
Transkript
Kendi Normal'in Dayanılmaz Hafifliği Podcast'inin yeni bölümüne hoş geldiniz.
27. bölümde kendiliğe dair sorularınızı konuşmaya, tartışmaya devam ediyoruz.
26. bölümde kendiliğe dair sorularınızla ilgiliydi.
Araya bir parça zaman girdi ama bununla beraber sorularınızı tam olarak toparlayamamıştım.
Bitirememiştim. O yüzden araya giren zamanı rağmen kendine dair şu sorularınızı bir toparlamak istiyorum.
Son meraklarınızı da gidermek istiyorum.
Ki iki bölüm yan yana geldiğinde bir bütünlük içerebilsin.
Bu sebeple bu hafta sizlerin karşısındayım.
Tekrardan kendine dair sorularınızla beraber.
Yine bu hafta 28 sorumuz var.
Oldukça ilginç sorular.
Arada bir tekrara düşebilirim.
Tabii ki bunu not etmek isterim.
Fakat insan zihni...
Garip bir organizma, garip bir mekanizma veya tabi caizse bazı şeyleri tek sefer duyduğumuzda anlayabiliyoruz ama kavrayabilmek için tek seferden daha fazla kere duymaya
ihtiyacımız olabiliyor. Özellikle psikolojik meseleler, özellikle kendimizle ilgili, vavşumuzla ilgili meselelerde.
Bu nedenle bazı şeyleri tekrar edeceğim.
Umarım sizleri sıkmam ama bence tekrarda hiçbir sakınca yok.
Tam aksine...
Bazı şeyleri bir daha bir daha duydukça yeni boyutlarıyla anlayabiliyoruz.
Daha net ve kesin bir şekilde sindirebiliyoruz.
Bir yerlere yerleştirebiliyoruz.
Bütün bunlarla beraber daha fazla lafı uzatmayayım.
Malum bir sürü sorumuz var.
Benim tekrarla ilgili düşüncelerimi başka bir yerde, başka bir mecrada, başka bir bağlam çerçevesinde konuşuruz.
Dediğim gibi bugünkü konumuz kendilik ve sizlerin soruları.
Günün ilk sorusuyla başlamak isterim.
Kendim dediğim şeyden mesela çalışkan farklı bir seçim yaptığımda neden suçlu hissediyorum diye sormuş bir dinleyici bir takipçim daha doğrusu dinleyici
takipçi bunun altında birçok sebep yatıyor olabilir fakat Soruda neden suçluk hissediyorum kısmına odaklanmak yerine aslında suçluluğu biraz
açıkta bırakmak isterim.
Bu soruyla beraber dinleyicim fark ederek veya fark etmeden hepimizin çok sık yaptığı bir şeye işaret etmiş.
Aslında öyle ya da böyle kendimizi belli bir şekilde...
Fixlemeye çalışıyoruz, belli bir şekilde sabitlemeye çalışıyoruz, belli bir şekilde somutlaştırmaya çalışıyoruz.
Buna iyi bir örnek, ben çalışkan biriyim, ben sabırlı biriyim, ben öfkeli biriyim, ben mükemmelliyetçi biriyim vs.
gibi kendimize dair bazı öngörülerimiz, varsayımlarımız oluyor.
Bunu yapmaktaki temel sebebimiz aslında yine belirsizlikte kalamamak.
Muğlaklıkla kalamamak.
Kendimizi belli bir şekilde tanımlıyoruz, kendimize bir isim veriyoruz ve kendimiz her ne kadar yapay olsa da bu tanımlama verdiğimiz isim, kendimizden de buna
adeta birebir uymayı bekliyoruz.
Ve ne zamanki kendi oluşturduğumuz bu çerçeveden, bu kurgudan, bu hikayeden bir şekilde uzak düşelim.
O zaman suçlu hissedebiliyoruz, endişeli hissedebiliyoruz, öfkeli hissedebiliyoruz, köşeye sıkıştırılmış hissedebiliyoruz.
O yüzden suçlu kısmını paranteze almak istedim çünkü kimimiz suçlu hissediyoruz, kimimiz başka şeyler hissediyoruz.
Ama en nihayetinde kendi kendimize oluşturduğumuz o kurgusal gerçeklikten uzaklaşınca bir anda kendimizi...
Aslında kendimizde temasımızı kaybettiğimiz ve kendimizi soyut bir ilkeye nazaran değerlendirdiğimiz ve bunun verdiği sıkıntıyla baş
başa buluyoruz diyebilirim.
Dediğim gibi bu her zaman suçluluk olmak zorunda değil.
Neden bu kişi özelinde suçlukta başka bir kişi özelinde başka bir şey diye soracak olursanız.
Tabii ki orada o duygunun anlatmak istediği bir şey vardır.
Bağlamıyla beraber anlamlandırılabilir.
O açıdan bakmakta fayda olabilir.
Orası çok daha kişisel bir yere doğru gittiği için şimdilik orayı boş bırakmış olayım.
İkinci soru. Sevgilime karşı sevimli, şefkatli, başkalarına karşı soğuk ve mesafeliyim.
Hangisi kendimimim?
C şıkkı ikisi de ve daha ötesi muhtemelen sadece bu ikisi değil.
Bu ikisi dışında da eminim ki bu soruyu soran dinleyicimin bin bir türlü başka hali vardır.
Kendiliği biz dışarıdan bağımsız böyle nesne gibi taş gibi bir şey gibi düşünüyoruz.
Ne çok gibi dedim. Oradan anlayın ne kadar yapay bir yere koymaya çalıştığımızı bu kendilik meselesine ve kendimizi bu kadar.
Nesne gibi konumlandırdığımızda, net, sabit, değişmez, tutarlı bir şekilde konumlandırdığımızda ister istemez dış koşullardan bir bağımsızlık beklentimiz oluyor.
Bu çok büyük bir yanılsama.
Tabii ki de sevgilinize karşı sevimli ve şefkatli olabilirsiniz, başkalarına karşı soğuk ve mesafeli olabilirsiniz.
Kendimizin farklı yönleri, farklı boyutları, farklı bağlamlarda, farklı ilişkilerde ortaya çıkar.
Bazen kendimizi öyle ilişkilerde buluruz ki kendimizi bile tanıyamayabiliriz.
Yaptıklarımızı kendimize hiç yakıştıramayabiliriz veya ne kadar iyi akıl ettim, bak hiç böyle şey, bu kadar zekice hareket edeceğimi düşünmüyordum vesaire derken bulabiliriz kendimizi.
Temelde ne kadar akışkan, ne kadar kaygan, ne kadar muğlak, ne kadar bağlama bağımlı olduğunu gösteriyor.
Ve beraberinde tabii ki devasa bir belirsizlik getiriyor bizlere.
Üçüncü soru. Ben ve kendim diye iki ayrı şeyden bahsediyoruz.
Bunları birbirinden ayıran şeyler varsa nelerdir?
