
Transkript
Merhabalar, ben Ferhat Çakıçöz.
Kendine olmanın dayanılmaz hafifliğine hoş geldiniz tekrar.
Bu haftaki konumuz evler ve mekanlar, evlere ve mekanlara daha varoluşçu bir perspektifle bakmaya çalışacağız.
Yine sizlerden, Instagram üstünden topladığım sorulara cevap vermeye çalışacağım.
Umarım ki öyle ya da böyle içinden bir türlü çıkamadığımız diyeyim.
Çünkü her an bir mekandayız.
Mekanlara dair biraz daha görüşünüzü, ufkunuzu genişletecek birkaç kelam edebilirim, birkaç soru sorabilirim sizlere.
Sorulara geçmeden evvel bir parça mekanların ve evlerin neden insan ruhsallığında bu kadar önemli bir yer kapladığından bahsetmek isterim.
Bunun en baştaki sebebi aslında hepimizin temelinin hiçlik.
Ve belirsizlik olması.
Burada Sartre bir parça, bir referansta bulunuyorum.
Jean-Paul Sartre'ın ünlü lafı eminim ki duymuşsunuzdur.
Varoluş özden önce gelir der.
Aslında biz hayatlarımızı kendimiz öyle ya da böyle kurguluyoruz, inşa ediyoruz.
Hepimiz için değişmeyen tek gerçek hayatta olduğumuz gerçeği.
Hayattaysak... aslında sonsuz ihtimale sahibiz demek.
Ama bu aynı zamanda şu anlama da geliyor.
Aslında hiçbiri bizi doğamız gereği en temelde tanımlamıyor.
Ben psikolog olmasam da Ferhat olmaya devam edeceğim.
Üç köpeğim olmasa da ben olmaya devam edeceğim.
Bu yaşadığım evde yaşamasam da ben olmaya devam edeceğim.
Varoluş özden önce gelir.
Satra göre insan olmak demek, Özgürlük demektir.
Özgürüz bile demez sadece.
İnsan eşittir özgürlük der.
İnsan eşittir hiçlik der.
Hayattaysak temelimizde bir hiçlik yatıyor ve biz onun üstüne bir şeyler inşa ediyoruz.
Ve genellikle bu hiçlik de korkutucu geldiği için o inşa ettiklerimize sıkı sıkıya tutunmaya çalışıyoruz.
Bu kadar uzun bir gizgah yapmamın sebebi evler ve mekanlar bizleri...
hiçliğimizden veya ürkütücü, sonsuz özgürlüğümüzden bir parça koruyan ve uzaklaştıran olgulardır.
Ufacık Heidegger'den de bahsetmek isterim.
Heidegger, Unheimlichkeit'tan bahseder.
Unheimlichkeit, yersizlik, yurtsuzluk, evsizlik demektir.
İnsanın ontolojik olarak yersiz, yurtsuz olduğundan bahseder.
Gelecekte başımıza ne geleceğini bilmiyoruz.
Kendi içimizde ne olup bittiğini tam olarak kavrayamıyoruz.
Bu kadar belirsizliğin içinde, bu kadar muğlaklığın içinde arkamızı yaslayabileceğimiz, bütün varoluşsal kaygıları askıya alabileceğimiz,
bir parça kendimizi güvende ve rahat hissedebileceğimiz kapalı ortamlara ihtiyaç duyuyoruz.
Bu çok insani bir ihtiyaç.
Bu arada bir parantez açacak olursam, Heidegger'in unheimli hikayet demesi, yersizlik, yurtsuzluk demesi de bir rastlantı değil.
Tam da bu hiçliğe, özgürlüğe, belirsizliğe, muğlaklığa karşı bir toprağa tutunmaya, bir ülkeye tutunmaya, bir şehre tutunmaya, bir köye tutunmaya, bir iş yerine tutunmaya, bir eve tutunmaya
ihtiyacımız var.
Bu girişi yaptıktan sonra biraz sorularınıza dönelim.
Bakalım neler sorulmuş.
Varoluşçuluğa göre daha çok mekan mı insanı etkiler, insan mı mekanı?
