
Transkript
Kendin Olmanın Dayanılmaz Hafifliği Podcast'ının bir yeni bölümüne daha hoş geldiniz.
Ben Ferhat Çakiçöz.
Bu hafta kendilik hakkında gönderdiğiniz, bana yönelttiğiniz sorularla karşınızdayım.
Sorularla ve benim cevaplarımla, varoluşçuluğun verdiği cevaplarla.
Yine bir önceki konumuz gibi, kayıp gibi, kendilikte çok soru aldığım bir konu oldu.
Bu sebepten ötürü... Bu bölüm ve önümüzdeki bölüm, iki bölüm boyunca bu konuyu, bu meseleyi işleyeceğiz.
Şimdiden haber vermek istedim.
Yaklaşık 70 soru gelmiş.
Bir kısmı tekrar da eleye eleye yaklaşık kaç?
Yaklaşık değil de tam bir sayı söyleyebilirim.
Evet, 58'e kadar düşürmüşüm.
58 soruyu ikiye böldüm.
Her bölümde 29 tane soruya cevap vermeye çabalayacağım.
Dilim döndükçe diyeyim.
Sorularınıza geçeyim ama sorularınıza geçmeden evvel aslında bütün sorularda aşağı yukarı benzer bir mesaj vereceğim.
O mesajı baştan herhangi bir soruya cevap vermeye başlamadan evvel iletmek isterim size.
Varoluşlu felsefeye göre kişilik diye bir şey yok.
Kendilik diye bir şey var ama kişilik diye bir şey yok.
Kendilik dediğimiz de aslında çok üstüne soyut düşünmemiz gerekmeyen.
bir olgu diyebilirim.
Hepimiz hayatı kendi merkezimizden yaşıyoruz.
Başka bir de işte hepimiz, hepimizin deneyiminin sıfır noktası kendimiz dediğimiz yer.
Kendilikten kastettiğimiz bir parça bu.
Deneyimin sıfır noktası, hayata bakışım, hayatı yaşadığım yer.
İstesek de başkasının baktığı yerden bakamıyoruz.
İstesek de Başka biri gelip bizim deneyimlediğimiz yerden deneyimleyemiyor.
Bu geçişkenliğin olmayışına aslında biraz kendilik diyoruz.
Kişilik fikrine Valsu felsefenin karşı çıkmasının sebebi insanların nesneler gibi katı değişmez ve öngörülebilir olduğu fikrine karşı çıkması Valsu felsefenin.
Tabii ki de öğrenilmişliklerimiz var.
Tabii ki de döngülerimiz, paternlerimiz var.
Tabii ki... Bazı durumlarda benzer veya aynı cevapları, aynı davranış döngülerine girerken buluyoruz kendimizi.
Bunda çok tartışmaya açık bir yan yok.
Ama bu aynı olguyla karşılaştığımızda farklı bir tepki veremeyeceğimiz anlamına gelmiyor.
Bütün alışkanlıklarımıza, bütün öğrenilmişliklerimize rağmen bir özgürlük alanımız mevcut.
Tam olarak kişilik kuramlarının bu özgürlük alanını reddetmesi nedeniyle Varoluşçu felsefe ve varoluşçu psikoterapi kişilik kavramına eleştirel
bakar, şüpheyle bakar.
Tamamen varlığını reddetmez belki ama büyük bir soru işaretiyle bakar.
Deyim ve sorularınıza geçeyim.
1- Olmak istediğimiz kişi gibi davranırsak değişir miyiz yoksa sadece rol mü yapmış oluruz?
Çok güzel bir soru.
Bazen değişimi gerçekten...
Hayatımıza taşıyabilmek için bir süre inanmadan veya isteksiz bir şekilde yeni davranış döngülerine, düşünce döngülerine kendimizi atmamız gerekebiliyor.
İngilizce'de böyle çok güzel olmayan bir laf vardır.
Fake it until you make it diye.
Başarana kadar takdidini yap, başarana kadar çakmasını yap diye belki çevrilebilir.
Başarana kadar...
taklit etmiş gibi yap.
Bazı olgular için bu geçerli.
Mesela işte benim koşuya başlamam ve koşu alanında kendimi geliştirmem böyle oldu.
Evet koşmaya dair bir istek vardı içimde ama düzenli olarak sabahları kalkmak o disipline girmek konusunda çok büyük şüphelerim vardı.