Ben ve kendim ayrımı bir parça gramerden, dilden geliyor.
Bir parça da...
Bu işte kendimizi özne olarak mı deneyimliyoruz, nesne olarak mı deneyimliyoruz meselesinden geliyor.
Bu konuya zannedersem Sartre en güzel, en değerli toplu şekilde bakan filozof.
Sartre insanların kendilerini hem bir özne hem de bir nesne olarak deneyimlemeye mahkum olduklarından bahseder.
Tabii ki bu kelimelerle bahsetmez.
Kendi jargonu içinde insanın kendini kendi için ve kendinde.
varlıkları olarak deneyimlemesi olarak anlatır.
Hiç o felsefi jargona bu podcast'ın amacına ulaşması hedefiyle girmeyeceğim.
Uzun lafın kısası, kendimizi zaman zaman bir özne, zaman zaman bir nesne olarak deneyimleriz.
Ben, benle başlayan cümleler, benle başlayan cümlelerin yansıttığı deneyimler, kendimi daha ziyade özne olarak deneyimlediğim anların yansımaları, dediğimde
kendimi şöyle hissettim.
Kendime döndüm bir baktım.
Kendimden utandım.
Bakın dikkat ederseniz bütün cümlelerde kendimden yine kendi kelimesini kullanıyorum.
Bir nesne olarak bahsediyorum.
Kendi kelimesi bir parça kendimizi nesne olarak deneyimlediğimiz anları derleyip toplamak için bir imleç, bir kelime dilin bize sunduğu
bir imkan. Fakat bununla beraber şuna işaret etmek isterim.
Bu podcast'ı belli bir zamandır takip ediyorsanız, nihayetinde 27.
bölüme geldiniz veyahut Vowsçu terapi, Vowsçu felsefeyle haşırlaşırsanız, bu fikirlerle haşırlaşırsanız şöyle bir kanıya kapılmanızı istemem.
İnsan kendini her zaman özne olarak deneyimlemeli, görmeli, asla annesine olarak deneyimlememeli, görmemeli.
Öyle bir şey yok. Sartre bunun altına özellikle çiziyor.
Hepimiz zaman zaman ikisine de gitmeye mahkumuz ve bunda kötü, ayıp, günah tabu bir şey yok.
Ben mesela bu podcast bölümünü çekerken, kaydederken sizlere bir şeyleri doğru düzgün aktarabilecek miyim diye belli
bir seviyede kaygı yaşıyorum.
Bir özne olarak bu kaygıyı yaşıyorum.
Ama sonra oturup bu bölümü dinlediğimde...
Yayınlamadan evvel bakalım doğru düzgün şeyler diyebilmiş miyim diye.
O zaman kendime bir nesne olarak bakıyorum.
Doğru düzgün anlatamamışsın ya.
Bakın hatta kendimle böyle bir diyaloğa girip kendime sen falan diye hitap edebiliyorum.
İkisine de ihtiyacımız var.
İşte mesela beden algısı meselesinde çok konuşulur bu.
Ben kendimi bedenimim.
Bakın dilin sınırlarını nasıl zorluyorum.
Kendimi bedenimin.
İçinde, yine düzgün söyleyemedim ama bence siz beni anladınız.
Nasıl hissediyorum?
Bir de aynada baktığımda gördüğüm beden hakkında neler hissediyorum, neler düşünüyorum?
Tamamen işte kendimizi özne ve nesne olarak deneyimlemek böyle bir şey.
Dördüncü soru. Kendik ve öz aynı şey midir?
Travmalar bizi kendimizden uzaklaştırır mı yoksa inşa mı eder?
Bir soru görünümlü iki soru gördüm burada.
Bir dinleyici iki soru sıkıştırmayı başarmış kaşla göz arasında.
Kendilik ve öz aynı şey mi bilmiyorum.
Çünkü varoluşlar olarak biz öze inanmıyoruz.
Bir özümüz olduğuna inanmıyoruz.
Tam aksine her an kendimizi baştan inşa ettiğimize, kendimizi baştan yarattığımıza inanıyoruz.
Tabii ki bu baştan yaratım süreci bir boşluk içerisinde dış koşullardan bağımsız gerçekleşmiyor.
Bilakis bir bağlamla beraber gerçekleşiyor.
Bir bağlamın bir şeyleri ön plana çıkartmasıyla gerçekleşiyor.
O yüzden kendilikten bahsedebilirim ama öz denen şey açıkçası bir vahşi terapist olarak bana yabancı bir şey en temelde insanın özü şudur budur diye söylemler ortaya
konan söylemler her zaman insan gerçekliğinin...
bir kısmını kaçırmamıza sebep olacaktır.
Tam da bu sebepten ötürü mümkün mertebe uzak durmaya çalışıyoruz.
Travmalar bizi kendimizden uzaklaştırır mı yoksa inşa mı eder?
Birincisi travma dışarıdaki olayın kendisi.
Travmanın etkilerinden bence bahsetmek gerekiyor.
Travmaların yarattığı etkiler bizlerin parçaları.
kendiliğimizin parçalarına dönüşüyor.
O yüzden inşa eder demek istiyorum ama bu soruyu soran kişi bunu sanki böyle pozitif bir tatta yani böyle beni öldürmeyen güçlendirir
tadında sormuş gibi bir hisse kapıldım.
Bu arada bu Nietzsche'nin lafıdır.
Beni öldürmeyen güçlendirir.
Nietzsche bunu yazdığında buna çok inanıyordu.
Benim Temel bazı soru işaretlerim var.
Bazen öldürmeyen güçlendirmiyor.
Tam aksine uzun süreler süründürebiliyor.
O yüzden hani daha iyi, daha güçlü, daha mükemmel bir versiyonumuza ulaşmak anlamında illa inşa etmez travmaların etkileri bizlere.
Ama evet kendiliği inşa eder.
Kendiliğin parçaları olur.
Ve ne zaman kendimizden uzaklaşmamıza sebep olur biliyor musunuz?
Tam olarak o parçaları reddettiğimizde çünkü onlar kendiliğimizin parçasıdır artık.
Travmanın yarattığı etkiler benim parçalarımdır.
Ve ben onları yok saymaya çalıştığımda aslında kendime dair bir şeyleri yok saymış olurum.
Ve o noktada kendimden uzaklaşmaya başlarım.
5. Kendini güçlendirilebilir bir şey mi?
Öyleyse nasıl güçlendirilebilir?
Stoğacılara göre kesinlikle güçlendirilebilir bir şey.
Varoluşçu terapistlere göre de öyle.
Hatta Kierkegaard buna dair bir cümle etmiştir.
Çok inandığım, çok tatlı bir şeyleri özetleyen, anlaması kolay ama bir o kadar da uygulaması zor bir cümle.
Ne kadar bilinç o kadar kendilik der.
Böyle kendiliği güçlendirmek babında.
Aslında buna verecek kısa cevabım bu.
Ne kadar bilinç o kadar kendilik.