Bu bir parça retorik bir soru olmuş gibi geliyor.
Aslında ikiye bölüp ele almakta fayda var.
İlk önce ikinci kısmıyla başlayacağım.
İnsan mekanını tabii ki etkiler.
Yani şu anda arkamda gördüğünüz odayı ben yarattım.
Bilmiyorum başınıza geliyor mu ama bir otele gittiğinizde bile otel odası ki ne kadar işte standart.
Aynısından 100 tane, 200 tane, 500 tane daha var belki aynı binada.
Ama otel odasını bile bir şekilde kendimize benzetiyoruz.
Dağınıklığımızla, topluluğumuzla, bir şeyin yerini değiştirerek, kokumuzla insan mekanı tabii ki şekillendirir.
Ve hatta varoluşluktan yola çıkarak şunu iddia edebiliriz.
İnsan mekanı şekillendirmeli, rahat edebileceği, dışarıyı kısa bir süre için bile olsa, sahte bir şekilde bile olsa, çünkü her zaman evimiz elimizden gidebilir.
O yüzden sahte dedim.
Sahte bir şekilde olsa bile...
Dışarıda bırakacağı bir yere ihtiyaç duyar.
Sorunun ilk kısmına dönecek olursak mekan insanı etkiler mi?
Yani öznel bir cevap vereceğim.
Beni çok etkiliyor mekanlar açıkçası.
Bazı mekanlar daha huzur veriyor.
Bazıları gerçekten çok ciddi anlamda sınırımı aşıyor.
Fazla geliyor, beni işgal ediyor gibi hissedebiliyorum.
Bazılarını da daha rahat hissediyorum.
Bazılarını da daha tedirgin hissediyorum.
Uzun lafın kısası insanla mekan arasında çift yollu.
Çift yönlü bir ilişki, mütemadiyen vardır diyebiliriz.
Mekanların insanlar üzerindeki her türlü dönüştürücü etkilerini Varusçuk nasıl değerlendirir?
Gerçekten mekan insanları dönüştürüyor.
Maalesef mimariyle psikoterapinin bulguları veya Varusçuk felsefenin bulguları arasında çok sınırlı bir diyalog var.
Benim de özellikle çok ilgimi çeken bir alan.
Ufak bir kendimi açacak olursam.
Psikolog olmadan önce, psikoterapist olmadan önce mimar olmak çok istiyordum.
Ve aslında insan ruhuna ve kendi ruhuma dair meraklarımdan önce mekan insanı nasıl şekillendiriyor gibi bir merakım vardı.
Bu kişisel yerden dönecek olursak nasıl mekanlarda barındığımız direkt olarak ruhumuzu etkiliyor, direkt olarak ruhsallığımızı etkiliyor.
Ama aynı zamanda mekanları biz yarattığımız için de kendi ruhsallığımızın içinde olduğumuz mekana yansıtıyoruz.
Bazı mekanların gerçekten daha olumlu etkisi oluyor mu bizim için yoksa bunu yaratan algımız mı?
Şimdi burada şöyle bir parantez açmak isterim.
Mekan genel anlamıyla daha iyi veya daha gergin gelebilir bize.
Ama tars kısmı çok öznel.
Kişinin algısıyla ilgili.
Gördüğünüz gibi ben gri duvarlar hoşuma gitmiş bu aralar.
Beyaz kitaplık hoşuma gitmiş.
Kalabalık bir odadayım.
Bir sürü nesneyle çevrelenmiş vaziyetteyim.
Kimisine bu fazla dağınık ve fazla fazla gelebilir.
Kimisi daha minimal, daha küçümen, daha derli toplu odalardan, mekanlardan hoşlanabilir.
Kimisi daha rustik yerlere giderken, kimisi daha neoklasik yerlere gidebilir.
Kimisi işte dediğim gibi daha minimalist yerlere giderken kimisi daha canlı, daha objelerle dolu odaları tercih edebilir.
Burası çok özner ve kişisel.
Hani buradan yola çıkaraktır bir kişilik envanteri çıkarırsın açıkçası hiç ama hiç yok.
Öyle yani neyse tarzınız o en nihayetinde.