İsteksizliklerim oluyordu gelip giden.
Bir şekilde hayatımın parçası olana kadar istediğim Kişi gibi davrandım ve istediğim kişiye dönüştüm.
Ama bazen de olmuyor bu.
Bazen de işlemiyor. Konu konu ayırt etmek mümkün değil.
Yani şu konularda işler ama şu konularda işlemez demek mümkün değil.
Çok isterdim size öyle bir liste sunmak.
Biraz deneme yanılma yolu.
Burada Heidegger'in azim akış ayrımını, ikilemini tekrar hatırlatmak isterim.
Hayatımızda bir değişim yaratmak istiyorsak.
Bir parça azmetmemiz gerekiyor ama bir parça da akışına bırakmamız gerekiyor.
Sanki bu soru da birazcık buraya doğru gitmiş gibi geldi.
Hayattaki her şey gibi azim ve akış arasındaki o gelgiti doğru yerde doğru şekilde yapmak doğru şekilde kullanmak sanki cevabı.
2. Her zaman kendimiz gibi mi davranmalıyız?
Zaten her zaman kendimiz gibi davranıyoruz.
Kendimiz gibi davranmadığımızı düşündüğümüz zamanlarda da aslında kendimize dair bir şey dışa vurmuş, ifşa etmiş oluyoruz.
Örneğin beni çok öfkelisiniz ama biliyorsunuz ki o öfkeyi o kişiye yansıtırsanız cezalandırılırsınız, bunun bir yaptırma olur.
Böyle bir ifadeye yer yok.
Çok nazik ve o insanı çok seviyormuş ve o insanı çok takdir ediyormuş gibi.
davrandığınızda kendiniz gibi hissetmeyebilirsiniz.
Kendiniz gibi davranmamış hissedebilirsiniz.
Oysa ki bütün o dışa vurduğunuz şeklin resmin içinde öfkenizde saklı, öfkenize rağmen kendinizi ifade
edemeyişinizde saklı, kendinizi ifade edemeyip de ilişkiyi öfkenize rağmen sıkı tutma çabanızda saklı.
O yüzden aslında her zaman kendimiz gibi davranıyoruz.
Önemli olan Dönüp bakmak yani ben şimdi böyle davrandım bana da bir saçma geldi anlayamadım.
Ama ne yapmaya çalıştım acaba böyle yaparak?
3. Kendimi bulmaya çıktığım yolda tonlarca yükün altında eziliyor gibi nefessizim.
Geçecek değil mi?
Buna Nietzsche'den bir cevap vermek isterim.
Yüklerin altına girdiğimizde o yükleri yavaş yavaş tanımaya başladığımızda başta taşımak çok zor olacak.
Ama Nietzsche der ki...
Hayatı öyle bir tasarlayın ki kendiniz için yükler yük olmaktan çıksın, güçlenin ve artık yükleri hissetmediğiniz bir yerde dans etmeye başlayın
gibi böyle çok şiirsel bir dil kullanır.
Bir gün geçecek ama bir yandan da o tonlarca yükün içinden de geçmek gerekiyor.
O tonlarca yükü bir şekilde tanımak, sahiplenmek bir altına girmekte.
Gerekiyor o geçtiği yere varabilene kadar.
Kendilik oluşturulur mu?
Kendiliğinden mi oluşur?
Bence kendiliğinden oluşur.
Hayatla ilişkimiz içinde oluşur.
Hayatta bazı olgularla karşılaşıyoruz, bazı koşullarla karşılaşıyoruz buna karşı.
Biz bir cevaplar veriyoruz ve bunları alt alta toplandığında bir şeyler öğreniyoruz, bir şeylerden uzak durmamız gerektiğini fark ediyoruz.
Tırnak içinde kullanıyorum bunları tabii ki.
Yorumlarımız, çıkarımlarımız, algılarımız biriktikçe bunların hepsine biz kendilik diyoruz.
Kendilik biraz kendiliğinden oluşuyor diyebilirim.
Ha tabii ki ilk soruya verdiğim cevabı burada yenilemek isterim.
Bazen onun bazı parçalarını değiştirmek için çabaya başvurabiliriz.
Çabalı bir girişime dönüştürebiliriz bunu.
Bazen işe yarıyor, bazen yaramıyor.
5. Kendimi asla kabullenemiyorum.
Kilomu, huyumu çirkin hissediyorum demiş bir dinleyici.