Ne kadar...
Kendinizin farkında olursanız, içinde yaşadığınız dünyanın farkında olursanız, içinde yaşadığınız o dünyanın sizin üstünüzdeki etkilerinin farkında olursanız ve de buna karşılık sizin o dünya üstündeki
etkilerinizin farkında olursanız, kısacası dünya ile aranızdaki diyaloğun farkında olursanız o kadar daha tırnak içinde güçlü bir kendiliğiniz olacaktır.
Biraz daha gözümüzü açabilmek, biraz daha sahip çıkabilmekten geçiyor.
Bu şekilde şimdilik cevap verebilirim ama tabii ki bu sorunun ötesi birisi derinliği var hiç şüphesiz.
Altıncı soru. İlişkiler ve başka insanların kendiliğimizi bulmakta etkisi ne derecededir?
Derecedir, derecededir galiba biraz düşük cümle olmuş.
Bu soruya şöyle bir iki üç adım geriye atıp cevap vermek isterim.
İlişkiler ve başka insanlardan bağımsız bir kendilikten bahsetmek zaten mümkün değil.
Altını çizmek isterim.
İlişkilerden ve başka insanlardan bağımsız bir kendilikten bahsetmek mümkün değil.
Birkaç dakika önce bahsettiğim mesele burada da tekrar kendini gösteriyor.
Modernizm bir şekilde kendiliğin böyle bağımsız bir bünye, bağımsız bir temsil, bağımsız bir kütle olarak var olması
gerektiği fikrini bizlere çok güzel sattı ama bu bir yanılsama.
Ben dediğim şey ilişkilerde yoğrulur.
Ben dediğim şey başkalarının ötekilerin etkisine açıktır ve etkisiyle beraber her an değişir, şekil değiştirir, farklı formlara kavuşur,
akar, akışkanlığını korur.
O yüzden de ilişkiler ve başka yani böyle bir...
Sahte bir ikileme düşmeyin lütfen.
Ben mi öteki mi? C ikisi birden.
Zaten bağımsız değil.
Hadi şunu diyebilirsiniz. İşte ben öyle bir ailenin içinde yaşıyorum ki kendimi ifade edecek özgürlük alanını asla bulamıyorum.
Çok üzgünüm sizin için.
Bir taraftan eğer böyle yaşıyorsanız, böyle bir ortamda yaşamak zorundaysanız.
Ama bununla beraber kendinizi ifade edemeyen haliniz de sizsiniz zaten.
Kendinizi bir ifade edebilseniz kendinize kavuşacaksınız diye bir şey yok.
Uğradığınız baskıyla beraber kendinizi dillendirememek, istediğiniz gibi davranamamak da sizsiniz.
Kendiliğinizin parçaları, boyutları.
Ve böyle bir ortamda kendiliğinizin böyle bir yanı ortaya çıkıyor.
Eminim ki hepimiz kendimizden beklemediğimiz, Olumlu ya da olumsuz şekilde kendimizden beklemediğimiz hallerde bulmuşuzdur
kendimizi. Cevaplar verirken, karşılıklar verirken eminim ki bulmuşuzdur.
Bu biraz buna benziyor.
Normalde ben kendimi cesur biri olarak tanımlayabilirim.
Ama öyle bir ortama girerim ki o cesur benden eser kalmaz.
Pısarım, konuşamam.
Bir de kendimi suçlarım.
Bir de utanırım kendimden.
Oğlum hani cesurdun aslan gibiydin kaplan gibiydin işte herkese haddini bildirirdin.
Ne oldu pıstın kaldın dedi.
Ama o pıstmış kalmış halim de benim aslında.
Evet yedinci soru.
Hem bize ait deyip artık sahip olmak istemediğimiz özelliklerimizi nasıl değiştirebiliriz?
Her şeyimizi sahiplendik.
Bu şu bana ait dedik ama değiştirmek istiyoruz da onları diye iki ayrı soru yorum gelmiş birleştirdim.
Değişim bu hiç hoşunuza gitmeyecek.
Muhtemelen bu podcast boyunca birkaç kere daha söylemişimdir ama bir daha söyleyeyim.
Değişim zannettiğimiz kadar bizim elimizde olan...
Bir şey değil. Özellikle hayata bakışımız ve kendiliğimizin nasıl boyutlarının kendini gösterdiği, kendini ifade ettiği.
Evet bir yere kadar azmedebiliyoruz ama bir yerden sonra akışa bırakmamız gerekiyor.
Azmetmemiz gereken kısım kendimize ait olanlara sahip çıkmak.
Ve sahip çıkarken böyle boş ve ne derler rüzgarda salınan bir sahip çıkma hali değil.
Anlayarak sahip çıkma.
Kavrayarak sahip çıkma.
Ne kastediyorum? Okey benim böyle bir yanım var.
Hiç de hoşuma gitmiyorum.
Çok da değilsin isterim. Ama bu yanım bana ne anlatmak istiyor?
Ben kendimi bu yanıma bıraksam tamamen.
Acaba beni nerelere sevk edecek?
Nerelere götürecek?
Bunları anladıkça zaman içinde o istemediğiniz yan geri çekilmeye başlar.
Çünkü vermek istediği mesajı vermiş olacak.
Kendini göstermiş olacak.
Sonrasında zaten size bir fonksiyonu kalmayacak.
Görevini tamamlamış olacak.
Anlamaya çalışmak, kavramaya çalışmak azmetmemiz gereken kısım ama sonrasını akışa bırakmamız lazım.
Ve eğer bütün anlama, kavrama çabanıza rağmen kendinize Hoşunuza gitmeyen bazı yanlar hala da oracıkta duruyorsa bu henüz
yeterince yakından bakmadığınıza dair bir işarettir.
Acayip bir kontrol iddiamız var kendimiz üstünde değil mi?
Sekizinci soru.
Kendine dair bunca farklı tanım bulunuyorken insana dair kesin yargılarla konuşulması hakkında soru işaret edin demiş bir dinleyici.
Bence kendine dair bütün tanımlar eksik olmaya mahkum.
Yanlış olmayabilirler, bir ucundan doğru tutabilirler meseleyi.
Ama bu karanlıkta herkes filin bir yerine dokunup filin tamamını orası üstünden, bu bacağı, hortumu, kuyruğu üstünden tanımlamaya çalışıyor.
Tam öyle bir hikaye aslında. En iyi ihtimalle eksik kalmaya mahkum.
Kendiliğe dair, kişiliğe dair bütün yaptığımız tanımlar, insana dair kesin yargılar bence zaten kesinlikle paranteze almaya değer iddialarımız.
Haklı çıkabiliriz, zaman zaman haksız çıkacağız diye bir şey yok ama bu kadar da kendimizden emin olmasak, bu kadar da insana dair bildiklerimizden emin olmasak sanki
daha iyi olur. Dokuzuncu soru.
Kendilik temasla dönüşen bir şey ise yalnızlıkla ilişkisi nedir?