Ama önemli olan rahat ettiğiniz mekanlar yaratmanız.
Evinizde rahat mısınız?
Huzurlu musunuz?
Işığıyla, boyasıyla?
Evlere dair soruları kaybetmiştim.
İlk tur sorularda çok ilginç bir soru gelmişti.
Neden evimize çok para harcamak isteriz?
Sadece çok para harcadığımızda mı huzurlu evlerimiz olur?
Hayır. Tabii ki bu arada ev, döşemek pahalı bir şey başlı başına ama özellikle lüks bir yere gitmeye gerek yok rahat ettiğimiz mekanlar yaratmak için.
Duvarlarınızı kendiniz de boyayabilirsiniz.
Beyaz flörsün ışığınızı kendiniz de sarı ışığa çevirebilirsiniz.
Tavandan aydınlatmanızı kendiniz de abajurlara dönüştürebilirsiniz.
Çok daha minimal bir çabayla, bir yatırımla gerçekten rahat ettiğiniz mekanlar, ruhunuzun yatıştığı mekanlar yaratmak.
Aynanın mekandaki yeri ve kullanıcıyla kurduğu ilişkiyle varoluşçuluk neler düşünür?
Bence aynayla kişi arasındaki ilişki çok önemli.
Bu soruyu ilk okuduğumda şeyi düşündüm.
Evimde ne kadar az ayna var diye düşündüm.
Sadece banyolarda var. De giyinme odasında var o kadar.
Mesela kimisi salonunun bir duvarına ayna yapmayı uygun görür.
Bilmiyorum. Bence kişinin aynayla arasında nasıl bir ilişki var ona bakmak gerekiyor.
Mesela geniş bir mekanda ayna kullanmak hoşuma gitmiyor.
Çünkü bana bir genişlik getiriyor.
İşte salonun bir duvarını ayna yaparsak salon iki katıymış gibi gelecek.
Ama bu bana sahte geliyor.
Mesela ben o sahteliği evimin dışında tutmak istiyorum ama bu kötü demek değil örneğin.
Kimisi daha küçük aynalarsalar, kimisi daha büyük aynalarsalar.
Sizin dünyanızda ne anlama geliyor o önemli.
Travma ve mekanlar evimiz.
Beden hafızası gibi mekan hafızası diye de bir şey var.
Bunun mimarideki veya sosyolojideki mekan hafızasını kullanmıyorum burada.
Bizler bir mekana girdiğimizde bilerek veya bilmeyerek o mekanı dair biriktirdiğimiz hisler, tortulaşan hisler ayağa kalkabilir, ön plana çıkabilir.
Çok alakalı.
O yüzden de insanlar boşanınca boşuna ev değiştirmiyor, ayrılık yaşayınca ev değiştirmiyor.
Bir işe gittiğinizde o dönem her şey sükliman olsa da bir zamanlar çok büyük gerginlik yaşadıysanız ofis size gergin gelebilir.
Evet mekanlar üstünden de bir hafızamız var.
Sahip çıkmak gerekiyor.
O mekan bende ne uyandırıyorsa, ne nasıl geliyorsa ona sahip çıkmam en doğrusu olacaktır.
O soru gelmiş gibi evleri dekor ederken neden bu kadar fazla para harcamaya meraklısınız?
Para harcamak zorunda değilsiniz evlerinizi dekor ederken.
Mesela yine kendimden bir örnek vereyim.
Duvarları donatmak benim çok hoşuma gidiyor.
İyi restoranlardan tablo bayağı pahalı bir şey tahmin edersiniz.
Poster, çerçeveletmek çok hoşuma gitmiyor.
Çünkü böyle akrilik yağlı boya.
Oturup kendim bir şeyler boyamaya başladım.
Yolunu bulursunuz. Yeter ki ne bana iyi gelir sorusunu sormakta ısrarcı olun.
Neden acaba bazı mekanlar ruhsal sıkıntı yaratır?
O kişiye sormak gerekiyor.
Yani dediğim gibi bu oda size ruhsal sıkıntı yaratabilir.
Bana çok huzur veriyor.
