hayatımızı canlandırma ve zenginleştirmek için bir fırsattır.
Terapide ölüm korkusu nasıl işlenir?
Konuşulur. Tanışan da mecanlanıyor zihninde diye.
Varoluşçuluk okul öncesi dönemi çocuklarına ölümü nasıl anlatırız?
Yine soruyu anlamadım ama galiba varoluşçuluğa göre nasıl anlatırız, öğretmenler nasıl bir yol izlemeli diye sorulmaya çalışılmış.
Çocuk uzmanlık alanım değil ama varoluşçu temaları çocuklarla işlemek konusunda çok sevdiğim ve çok saygı duyduğum bir meslektaşım var.
Büşra Tarçalır. Eğer takip etmiyorsanız Instagram'dan arayıp kendisini takip edebilirsiniz.
Bu konulara dair çok paylaşım yapıyor.
Çocuk kitapları üstünden güzel araçlar da sunuyor aynı zamanda.
Çocuklarla çalışıyorsanız ve ölüm gibi varoluşsal, ontolojik konular, çocuklarla nasıl çalışılır anlatılır konusunda soru işaretleriniz varsa takip edeceğiniz kişi Büşra Tarçalır.
Her gün azar azar ölüyoruz aslında yaşamak ve ölüm arasındaki çizgi nerede?
Yine bu işte ölümü çok soyut bir yerden düşünmenin bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor bu tip sorular.
Hayır her gün azar azar ölmüyoruz.
Hayattaysak hayattayız.
Hayattaysak hala ihtimallerimiz var ve özgürlüğümüz var demektir.
Öldüğümüzde ihtimallerimiz bitiyor.
Hayat bitiyor. Aradaki çizgi de çok net.
O hayatın sonlandığı noktada.
Salt ölüm korkusu sebebiyle gerçekleştirilmeyen intihar fikrine vazgeçip nasıl bakar?
İyi bakar. İlkide yapmıyor kişi diye bakar.
Bunu tabii daha bir terapist ve klinik psikolog olarak cevap verdim.
Başka nasıl bakabilir?
Bu arada parantez içinde bu konuda çok soru geliyor.
Aslında kimse ölümü de arzulamaz.
Buna dair de bir soru var.
Gelecektir birazdan ama şimdiden aklıma gelmişken cevap vereyim.
Ölümü arzulamıyoruz.
Ölüme atfettiğimiz bir şeyleri arzuluyoruz ve bu sebepten ötürü hayatımızı sonlandırmayı düşünebiliriz.
Bu sebepten ötürü ölüm rahatlatıcı bir fikir gibi gelebilir.
Ama orada ölüme bir şey atfediyoruz.
Kimse ölümü arzu edemez çünkü ne olduğunu bilmiyoruz.
Sadece ne olduğuna dair fikirlerimiz ve inançlarımız var.
Ölümü varoluşun bir parçası olarak kabullenmek nasıl mümkün olur?
Bütün antolojik meseleler gibi ölümle de barışmayacağız.
Öleceğimiz gerçeğiyle de barışmayacağız.
bir müzakere, hatta didişme halinde olacağımız konulardan biri olacak.
O yüzden kabullenmek, yani arada bir ölümlülüğümü görüp, ölümümü görüp, sonunumun olacağını görüp, oradan hayatımı zenginleştirip canlandırabilirim ve bazen de
kaçabilirim ve bazen de bu sonluk beni umutsuzluğa sucuklayabilir.
Hep bir hareket halinde olacak ama.
Ayrıkla insanı bilimsel açıdan ölüm etkisi yaratabilir mi?
Öyle mi sanıyoruz? Hayır.
Az önce de söylediğim gibi birinden ayrıldığınızda o kişi hala yaşıyor.
Siz hala yaşıyorsunuz. Bu da özgürlüğünüz ve ihtimalleriniz devam ediyor demektir.
Bilimsel açıdan ne demek hiçbir fikrim yok.
Ölümü ve ölümlü olduğumuzu kabul etmek mümkün mü gerçekten?
Az önce cevap vermiştim.
Tam anlamıyla mümkün değil.
Arada bir adeta bir diyaloğa karşılıklı bir müzakereye girip Oradan hayatımızı zenginleştirmek mümkün ama onun dışında her zaman bir mesele olarak kalacak.
Bütün ontolojik konularda böyle.
Tam anlamıyla barışmak hiçbiri için mümkün değil.
Yine kayıp üzerine bir soru var.
Maalesef kayıpla ilgili haftada tekrar sormanızı isteyeceğim.
Ölümü kabullenmemi ölmekten korkmak nasıl çözülebilir?
Çözülemez. Belirsizlik.
Ama şu soruyu sorabilirsiniz kendinize.
Benim hayatımın sonu olduğuna göre, Dünyadaki kalan günlerimi nasıl geçirmek istiyorum?
Anlam ve canlı tam burada ortaya çıkacak.
Yine bir kayıp sorusu var.
Kayıp sorularını kayıp veya saftasına bırakıyorum.
Bir yakının öldüğünü kabul etmeme bu perspektifle nasıl yorumlanabilir?
Bir yakınınızın öldüğünü kabul etmekte zorlanıyorsanız o kişiyle olan ihtimallerinizin artık sorunun geldiğini kabullenmekte zorlanıyorsunuz.
Zor. Kayıp süreciyle ilgili yine okey.
Olabilir. Dediğim gibi kişinin kendisinin veya başkasının ölümünü kabul etmesi kolay bir şey değil ve varoluşlukta bu konuda net bir formül sunmuyorsa çünkü yok böyle
bir formül. Ömrümüzü kısaltacak şeylere başvurmamız pasif ölüm arzusu harici anlamlar taşıyor olabilir mi?
Az önce söylediğim gibi ölümü arzu edemeyiz.
Ömrümüzü kısaltacak şeylere başvurmamızın Altında başka niyetlilikler, başka amaçlar, başka şeyler vardır.
Kendimizden kaçmak, bir şeyleri görmemek, keyif almak, kendimizi hazza bırakmak gibi.
Ölüm arzusu diye bir şey yok.
Varoluş perspektiften bunu aklınızdan çıkartmanızı öneririm.
Ölümü bilmiyoruz ki arzu edelim.
İçtik sonuna cevaben seçimler yapmamayı seçmek, ölme ve yaşama kaygısı mıdır?
Tam olarak evet aslında.
Yaşamaktan kaygılandığımız için seçmekten kaçıyoruz.
Ölüm kaygısıymış gibi gözükebilir.
Zaten öleceğim ne yapayım gibi bir yerden gelebilir.
Ama zaten öleceğim ne yapayım derken ben hayatımdan çalmış oluyorum.
Bu zor konunun sonuna geldik.
Dinlediğiniz için çok teşekkürler.
Önümüzdeki hafta biraz daha canlı bir konuyla, canlılıkla sizlerle olacağım.
Sevgiler.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