Kendilik temasla mı dönüşür?
Bu soruda böyle çok fazla varsayım varmış gibi bir hisse kapıldım.
O yüzden böyle bir duraksamak istedim.
Birinci şuradan sonundan alayım soruyu.
Varoluşçu düşünceye göre, varoluşçu felsefeye göre her an hem yalnızız hem ilişkiseliz.
O yüzden aslında yalnızlığımızın içinde de ilişkiselliğimiz devam ediyor ki birazdan yalnızlığa dair de bir soru gelecek.
Orada biraz daha yalnızlıktan bahsedeceğim.
Biraz daha bu konuyu açma şansım olacak.
Yalnızlığımızın içinde bağlamamızdan kopmuyoruz.
O yüzden şöyle söyleyeyim.
Heidegger bunu çok güzel toparlıyor.
Belki Heidegger üstünden gitmek iyi olabilir.
Heidegger... Bağlam ve yankı olarak iki kavramdan bahseder.
Ve finli hikayet ve iştimun kendimizi bazı hallerde buluruz ve o hallerin bizde bir yankısı vardır der.
Ve kendimizi bulduğumuz bu hallere yani haleti ruhiyelerimizi aslında hava durumu gibi görür Haliger.
Her an bir hava durumunun içindeyiz.
O hava durumu bazen sıcak bazen soğuk bazen yağmurlu bazen güneşli neyse ne.
Ama hiçbir zaman hava durumlarının dışında değiliz.
O yüzden bu soruyu biraz öyle bir yerden cevaplandırmak isterim.
Hiçbir zaman bağlamsız değiliz ve bağlam kendilikle hep temas halinde ve hep kendiliği öyle ya da böyle dönüştürüyor, yoğuruyor, belli şekillere
sokuyor. 10.
Kendin olmak bir yandan da asla olduğun haline itinmemek.
gibi sürekli yeni bir ben aramak.
Bu soruyu kim sorduysa çok Sartre okumuş diye isim geldi.
Belki öyledir, belki değildir.
Eğer değilse ve bu soruyu soran kişi şu an beni dinliyorsa şöyle bir Sartre karıştırmasını öneririm kesinlikle.
Aynen öyle. Sartre bundan çok bahseder.
Özne olmak, kendi için varlık olmak, aslında mütemadiyen olmadığın bir şeye dönük aşkın olmak.
Sürekli olarak eksik olmak, sürekli olarak eksik olana olmayana bakmak gibi tanımlar anlatır.
Aynen öyle yani bir şekilde biraz da bu sebepten ötürü kendiliğin tanımını yapmak o kadar da mümkün değil.
11. soru.
Bireyin kendiliği yine kendine ait olan ahlak kuralları ile çeliştiğinde ne yapmalı?
Yine bu soruyu böyle iki ayrı...
Çerçevede iki ayrı perspektifle ele almak isterim.
Birincisi ahlak kuralları dediğimiz şey.
Evet hepimizin bir ahlaki çerçevesi var.
Ama ahlaki çerçevemiz, kendi kişisel ahlaki çerçevemiz hiçbir zaman kendi içinde tutarlı değildir.
Kendinize dürüstçe bakın.
Birbiriyle uyuşmayan ilkeleriniz ve değerleriniz olduğunu göreceksiniz.
Ve bu çok insani bir şey.
Frankl bundan bahseder.
Vicdan işte bütün o ahlak, ilkeler hepsinin olduğu havuza vicdan der.
Vicdanı o şekilde tanımlar Viktor Frankl.
Ve vicdanı bir kırmızı ışık yeşil ışıktan ziyade trafik ışıklarındaki kırmızı ışık yeşil ışıktan ziyade bir yanıp sönen bir turuncuya
benzetir.
Çünkü her bağlam bizden...
farklı bir ilkeyle hareket etmeyi talep eder.
Farklı bir ilkemizi ele alarak eyleme koyulmamızı talep eder.
Normalde disiplinli olmak benim çok temel bir ilkem olabilir ama artık yorgunluktan sürünüyorsam biraz ara vermek farklı bir ilke olarak, farklı bir ilkem olarak ortaya çıkar.
O yüzden eğer ahlak kurallarınızla Bunu burada durdurayım.
En sonunda iki perspektifi birleştirip derdi toplu cevap vereceğim.
Bireyin kendiliği demiş işte.
Bireyin kendiliği kendi ahlak kurallarıyla çelişiyorsa, çatışıyorsa demiş dinleyici.
Bireyin kendiliği dediğiniz ne tam olarak burada?
Kendilik kelimesini bazen deneyimimizi mistikleştirmek için de kullanabiliyoruz.
Aman dikkatli olun.
Bunun için kendilik kelimesini kullanmayın.
Bireyin kendiliği dediği şey mesela burada dinleyicimin muhtemelen bir arzu, bir istek, bir özlem.
Bazen arzularımızla ilkelerimiz çatışır.
Bazen özlemlerimizle prensiplerimiz birbiriyle uyuşmayabilir.
Ve bu çok olağan.
Bize göstermek istediği o ikiyi nerede, nasıl edindik, nasıl bir anlam barındırıyor içinde, buna sahip çıkmak.
Ve bu ikisi bazen bir dialektik sürece girip yepyeni sıfırdan bir sentez ortaya koyabiliyor.
Bazen çatışan, uyuşmayan o ilkemizi terk edip yeni bir ilke koymak gerekebiliyor ortaya.
Bazen arzumuzu reddetmek gerekebiliyor.
Bazen de ilkemizi reddedip arzumuza göre hareket etmek gerekebiliyor.
Buradaki gereklilik ama, altını çizmek isterim, dış bir koşul olarak gereklilik değil.
Sizin uygun gördüğünüz bir gereklik, sizin karar verdiğiniz bir gereklik.
12. soru.
Asla kendimizi sevemediğimizi nasıl anlarız?
Zaten böyle bir cümle kuruyorsanız kendinizi sevmek ne demek?
Bir oradan geri almak lazım belki de.
Gerçekten bu soruyu ben sizlere sormak isterim.
Çünkü benim net bir cevabım yok.
İnsanın kendini sevmesi ne demek?
Hani kendimden memnun olabilirim.
Ama bunlar da bakın an an geçen şeyler.
Burada dikkatinizi çekmek istediğim başka bir kelime de asla kelimesi.
İnsandan bahsettiğimizde hiçbir şey asla veya her zaman olmaz.
Geçer, dalga dalga gelir gelir geçer, uğrar uğrar geçer.
O yüzden bu...
Soruyu soran kişi veya soruyu soran kişiye yöneltmeyeyim sadece böyle hissediyorsanız ben kendimi asla sevemiyorum diyorsanız o zaman kendinizle ilgili çok büyük bir genelleme, çok büyük bir indirgeme
yapıyorsunuz demektir.
Buna bence yakından bakıp anlamaya ihtiyacınız var.
13. soruyla devam edelim.