Soruların üstünden geçerken hazırlık yaparken de bunu okuduğumda çok içim acıdı, içim cız etti.
Bu kişi karşımda olsa, arkadaşım olsa, tanıdığım olsa lütfen kendine böyle kötü davranma derdim.
Kilonda, huyunda ne var bu kadar çirkin buldun diye sorardım.
Bu kişinin terapisi de olsaydım da aslında bunu böyle çok telkin veren bir yerden değil ama gerçekten araştırmacı bir ruhla sormak isterdim.
Nedir kilonuza dair çirkin buldunuz, huyunuza dair çirkin buldunuz, kime göre çirkin, neye göre çirkin?
Genellikle kendimizle olan ilişkimize, ilişkimizde aramıza ötekinin bakışı çok giriyor, aramıza toplumun söyledikleri çok giriyor.
Bazen samimi olarak kendimizden memnuniyetsiz oluyoruz.
Bazen de kendimize bir ötekinin gözünden veya toplumun gözünden, el alemin gözünden bakıyoruz.
Toplumun gözünden, el alemin gözünden baktığımızda ortaya çıkan his gerçekten bizim kendimize dair hissimiz mi acaba?
Ve ne oluyor da kendime toplumun gözünden bakıyorum?
Bu arada bakmayın diyemem.
Hepimiz bakıyoruz. Bu bir ihtiyaç.
Bu insan olmanın vazgeçilmez bir parçası bir taraftan.
Ama evet aslında hepimiz, Sartre'ye burada başvurayım.
Hepimiz bütün eksiklerimizle beraber bir bütünüz.
Her birimiz diyeyim, hepimiz demeyeyim de her birimiz.
Evet benim de bir sürü eksik yanım var, herkesin bir sürü eksik yanı var ama o eksikliklerin hepsi bir araya gelip ben dediğim bütünü oluşturuyor.
Evet sadece bunları bir iletmek istedim.
Umarım soruyu, yorumu yollayan kişi için çok boş konuşmamışımdır.
Umarım sizler için çok boş konuşmamışımdır.
6. Kendimi asla nasıl sevebilirim?
Nasıl sert eleştirmeyi bırakabilirim?
En ağır kritik benim.
Burada da aynı şeyi dile getireceğim.
Aslında 5. ve 6. soru çok kol kola gelmişler.
Kendimizi... Tabii ki bu arada bence kendimizi eleştirmeliyiz.
Kendimize samimi olarak bakmalıyız.
Ama o eleştiri getiren ben miyim?
Başka birinin sesi mi?
Başka birinin zihni mi? Başka birinin bakışı mı?
Bu çok önemli bir soru.
Kendi üstümden bir örnek vereyim.
Mesela çok kilo aldığım bir dönemde hem aynada bakıp gördüğüm o bedenden memnun değildim.
Ve kendimi işte şişman, iradesiz bilmem ne olarak böyle yargılıyordum.
Ama bir yandan da o bedenle hareket etmek, o beden olarak hareket etmek çok zorlaşmıştı.
Yokuşları çıkmak, yürüyüşler yapmak, hızlı yoruluyorum.
Bir şekilde genel anlamıyla ağır hissediyorum.
Birincisini kenara koyup ikincisine odaklanmaya karar verdim ve bana çok iyi geldi.
Yapıcı bir eleştireydi.
Ben bu şekilde ağır yaşamak istemiyorum.
O yüzden bununla ilgili bir şey yapmam lazım.
Aynı şekilde farklı yönlerimle de ilgili çok rahat öfkelenebilen biriyim.
Ama ilişkilere de değer veriyorum ve ilişkilerimi yakıp yıkmak istemiyorum.
O yüzden evet öfke her zaman elimin altında.
Ama ilişkileri korumak da bir opsiyon olarak olabilmeli.
Bunu yapmayıp da dışarıdan sen ne geçimsiz ne huysuz adamsın bilmem ne falan yapsam.
Böyle tatsız bir yere gidiyor konu kendi içimizde.
7. İnsan nasıl kendi olur?
Sartıcı bir cevap vereceğim.
İnsanın kendi olmaktan başka seçeneği yok zaten.
Zaten kendinizsiniz.
Sadece kendimiz olmaya devam ederken kendimize dair yaptığımız çıkarımlar, yaptığımız soyutlamalar, kendimizle olan ilişkimizde araya soktuğumuz
toplum, öteki bütün o sesler, bakışlar aslında.