Ruhsal sıkıntı yaratan kişi kendine bu oda bende neyi uyandırıyor diye araştırmalı.
Veya bende... Ne oluyor da burada kendimi bu kadar huzur hissediyorum diye sorduğumda görebiliyorum.
Çünkü iç dünyamın bir yansıması.
Böyle kendi içime kapanmak gibi geliyor bu odaya kapanmak.
Sorumu havalı hale getirmeye çalıştım.
Kurduğum cümleyi hatırlamıyorum.
Ancak evimizi sevdiğimiz eşya ve aksesuarlarla donatırken sistemin ve eşyaların esiri mi oluyoruz?
Yoksa varoluş çabamızı köklenmemiz olarak mı?
Varoluşsal çabamızı destekliyor mu?
Yani sahip olmak bir yerde köleleştiriyor.
Kitaplarım benim için çok önemli ve onların başına bir şey gelmesini istemiyorum.
Çatı akar da kitaplarıma zarar gelirse, burası bir çatı katı, çok paniğe kapılırım ve bu da aslında kitapların beni ne kadar esir ettiğine dair bir işaret.
Ama bunu fark edip sahip çıkmak yine önemli olan bence.
Hindu veya Budist geleneklerde objelerin...
Esirliliği veya arzunun esirliliğinden, kurtuluştan çok bahsedilir.
Oraya varmaya daha var.
O yüzden en azından size huzur veren objelerin esiri olun derim.
Mekansal aidiyet hissinin yokluğu varoluşlukta neye tekabül eder?
Hiçbir mekana ait hissetmiyorsanız genel bir yerden bakmak yerine spesifik olarak her mekanda ne oluyor da kendinize ait hissetmiyorsunuz diye bakmanızı öneririm açıkçası.
Kişi kendini hiçbir yere ait hissetmeyebilir.
Bu da çok yoğun kişinin kendi içliğiyle temas halinde olduğunu gösterir.
Her ne kadar temelimiz içlik olsa da safi içlikte kalmak çok iyi gelen bir şey değil bizlere.
Evde neden bu kadar sıkılıyoruz?
Ben hiç sıkılmıyorum. Hala karantina dönemindeydik ben bu videoyu çekerken.
Size sormak gerekiyor.
Yani evde... Neden sıkılırız diye de evde neyin ihtiyacın, neyin yoksunluğunu yaşıyorsunuz.
Ne olsa daha iyi gelirdi.
Ben kitaplarımla, köpeklerimle, televizyonumla, internet bağlantımla, bana huzur veren nesnelerle mutluyum.
İyi ya da kötü. Öyle ya da böyle.
Mekanlardaki eşya, mekanlarda fazla veya gereksiz eşya bitirmeyi nasıl bakıyor merak ederim.
İşte bu yine... Eşyaların nesnesi oluyor muyuz hikayesine dönüyor.
Direkt kullanmadığınız, direkt olarak size belli bir huzur getirmeyen eşyaları bir yerde biriktiriyorsanız gerçekten ruhsal anlamda da bir yük taşıyorsunuz demektir.
Bu çok önemli.
O yüzden aslında sık sık yani depolarken bile bir şeyleri...
Deponuza sahip çıkın.
Depo atıp görmezden geldiğiniz, eşyalarınızı unutmak için kullandığınız bir alan olmasın.
Depo gerçekten depolama alanınız olsun.
Gerçekten görmek istemiyorsanız belki de o eşyadan kurtulmanın vakti gelmiştir.
Yeni süpürge aldığınız eskisini atmıyorsanız o size bir ruhsal yük.
Eşyasız, mekansız, evsiz yapamıyoruz.
Ama bize iyi gelen.
Bize huzur veren bir yerde olsunlar yeterli.
Ekstra esirlik, ekstra bir yük getirmesin, ekstra bir işgal getirmesin.
En önemli olan kısım bu zannedersem.
Dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Önümüzdeki hafta yeni bir konuyla, şu an hatırlamadığım bir konuyla programı yayınlamıştım.
Ölüm veya canlık olması lazım.
Tekrardan beraber olacağız.
Hepinize güzel bir hafta sonu dilerim.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