Kendi olabilmek bir ilüzyon ya da gerçekleşmesi güç bir ideal olabilir mi diye sormuş bir dinleyici.
Kendi olabilmek, eğer kendi olabilmeyi böyle varılacak bir mertebe, işte içinizde keşfedeceğiniz güç, öz vesaire gibi bir yere koyarsanız kesinlikle bir
ilüzyon, onu söyleyebilirim.
Gerçekleşmesi güç bir ideal bile demezdim, gerçekleşmeyecek bir ideal derdim.
Bu soruya şöyle cevap vermek isterim aslında.
Kendimiz olmaktan başka bir çaremiz yok.
Zaten her an...
Kendimiziz. Tabii ki kendi zihnimizde kendimizin daha ideal halleri, daha olmak istediğimiz vaziyetler, daha sahip olmak istediğimiz özellikler hepimizin var.
Ve bu çok güzel bir şey.
En azından niyetli, istekli bir şekilde kendimizi transandant edeceğimiz, kendi aşkınlığımızı yönlendirebileceğimiz, kanalize edebileceğimiz bazı yönler olduğuna dair bir işaret
bu. Sadece ve sadece kendimiziz.
Kendimiz olmaya mahkumuz.
İyisiyle kötüsüyle beğendiğimiz yanlarımızla beğenmediğimiz yanlarımızla her zaman kendimiziz aslında.
14. soru biraz uzun cana bir soru.
İlginç de bir soru. Daha önce podcast bölümlerinde söylediklerime de referans vererek bir dinleyici bir soru yöneltmiş.
Budizme göre tüm arzulardan kurtulmak lazım.
Ama oraya daha var demiştiniz.
Bununla ne kastettiniz?
Kendimiz olmak için arzularımızdan kurtulmamız gerekiyor mu?
Hangi arzumuzdan kurtulup hangi arzumuzu canlılık kaynağı olarak kullanacağımıza nasıl karar verebiliriz?
Aslında benim hatam çok derinlikli olan bir öğretiyi böyle üç cümleyle özetlersem tabii ki böyle yanlış anlaşılabilir.
Şimdi o üç cümlelik özeti altı cümlelik yapayım.
Yeni yanlış anlaşılmalara yeni yeni alanlar açayım ve lütfen yanlış anlamayın bu sizin hatanız değil benim hatam tamamen ama yine de dilim döndüğünce biraz daha bahsetmek
isterim. Birçok doğu geleneğinde doğu dini teolojik ve felsefi gelenekte aslında aydınlanma denen şey bir şekilde kendiliğin
yıkımıyla ilgili bir şey.
Kendimiz olmak için arzularımızdan vazgeçmiyoruz.
Kendimizden vazgeçebilmek için arzularımızla aramıza mesafe koymaya çalışıyoruz.
İşte yoga pratiklerini duymuşsunuzdur.
Ben de düzenli yoga yapıyorum.
Aynı zamanda yoga hocasıyım vs.
Ve işte bütün o yoga pratiklerinin ağababası diyeyim.
Temel metinlerinden biri yoga sutralardır.
Patanjeli'nin ve yoga sutraların birinci...
ilk açılış cümlesi yoga zihnin dalgalarını dindirmek içindir der.
Zihnin dalgalarını dindirmek derken aslında tam da Sartre'ın kastettiği, benim de az önce söylediğim sürekli eksik olduğumuzu hissetmek, eksikliğimizi tamamlamak
üzere bir şeylere uzanma çabamız vs.
bütün o cürcüne, bütün o cendereden çıkabilmekle alakalı.
Ben kendim için çok mümkün görmüyorum.
Ne yalan söyleyeyim yani bütün bu pratiklerin içindeyim.
Mantıken de bir yerlere oturuyor.
Hiç olmayacak bir şey değilmiş gibi geliyor ama bana hala daha çok ideal bir konum hissi de veriyor.
Tabii ki buraya ulaştığını iddia eden insanlar var.
O insanlara inanan insanlar var.
Gerçekten bir fikrim yok.
Aslında biraz böyle bir şeyden bahsediyor Budizm, Hinduizm.
Bir şekilde bir daha altını çizmek isterim.
Neden kendimizden vazgeçiyoruz?
Niye kendiliği yıkıyoruz? Sorusunun cevabı ise aslında bütün dünyevi ızdıraptan kurtulmak için.
Dünyevi ızdırabın, hayatta olmanın, canlı olmanın, bütün ızdırabının tamamen bu eksiklikler, bu canımızın çekmeleri, işte bu sürekli
bir şeylere yönelme hali olduğunu iddia ediyor bu gelenekler.
15. soru.
Kendim olmak, sahip çıkmak istiyorum ama çelişkilerle dolu olduğumu görüyorum.
Çok güzel.
Kim bunu yazdıysa veya kim böyle hissediyorsa kesinlikle doğru yolda demektir.
Biliyorum bunu böyle hafif bir serzenişle yazdınız muhtemelen ama kendinizde çok dürüst bir karşılaşma yaşamışsınız ki bunu dile getiriyorsunuz.
Çünkü kendimize dönüp baktığımızda, hayatımıza dönüp baktığımızda Bol bol çelişki göreceğiz.
Bir öyleyken bir böyle, bir şunu isterken bir bunu isteyeceğiz.
Bir yandan bu podcast'ı devam ettirmek istiyorum.
Bir yandan da tamamen işte ne derler bu fikir beyan eden, insanlığın gözünün önünde olan halden de uzaklaşıp kabuğuma çekilmek istiyorum.
Çelişkilerle doluyuz. Zaten kendimize sahip çıkmak demek, çelişkilerimize sahip çıkmak demek beraberinde.
Çelişkisiz olduğunuzu öyle ya da böyle iddia ediyorsanız kendinizi çok ciddi anlamda kandırıyorsunuz demektir.
Benden söylemesin.
16. soru.
Kendiliğime dair özelliklerimin çoğunun annemin özellikleri olduğunu keşfedip rahatsız oluyorum.
Ne zararı var annenizle aynı özellikleri paylaşmanın?
Bunu şey diye söylemiyorum.
Canım yani takılmayın annenizde eminim ki çok iyi bir insandır.
Bence ne güzel işte annenize çekmişsiniz.
Bilmiyorum annenizi de tanımıyorum.
Rahatsız da olabilirsiniz. Vardır iyi sebepleriniz rahatsız olmanızla ilgili.
Ama tam olarak burada odaklanmanız gereken o rahatsızlık dediğiniz deneyim.
Hoşlanmıyorsunuz, belki öfkeleniyorsunuz, belki utanıyorsunuz.
Ve bütün bu duygular kendinize dair.
O yönlerinizle ilgili ne anlatmaya çalışıyor?
Onları ne yöne doğru yoğurmaya çalışıyor?
Onu anlamaya çalışmak çok değerli.