Bir parça yolumuzu kaybetmemize neden oluyor yoksa kendimizden başka kim olacağız ki?
Kim olabiliriz ki? En temelde.
8. Eğer vahşi felsefeye göre kişiliğimiz yoksa kendiliğimizi oluşturan olgular nedir?
Bu soruyu soran kişi birinci kısımda güzel bir şey demiş.
Evet vahşi felsefeye göre kişiliğimiz yok ama sanki kişilik kelimesinin yerine kendiliği koyduğumuzda her şey normale dönüyor, her şey iyileşiyor gibi bir tavır sergilemiş.
Kendiliğimize oluşturan olgular diye bir şey yok.
Daha doğrusu kendiliğimize oluşturan olgular her günkü deneyimlerimiz, günlük deneyimlerimiz, günlük algılarımız, günlük çıkarsamalarımız, yorumlarımız, hayata bakışımız, hayatla ilgili söylediklerimiz,
düşündüklerimiz hepsi.
O yüzden kendiliğimize oluşturan olgular şey demek isterdim size.
Evet kişilik diye bir şey yok ama kendiliğin bir öz kendilik, bir toplumsal kendilik, bir bilmem ne.
Bu arada bunların hepsi de doğru bir açıdan.
Ama biz bunlarla sınırlı değiliz.
Yine kişilik kuramları bir parça doğru.
Bize dair bir şey anlatıyorlar ama biz kişilik kuramlarının anlattığıyla sınırlı değiliz.
Bunun altını çizmek istiyor Vahuşluk en fazla.
Kendilik her ilişkilenme, öğrenme ya da deneyimle yeniden inşa edilen dinamik bir süreç diyebilir miyiz?
Bu kadar ileri gitmezdim.
Kendilik süre gelen.
bir olgu bence. Bu arada kendikten soyut bir şekilde konuşmak da bazen bütün bu araştırmayı boşa düşürebiliyor ama madem soru geldi cevabını vermeye
çalışayım. Ama her ilişkilenmede, her öğrenim öğrenmede, her deneyimde kendilik bir parça daha farklı bir şekilde girebiliyor.
Farklı bir yöne ortaya çıkabiliyor.
Bu anlamda kendilik çok dinamik.
Kendilik İç artı dış, daha zayn, içimde hissettiklerim, içimden çıkanlar, dışarıdan gelenler, fark ettiklerim, algıladıklarım, yaşadıklarım ve
bu içle dış arasındaki diyaloğun tamamına aslında kendilik demek mümkün.
Aslında dışarıda seçmediğim, başıma gelen, üstüme fırlatılmış şeyler de kendiliğimin bir parçası.
Çünkü ben onları belli bir şekilde algıladım ve bir yere koydum.
Çağ insanı düşünme tarzına uyuşmayan bir bakış açısı ama asıl dışarıda olup biten de kendiliğimin bir parçası diyebiliriz.
10. Kendim olmanın dayanılmaz hafifliği bazen de ağırlığı ve bunlara sahiplenen yine kendim demiş biri.
Bir soru değil bir yorum.
Kitabın adını ve podcast'ın adını kendin olmanın dayanılmaz hafifliği koyarken Burada aslında dayanılmaz ve hafiflik birbirinin zıttı iki kelime olarak düşünmek istedim.
Bir yandan çok hafif, bir yandan da dayanılmaz bir hafiflik.
Katlanılamaz bir hafiflik bu.
O yüzden kendimizi taşımak zor bir iş aslında.
Tam da bu sebepten ötürü elimizden geldiğince kendimize nazik olmakta fayda var.
En azından gerçekçi olmakta fayda var.
Nazik olamıyorsak bile.
11. Farklı ilişkilerde farklı kimliklere bürünmek doğal mıdır?
Bazen çocuksu, bazen soğuk gibi.
Tabii ki ilişkiden ilişkiye ne kadar başkalaşıyorsunuz buna göre bakmak gerekiyor.
Tabii ki değişim çok olağan, çok insani.
Mesela terapist olarak bir danışan seansa geldiğinde Hafta hafta seansa geldiğinde her hafta başka ve yeni biriyle karşılaşıyormuş gibi hissettiğimde ilgimi
çeken ve zihnimde soru işareti yaratan bir olgu oluyor.
O yüzden evet her ilişkide hem her bağlamda her girdiğimiz ortamda farklı bir yönümüz ortaya çıkabilir.