Bir de bu soruyu soran veya bu yorumu yapan dinleyici böyle bir yerden mi getirdi bu yorumu bilmiyorum ama psikanizin popülerleşmesiyle
beraber işte... Aşağı yukarı hepimiz annemizden, babamızdan, erken çocukluk yıllarından ne kadar etkilendiğimizi artık anladık, biliyoruz.
Çok ana akım fikirler haline geldi.
Çok da iyi oldu. Çünkü kesinlikle doğruluk payı var.
Ama tam da ana akım fikirler haline geldiği için böyle sanki...
Ne derler modası geçmiş böyle aa annene mi benziyorsun benzememen lazım.
Sıfırdan birini yaratman lazım.
Sıfırdan biri olman lazım.
Kendini yetişkinliğinde baştan yaratman lazım falan gibi garip de bir baskılar oluşturmaya başladık üstümüzde.
Eğer öyle bir yere gidiyorsanız orası da yine tehlikeli.
Tehlikeli derken kendinizden yabancılaştığınız bir yer onun altını çizmek isterim.
En nihayetinde çok ünlü bir ilişkisel psikanist vardı Stephen Mitchell diye.
Çocukluğumuzda uzun yıllar boyunca vizyondaki tek film ailemizin bize oynattığı filmdir der diyordu.
Demişti geçmiş zaman kullanmam lazım.
Kendisi artık bizimle değil çünkü.
Tam olarak öyle. Bu kadar uzun zaman gerçekliğimizi oluşturan bağlamın mimarlarına tabii ki de öyle ya da böyle benzeyeceğiz.
Ama bununla ilgili nasıl hissediyorsunuz ve hissettikleriniz size ne anlatıyor?
Asıl bence sormanız gereken ve araştırmanız gereken kısımlar.
17. soru. Kendilik nedir?
Kişinin kendi kendine kalabilmesi hali midir?
Başkasına ihtiyacın olmaması mıdır?
Kendilik nedir?
Hiçbir fikrim yok. Kendilik kendinizi deneyimlediğiniz hallerin toplamıdır diyeyim.
Ama o kadar büyük bir şey tanımlıyorum ki hiçbir zaman tamamına sahip çıkamayacaksınız.
Ben de çıkamayacağım. O yüzden oturup da kendiliği böyle daha derli toplu, iyi budanmış ve manikürlenmiş bir tanımla ortaya koymanın hiçbir anlamı yok.
Kendilik, bütün deneyimlerimizin toplamı.
Bu kadar. Kişinin kendi kendine kalabilmesi midir?
Bu kendi kendine kalma meselesini de çok büyütüyoruz.
Yani tabii ki güzel bir yetenek insanın kendi kendine kalabilmesi.
Kendiyle ilişkisinin iyi olduğunu gösterir.
Kendini eğlendirebildiğini gösterir.
Çok da abartmamak lazım.
Özellikle sorunun içindeki gizli üçüncü soru da başkasına ihtiyacın olmaması mıdır?
Her zaman başkasına ihtiyacımız var.
Aman lütfen kendinize böyle garip garip sıkıştırmalar yapmayın.
Hani öyle birine dönüşeceksiniz ki kimselere ihtiyacınız kalmayacak.
İşte o zaman tamamlanmış, bütünlenmiş vesaire olacak.
Yok öyle bir şey. Her zaman birilerine ihtiyacımız var.
Ve bundan daha olağan bir şeyi hayal edemiyorum insan olmanın parçası olarak.
O yüzden lütfen öyle başkalarına ihtiyacımın olmadığı haller hayal ediyorum falan.
Tabii ki spontane olarak öyle hayallere kapılıyorsanız onlar da bir şey anlatıyordur.
Belki ötekilerden ne kadar canınızın yandığını, ne kadar güvenemediğinizi anlatıyordur.
Onlar da bakmaya değer ama bunları göründükleri şekliyle bir gerçeklik gibi alıp bir hayat yönü olarak onları tayin etmek, yönelmek aman aman diyorum.
On sekizinci soru.
Kendine yabancı kalmış biri kendiyle nasıl yeniden tanışabilir?
Terapi dışında diye de elimi kolumuz bağlamış dinleyici.
Parantez içinde en temel cevabım elimden olarak.
Kesinlikle terapi tabii ki iyi bir yöntem ama kesinlikle terapi şart değil.
Tek yolu da değil. Birincisi kendine tamamen yabancı kalmış kimse yoktur.
Bir şey gibi düşünün. Hepimiz bazı yönlerimizle kendimize yakınız, tanışız, daha ne derler, haşirleşiriz, daha yakın ilişkiler içindeyiz.
Ve hepimiz bazı öteki yanlarımızla da kendimize yabancıyız.
Ve bunu böyle bir skala gibi düşünmek daha hoşuma gidiyor.
İşte öyle zamanlardan geçiyoruz ki bazen %90, %95 kendimizden yabancılaşıyoruz.
Ama her zaman bir böyle %5, %10...
Yüzde bir sayıları da tamamen farazi veriyorum.
Hayal edebilin diye veriyorum.
Yoksa öyle bir yüzdeyle de hesaplanabileceğine kesinlikle inanmıyorum.
Ama en sonunda kendimize temas ettiğimiz bir yanımız da vardır.
Kendinizle tanışabilmek, kendinize yakınlaşabilmenin tek ama tek yolu...
Deneyimlerinizi fark etmek ve üzerine düşünebilmektir.
Deneyimlerinizi fark edip üzerine düşünebilmek için de işte yogaları, meditasyonları, işte bu podcast'e, şu kitaba vesaire ihtiyacınız yok.
Kendinizle, deneyiminizle, içinde yaşadığınız dünyayla samimi ve dürüst bir diyaloğa ihtiyacınız var.
O kadar. Ben bir şeyle karşılaştım şu an.
Hiç hoşuma gitmedi. Ben bunu ne olarak görüyorum da hiç hoşuma gitmedi?
Hiç hoşuma gitmeyişime kendimi kaptıracak olsam ne yapardım?
Hiç hoşuma gitmemesi beni nereye sürüklerdi?
Gibi gibi sorularla açmak, açtırmaya devam etmek, bakmak gerekiyor.
19. 18'e bir ek yapayım.
Bunu kendi kendimize yapabiliyoruz ama bir yere kadar katlanabiliyoruz.
O yüzden de...
Başkasının tuttuğu bir çerçeve eşliğinde yapmak daha verimli olabiliyor.
Terapi gibi, yoga pratiği gibi, başka türlü bağlamlarda olduğu gibi.
19. soru.
Kendiliğimiz kabul görmese de savunmayı sürdürmekte ısrar gücü için kaynağımız ne olabilir?
Siz belli bir haldesiniz, o haliniz kabul görmüyor.
Israrla kendinizi savunmak için gücü nerede bulacaksınız diye anlıyorum bu soruyu şu anda ikinci bir kere daha baktığımda.
Bu tip çatışmaları daha organik ve diyalogsal bir yerden görmenin daha faydalı olduğunu inanıyorum.
Şunu kastediyorum. İşte ben bir köşedeyim, olduğum ortam, ailem bir köşede ve biz işte onlar beni kabul etmiyor, ben onları kabul etmiyorum,
onların beni kabul etmeyişiyle ben varlık sürdüremiyorum.
Aslında orada bir diyalog gerçekleşiyor.
Ben bir şey yapıyorum, o yaptığıma onlar bir şey yapıyor, onların yaptığı şeye dair ben bir şey hissediyorum.
Diyalogsal bakmaktan kastettiğim bu.
Ve adım adım karşı karşıya böyle tuğla üstüne tuğla koyarak bir gerçeklik inşa ediyoruz.
Benim gerçekliğimi inşa ediyoruz.
Böyle bir açıdan bakın.
Belki başka bir şey, bir perdeler aralanır, bir örtüler kalkar.
Belki bir şeyler olur.
Bununla beraber bir şey daha eklemek isterim.
Bağlamın üzerimizdeki gücünü azımsamamak gerekiyor.
Yine modernizmin bize çok güzel sattığı ideallerden biri işte her şeyin elimizde olduğu işte her şeyi gerçekleştirecek güce haiz olduğumuz yalanı diyeceğim
veya miti diyeyim efsanesi o kadar da değil.
Söylemesi kolay yapması zor bir şey dile getireceğim ama eğer bir bağlam sizi beslemiyorsa.
yeşermeniz için ihtiyaç duyduğunuz toprağı, gübreyi, havayı, suyu, güneşi vermiyorsa belki de başka bir bağlama bakmakta fayda var.
İşte bu bazen ilişkilerden çıkıp gitmek, bazen şehirlerden, yerlerden çıkıp gitmek, bazen alışkanlıklardan, bazen işlerden, bazen arkadaşlıklardan, bazen ailelerden
çıkıp gitmek demek olabiliyor.
Hemen yapın demiyorum diyemem.
Lütfen. Bunu kendi koşullarınız çerçevesinde değerlendirin.
Veya ya hep ya hiç gibi de olmak zorunda değil.
Bazen biraz mesafe almak da yeterli olabiliyor.
Ama bağlamın üzerimizdeki gücünü azımsamamakta fayda var.
20. soru. Kendinden memnun olmakla kendinle okey olmak aynı şeyler midir?
Bilmem aynı şeyler midir çok emin olamadım.
Okey olmak...
Kitaplarımda çok kullandığım bir tabir ve birkaç okuyucu çok eleştirdi Türkçe'ye.
Sadık kalmadığım için okey olmak diye bir tabir yok Türkçe'de diye.
Doğru, yok. Okey olmak, barışık olmak diye değiştireyim ben.
Memnun olmakla barışık olmak arasında bence fark var.
Memnun olmak hala çok olumlu.
Tatlı, huzurlu, hafif hafif bir olumluluk olsa da olumlu bir şey barındırıyor.
Barışık olmaksa hani memnun olmasam da barışık olmak biraz daha fazla ihtimali barındırıyor sanki.
Bilmiyorum hani bu söylediklerim herhangi bir yere oturur mu bir anlamı olur mu ama bence şimdi...
Sesli düşünüyorum bir taraftan.
Bence bir parça farkı var ve kendimle okey olmak, kendimle barışık olmak, memnun olmayı kapsayıp aşan bir şeymiş gibi geldi bir an için.
21. soruyla devam edelim.
Ben kendimim, kendime özgüyüm diyebilmesi için kriter ne olmalı?
Bu haberi, bu kötü haberi sizlerle daha önce paylaşmışımdır eminim.
Ama bir daha paylaşmak isterim.
Ne de olsa bir voucher terapist olarak.
Özgün değilsiniz.
Ben de özgün değilim. Hiçbirimiz özgün değiliz.
Kendimiz olmak, kendimize yakın olmak, kendimizle daha yakın bir ilişki kurmak, otantik olmak dediğimizde kesinlikle bir özgünlükten bahsetmiyoruz.
En azından vaazçı terapistler olarak.
En nihayetinde bütün deneyimlerimiz...
İnsanlık havuzundan çıkıp geliyor.
Başka birinin yaptığı veya yaşadığı bir şey aslında asla bana çok uzak ve yabancı değil.
Keza benim yaşadıklarım ve yaptıklarım da kimseye çok uzak veya yabancı değil.
Tabii ki bunların hepsinin nasıl dizildiği, arka arkaya nasıl geldiği bir özgün hayat ortaya koyuyor.
Ama onun dışında...
Aslında hiçbirimizin temelde bir özgünlüğü yok.
O yüzden lütfen kendinizle daha iyi ilişkiler kurmanın kriteri olarak özgünlüğü ortaya koymayın.
Özgünlüğün kriterlerini soruyorsanız da ben doğru insan değilim.
Çünkü özgün değiliz.
22. soru.
Bir insanın sürekli kendini keşfetmeye çalışması olağan dışı bir durum budur.
Eğer yaşamasına izin vermeyecek kadar ön plan çıktıysa olağan dışı demeyeyim ama tatsızlaşabilir.
Bu bölümün başında insan kendini hem özne hem nesne olarak deneyimler demiştim ya.
Bazen o kadar çok kendi üstümüze hayatımız üstüne düşünüyoruz ki kendimizi sadece nesne olarak deneyimlemeye başlıyoruz.
Bunu neden böyle yaptım?
Bu şurada hissettiğim bana dair ne anlatıyordu?
Burada aslında gerçekten ne demek istemiştim vesaire.
Bunların hepsi temelde iyi sorular aslında.
Beni kendime yakınlaştırabilecek sorular.
Ama ben yaşamayı bırakıp, deneyimlemeyi bırakıp sadece üstüne düşünmeye odaklanırsam o zaman yine kendimden yabancılaşmış oluyorum ve bu sefer böyle çok sinsi bir şey
işlemiş oluyor. Aslında kağıt üstünde doğru bir şey yapıyor gibi görünüyorum.
Kendime yakınlaşacak bir şey yapıyormuş gibi görünüyorum.
Ama verdiği sonuç hiç öyle olmuyor.
O yüzden insanın kendini sürekli keşfetmesi de bence insanı kendinden uzaklaştırabilecek bir şeye dönüşebiliyor.
Günümüzde buna dair birçok da örnek görüyoruz.
Siz de görüyorsunuzdur etrafınızda.
23. soru.
Kendiliğin değişken doğasında sabit bir kendilik tanımı yapabilmek mümkün müdür?
Hayır değildir.
Bu soruya birkaç boyutta hayır diyeceğim.
Birincisi kendiliğin zaten bir doğası yok.
Ki değişken olsun.
Kendilik akan bir su, bir akarsu.
Akarsular nasıl kendi kendilerine karar veremiyorlar nereye akacaklarını.
Bir yandan evet kendi içinde bir debisi var ama bir yandan da vadinin, toprağın izin verdiği yerlerden akabiliyor.
O yüzden bizim de böyle bir duamız yok.