Farklı kimliklere bürünebiliriz.
Ama o kimliklerin de bir ortak paydası olması gerekiyor.
O da ben, ben, benlik, kendim tam olarak.
O ortak paydanın bölünmesi, parçalanması, yok olması bir parça daha beni terapist olarak alarm edecek bir şey olurdu.
Ama tabii ki ben de mesela bir hoca olarak çok daha tatlı sert bir tarzım vardır.
Yani çerçeve konusu da sertimdir, disiplin beklerim.
Ama bir yandan da espri de yaparım.
Dersi eğlenceli hale de getirmeye çalışırım elimden geldiğince.
Bir taraftan da arkadaşlarım arasında daha sıcak, daha samimi bilinmek isterim.
Ama öğrencilerimin beni daha sıcak ve samimi bilsin gibi bir derdim yok.
Tam aksine biraz da öyle bir meselelerde oluyor.
O yüzden farklı kimliklere bürünmek, kendiliğimizin farklı yönlerinin ortaya çıkması, kendimizi farklı algılamak, deneyimlemek oldukça olağan farklı bağlamlarda.
Ne kadar çok farklı dedim.
12. Kendin olmak ne kadar değişimi kaldırır?
Yani çok sık değişirsek kendimiz diye bir şey kalır mı?
Burada değişime odak, değişimin altını çizmek isterim.
Değişim üstünden bir şeyler söylemek isterim.
Değişim kendiliğinden olmalı.
Siz kendinizi değiştiremezsiniz o kadar.
Değişim zaten kendiliğinden olursa bunun çok sıkı yok.
adapte olma mecburiyetine göre bir değişim göstereceksiniz.
Bunun çok sıkı olmaz.
Dış koşullar sizden radikal bir değişim yapmanızı talep ediyorsa odur.
Sık sık değişim yapmanızı talep ediyorsa odur.
Veya uzun dönemler bağlamımız hiç değişmez.
Dış olaylar hiç değişmez.
Okey. O zaman daha az değişikliğin olduğu bir döneme gireriz hayatımızda.
Değişim Çabalı olmayan bir şey.
Altını çizmek isterim. Değişim kendiliğinden gelen bir şey.
Değişim farklı koşullarla karşılaştığımda içimden çıkan farklı cevaplar, düşünsel cevaplar, duygusal cevaplar, davranışsal cevaplar.
Biz değişim üzerinde çok büyük bir gücümüz olduğunu iddia ediyoruz.
Modernizmin bize en çok pazarladığı şey bu.
Yeterince inanırsan o da olursun, bu da olursun.
Emin değilim.
Bu bazen inanç ve çabanın ötesinde oluyor.
Bazen bir kısmı yeterli oluyor ama.
13. Olmadığımız kişi gibi davranmak iyi yönde, kötü müdür, nasıldır?
Bu soruya daha önce de cevap vermiş bulundum.
Olmadığınız bir kişi gibi davranamazsınız.
Kendilik dediğimiz, kendimiz dediğimiz, hepimiz çok katmanlıyız.
Aynı anda birden fazla şey isteyebiliyoruz.
Aynı anda... Birden fazla şey gözetmek zorunda kalabiliyoruz.
Çok öfkeli olabilirsiniz ama dışarıya çok sempatik davranıyorsunuz, davranabilirsiniz.
Çok anlayışlı davranabilirsiniz.
Bunların hepsi bir potada eriyor mu kendi içinizde?
Kendinizle ilgili dışarıya söylemek zorunda değilsiniz, dışarıya açıklamak zorunda değilsiniz.
Ama kendinizle ilgili bir naratif yaratabiliyor musunuz?
Farklı, çelişen, kağıt üstünde birbirinin zıttıymış gibi görünen, Halleriniz arasında iç, dış, dün, bugün vs.
vs. 14.
Neler yaparsak kendimizi daha çok tanıyabiliriz.
Kendinize dürüst olursanız yaptıklarınız, düşünceleriniz, duygularınız, davranışlarınız için bahane bulmak yerine Allah Allah burada ben ne yapmaya çalıştım, neye
ulaşmaya çalıştım, neye erişmeye çalıştım bunu yaparak sorusunu sorup bu soruyla kalıp Bu sorunun doğurduğu farklı cevaplara kendinizi açık tutarsanız dürüst bir şekilde o zaman
kendinizi biraz daha fazla tanıma imkanınız olacaktır.
15. Kendiliğin gerçeği, sahtesi var mı gerçekten?
Varsa nasıl ayırt edilir?
Bence yok. Bu konuda tabii farklı görüşler var.
Ardi Lenk ünlü bir varoluşçu psikiyatrist örneğin psikanetik düşünceden de etkilenerek işte sahte kendilik, gerçek kendilik kavramlarından bahsetmiştir.
Bence o sahte kendik dediğimiz de aslında çok gerçek bir hal.
Gerçek halimi dışarı yansıtmaktan korkuyorum.
Onun yerine beni koruyacağına inandığım bir hal yansıtıyorum karşıya.
Bakın çıktı ortaya bir hikaye, bir öykü.
İçerisiyle dışarısı arasında anlaşılmaz bir zıtlık varmış gibi gözükürken.
O yüzden tırnak içinde sahte kendik dediğimiz şey de aslında çok gerçek.
Gerçekliğimizi yansıtıyor.
Sahte deyip bir kenara atmak, onu susturmak, onu hemencik değiştirmeye çalışmak yerine ısrarla onun niyetini açmaya çalışmak çok değerli.
Ne yapmaya çalışıyoruz, neye ulaşmaya çalışıyoruz?
Bunu fark etmeye çalışmak oldukça değerli.
16. soru.
Kendiliğinin tanınması ne kadar zaman ve emek gerektirir?
Kendiliğine yaklaşmak nasıl olur?
İki soru sormuş bir dinleyici ama acaba farkında mı bu iki soru birbiriyle çelişiyor aslında.
Ve birinci soru en azından varoluşun kendine bakışı, kendiliğe bakış açısından bir parça hatalı olsa da ikinci soru tam da varoluşu temsili olarak kendilik meselesine nasıl baktığımızı
yansıtıyor. Kendiliğin tanınması ne kadar zaman ve emek gerektirir?
Yaşadığınız sürece kendinizi tanımaya devam edeceksiniz.
Kendinizi tanımak bitmeyen bir şey.
Çünkü yaşadığınız sürece kendilik bitmeyen bir şey.
Sürekli değişen, yeni yüzleri, yeni boyutları ortaya çıkan bir şey kendilik dediğimiz.
O yüzden yaşadığınız sürece devam edeceksiniz ve çok emek gerektirir.
Ama buna emek ve zaman gözüyle bakmayın.
Buna bir hayat tarzı gözüyle bakın.
Buna bir tavır olarak bakın.
Ben kendini tanıyan, kendine yakın bir tavırda mı olmak istiyorum?
Yoksa kendini umursamayan, kendinden uzak, kendine yabancı bir tavırda mı olmak istiyorum?
Ve ikinci kısma geçeyim.
Kendiliğine yaklaşmak nasıl olur?
Nasıl olur bilemem ama kendiliğimize sadece yaklaşabiliyoruz.
Kendimizi asla tam anlamıyla tanımayacağız.
Çünkü hayat karşımıza sürekli yeni koşullar çıkarıyor.
Bize sürekli yeni sorular soruyor ve her yeni koşul ve her yeni soru da aslında daha önce fark etmediğimiz bir yönümüz ortaya çıkabiliyor.
Tam da bu sebepten ötürü en fazla kendimize yaklaşabiliyoruz.
Daha fazlası değil. 17.
soru. Hayatımda ilk defa Darkside'a geçtim.
Kişi kendine yaklaştırmadığıyla nasıl yaşar?
Tabi burada dinleyicinin Darkside...
Dediği nedir onu merak ettim ve farklı bir ortamda olsaydık dinlemek isterdim.
Kendinize yakıştırmayışınız nereden geliyor diye sormak istedim.
Kendinize yakıştırmayışınız el alemin toplumun gözünden mi geliyor?
Aslında siz kendinize yakıştırmıyorsunuz değil de toplum sizin baktığınız yerden, sizin algınız dahilinde toplum mu size yakıştırmıyor?
Darkside'a geçtiğiniz bir şeyler yapıyorsunuz ve siz mi memnun değilsiniz o halinizden?
Eğer birincisi ise cevabınız yani aslında toplum el alemse yakıştırmıyor ama sizin içinizden böyle davranmak geliyor ise sanki cevap belli kendinize sadık kalmak bir
parça önemli. Tabii ki toplumla olan müzakere devam ediyor bir taraftan.