Daha ziyade...
Bağlam ve benim bağlamı verdiğim cevaplarla beraber adım adım inşa ettiğim bir hayat var ve bu mütemadiyen değişken aynen.
Bunun bir net tanımını yapmak tabii ki de mümkün değil.
Aynen öyle. 24.
soru. Kendine yaklaşmak ve kendin olabilmek için nelerden uzaklaşmak gerekir?
Un, şeker, tuz falan dermişim.
Hayır tabii ki de. Ama bakın.
Aslında bu soruyu soran kişiyle kesinlikle dalga geçmiyorum.
Böyle anlaşılmasını istemem.
Ama bu soru aslında hepimizin başına bela olan kendimize bir yaklaşım tarzına işaret ediyor.
Ve ben de aynı hataya düşüyorum sizler gibi.
Kendimize bir makineymiş muamelesi yapıyoruz.
Sanki bir formülüz de o formülde bir şeylerin yerini değiştirdiğimizde daha iyi sonuçlar verecek gibi.
Öyle değil. O yüzden şundan uzaklaşın, şuna yaklaşın, şöyle olun, böyle olun.
Zaten kendimiz olabilmek diye bir şey söz konusu değil.
Kendimiziz nokta. Kendimize yaklaşmak için de yapacağımız şey biraz daha gözümüz açık yaşamak.
Neye doğru gözümüz açık?
Kendimize doğru, içinde yaşadığımız hayata doğru.
O kadar. Aslında çok basit.
Çok temel ama böyle soyut kavramlarla, ulaşılamayacak ideallerle beraber biz bir parça bir sır perdesine bürüyoruz sanki bazı meseleleri.
Ama dediğim gibi bunu ben de yapıyorum.
Bence hepimiz öyle ya da böyle yapıyoruz.
Yapmamaya kendimizi belki davet edebiliriz elimizden geldiğince.
25. soru.
Önceki kendimi özlüyorum ama güçlü kadına yeniden dönüşemiyorum.
Bu mümkün mü?
Bugün başka birisiniz.
Ben de bugün başka biriyim.
Düne göre. Dünkü halimi özleyebilirim.
O özlem bir şey anlatıyordur.
O yüzden güçlü kadına odaklanmak yerine veya dünkü haliniz neyse ona odaklanmak yerine ona dair hislerinize odaklanın.
Özleminiz bir şey anlatıyordur muhtemelen.
Bu arada bir gün tekrardan Kendinizi çok güçlü hissettiğiniz zamanlar eminim ki olacaktır.
Ama onlar da başka bir kendilik olarak size kendini gösterecekler.
O yüzden aslında hep derileri geride bırakarak, yenilenerek, kendimizi yeniden yeniden inşa ederek ve bir şeyleri geride bırakarak ilerliyoruz hayatta.
26. soru.
Gerçek kendiliği deneyimlemenin yaşamdaki görünümleri.
Tam iki soru önce söylediğim bu işte.
Yaşamdaki görünümler, gerçekkenlik.
Bakar mısınız ne kadar kavramsal, ne kadar işte kendimize böyle bir yerden baktığımızda kendimize çok uzak düşüyoruz tam olarak.
Yaşayın. Bu kadar.
Yaşayın. Hissedin.
Hayata açık olun. Hayatın size getirdiklerine açık olun.
Sizin hayatta verdiğiniz cevaplar konusunda, onları görmek konusunda elinizden geldiğince dürüst olun.
Elinizden geldiğincenin altını çiziyorum çünkü bir yere kadar dürüst olabilir.
Ama bu kadar aslında.
Biz daha kompleks hale getiriyoruz kendimize.
Çünkü bu kadar dediğim şeyi tamamen yüzde yüz yapmak imkan mümkün değil.
Ve yüzde yüz yapamadıkça biz de böyle...
Farklı farklı daha soyut konseptler, daha başka bir şeyler falan.
Hayır. Her zaman eksiğiz.
Her zaman tamamen kendimizi, pardon cümle düşük oldu.
Hiçbir zaman kendimizi tamamen göremeyeceğiz.
Ve bu böyle.
Nokta. 27.
soru. Kendiliğinin, gerçekliğinin ve sahteliğinin varoluş açıdan yorumu.
Varoluşçu terapide bir tek Ardilenk, varoluşçu terapi külliyatı bir anı için bunu söylemiş olayım.
Bir tek Ardilenk gerçekkenlik, sahte kendlik ayrımından bahsediyor ama farklı ilginç bir şekilde bahsediyor aslında.
Çok itiraz edesim gelmez ona terapötik ve klinik boyutlarda Ardilenk'e.
Ama oraya girmeyeceğim.
Biraz klinik bir tanımlama olduğu için.
Bunun dışında gerçek veya sahte kendlik diye bir şey yok.
Sadece yaşayan ben var, yaşayan sen varsın, yaşayan onlar var, yaşayan sizler varsınız.
Ve ben yaşayan ben olarak bazı yönlerimle daha barışayım, bazı yönlerimi daha çok görmezden gelmeye meyilliyim.
Bazı yönlerimle hiç tanışık değilim, tamamen uzağım, yabancıyım.
Bazı yönlerimle daha haşır neşirim.
Böyle bakmaya çalışın.
Gerçekkenlik, sahtekenlik, ölekenlik, altbenlik, üstbenlik, orta benlik, havada uçuşan benlik, yer altında...
Zaten kendimizle kurduğumuz ilişki yeterince zorlu.
Araya yeni katmanlar ekleyerek biraz daha zor hale getirmeyin.
Bu bölümün...
Son sorusu, 28.
soru. Kendi hayatımızda kendimiz olarak var olabilmek, başarabilirsek ne ala?
Demiş biri. Soru diye bir yorum.
Zaten kendiniz olarak varsınız.
Burada başarılacak bir şey yok.
Ne kadar çok başarıya yatırım yapıyoruz farkında mısınız?
Yani kendimiz olmak bile bir başarı meselesine dönüşmüş vaziyette.
Ve emin olun günlük hayatta ben de bunu bazen böyle kullanıyorum.
Ve bu çok büyük bir yanılgı.
Zaten kendimiziz.
Olduğumuz halimizle belki biraz daha barışık olmak, yapabildiğimiz kadarını yapmak, akışına bırakacaklarımızı bırakmak, hayatın getirdiklerine açık
olmak, hayata verdiğimiz cevapları, kulağımızın açık olması, dürüstçe görebilmek ve akabilmek.
Belki de... Bütün mesele bu ama tabii ki bunu %100 başarmak bir ideal.
O yüzden de imkansız.
Kendinize çok iyi bakın.
Önümüzdeki hafta yepyeni bir konuyla başka bir konuyla karşınızda olacağım.
Çok zor demeyeyim çok kolay olmayan bir konuyla karşınızda olacağım.
Travma. Travmayla tekrardan karşınıza çıkana kadar kendinize çok iyi bakın.
Sevgiler.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