Eğer cevabınız ikincisi ise yani siz rahat değilseniz Darkside'a geçmiş halinizle.
Dark side ne anlatmaya çalışıyor?
Orada nasıl bir ihtiyacınız var?
Belki de onu açmak gerekiyor.
Onu anlamaya çalışmak gerekiyor.
18. Bir insan hem kendi olup hem bir ilişkide olabilir mi?
Sanki mümkün değil. Tam aksine biz zaten ilişkide kendimizi keşfediyoruz.
İlişkide kendimiz oluyoruz.
Neden mümkün olmasın?
Bu kadar bireyle öteki birbirinden ayrık değil.
Benle ilişkilerim o kadar birbirinden ayrık değil.
Tam aksine böyle baktığımız için zaten bir türlü ilişkiler meselesinde tam bir kafamızı toplayıp önümüze bakamıyoruz.
Hep beraber, topluca.
İlişki karşımıza çıkan bir koşullar dizisi.
Bir öteki bize şöyle ol, böyle olma, bunu yap, bunu yapma vs.
diyor. Ve biz de buna karşın bazı cevaplar veriyoruz.
Ben kendim olmaktan başka bir seçeneğe sahip değilim.
İlişkide de bu geçerli.
Tek başıma erken de geçerli, büyük toplulukla içindeyken de geçerli, kendi kendime erken de geçerli.
Kendim olmaktan başka bir seçeneğim olmadığı için nasıl bir yanım ortaya çıkıyor şu anda sorusuna geri dönmek gerekiyor.
Zaten her an kendimi bu ilişkide nasıl bir kendilik dışa vuruyor?
Bunu anlamaya çalışmak belki de değerli olur.
19. soru.
Kendilik ne demek?
Bunu başta birazcık...
Söylemiş bulundum.
Deneyimimizin merkezi kendik dediğimiz.
Hepimiz hayatı kendi merkezimizden yaşıyoruz.
O merkezin adı kendilik.
Daha ötesi daha birisi değil.
20. soru.
Sosyal etkileşimler etkilenimlerden bağımsız bir kendik mümkün müdür?
Mümkünse nasıl? Neden bu kadar ötekinden kurtulmaya çalışıyorsunuz?
Ben de bunu sormak istedim.
Bu kadar mı tehdit edici?
Bu kadar mı başınız belada?
Öteki olmadan bir kendilikten bahsetmek mümkün değil.
O sosyal etkileşimler olmadan bir kendilik mümkün değil.
Ötekiyle olan kavgamız aslında kendimizle olan kavgamız.
Öteki bize sorular soruyor, karşımıza koşullar koyuyor.
Ve o koşulları, o koşullar bizim kendimize dair farklı yönlerimizi ortaya çıkartıyor.
Ve bazen hiç hoşumuza gitmeyen yönlerimizi ortaya çıkartıyor.
O yüzden aslında kavgamız ötekiyle değil de kavgamız o ilişkinin içinde, o sosyal etkileşiminin içinde biz ne hale geliyoruz?
Onunla. Ama biz kendimize bakmak yerine, çuvaldızı kendimize batırmak yerine, bütün bu zorluklarda kendimizi fark etmek yerine ötekini suçlamaya çok hızlı
gidebiliyoruz. Çünkü çok rahat.
Hemen oracıkta.
Hemen suçlanabilir.
Ama mesele öyle değil aslında.
Ötekiyle her etkileşimde bulunduğumda benim bir yanım ortaya çıkıyor, benim bir yönüm ortaya çıkıyor.
Ortaya çıkan yönümü anlamak, fark etmek, ne anlattığının ne anlattığına uyanmak ve ona sahip çıkmaya ihtiyacım var diyeyim çok kısaca.
Okey bir sonraki soruyla devam edebiliriz.
21. soru kendiliğe ulaşmak bir arzu mudur diye sormuş bir dinleyici.
Zaten kendimizdeyiz, kendiliğe ulaşmak emin olamadım ama bu sonra aklıma Heidegger'in bir kavramını getirdi.
Heidegger vicdanın çağrısı diye bir şeyden bahseder ama burada kullandığı vicdan işte içimizin acıması, empati gibi nosyonlarla akraba olan bir
vicdan değildir. Heidegger'e göre biz ne zaman otantik olmazsak, ne zaman...
hayatımızın unsurlarına, kendimize dair, bize ait olanlara sahip çıkmazsak, otantikliğin tanımında sahip çıkmak ya, çıkmazsak bir
noktada bir rahatsızlık hissedebileceğimizden bahseder.
Buna vicdanın çağrısı der Heidegger.
Bir şekilde kendimize yabancılaşmak, otantik olmamak ve otantik olmadığımızda da bir noktada Bu vicdanın çağrısını
duyma şansımız var.
O yüzden aslında bakacak olursak her ne kadar vahşi filozoflar insanın bir tırnak içinde doğası olmadığını söylese de kendimize sadık, kendimize
sahip çıkan bir yere doğal bir meylimiz olduğundan bahsediyorlar.
Otantik olmadan, kendimize sahip çıkmadan eminim ki hepimiz çok daha rahat yaşardık ama orada barınamıyoruz.
Bir şekilde kendimize sahip çıkmaya çalışıyoruz.
22. soru doğduğumuz ev gerçekten kaderimiz midir?
Gerçekten kaderimizdir doğduğumuz ev.
Ama burada kader kavramının üstüne durmak isterim ki başka bir bölümde bunu konuşmuştuk diye hatırlıyorum.
Seve seve üstünden bir daha geçerim.
Varoluşçu filozoflar kaderle alın yazısı kavramlarını birbirlerinden ayırırlar.
Kader geçmişle alakalı iken alın yazısı gelecekle alakalıdır.
Ve var şu filozoflar kadere inanır alın yazısına inanmaz.
Kısacası geçmişte benim seçtiğim seçmeden başıma gelen hayatımda olup biten her şey benim kaderim oldu bitti yaşadığım
sürece hayatımın parçası olarak kalacaklar.
Ve onlara sahip çıkmam gerekiyor.
Alın yazısı ise baştan geleceğimin belli olması.
Buna varoluşçu filozoflar inanmazlar.
Tartışmazlar da pek.
Tam aksine geleceğin bir hiçlik olduğundan, bir özgürlük olduğundan, ihtimallerle kuşatılmış olduğundan sart.
Çok uzun uzadıya bahseder.
Bu çerçeveden baktığımızda doğduğumuz ev kaderimiz.
Çünkü doğduğumuz ev başımıza gelen bir şey.
Hayatımız çok şekilleneceğin bir şey.
Direkt etkileri olan bir olgu.
O yüzden doğduğumuz ev kaderimiz.
Ama bu geleceğin doğduğumuz andan itibaren belirlendiği anlamına gelmiyor.
Bunun altını özellikle çizmek isterim.
Bugüne kadar ki karşılaştığım koşulların bir parçası olarak.
Hayatımın parçası, doğduğum ev, çocukluğum, geçmişim.
23. soru.
Kendimi nasıl keşfeder ve bu keşifle nasıl hayatımı düzenleyebilirim?
Kendinizi keşfetmenin en temel yolu kendinize dürüst olmak.
Kendi deneyiminizi ezbere bir yerden anlamlandırmamak.
Onun yerine karşılaştığınız her iç ve dış olguya ilk defa karşılaşıyormuşsunuz gibi bakmak.
Ha ben zaten uyuz biriyimdir, ben zaten soğuk biriyimdir, şaşırmadım böyle davrandığıma demeyin.
O uyuzluk dediğiniz, soğukluk dediğiniz...
şeyi yaptığınızda ne yapmaya çalıştığınız ne ortaya çıktı bir daha bakmaya çalışın.
Kendimizi yorumlamaya ve kendimizi yaftalayıp kendimiz hakkında soyut bilgiler üretmeye çok meraklıyız, çok meyilliyiz.
Ama bu kendimize yakınlaştırmak bir yana bizi bizden uzaklaştırıyor.
Bizi bizden öteye, uzağa sürüklüyor, taşıyor.
O yüzden de Onun yerine bir anda bir utandım olup bitenden.
Utanmamam lazım deyip kendimi utanmamaya zorlamak değil de.
Utancım ne anlatıyor?
Ne oldu da utandım? Utanılacak ne vardı bunun içinde?
Gibi sorularla kendimize yaklaşmak.
24. Kendilik ötekini kaybedeceğini bilsen de otantik oluşlarına izin vererek mi genişler, yayılır?
Bu çok büyük bir yanılgı.
Yani ya ben kendimi seçmeliyim ya ötekini seçmeliyim.
Bu kadar basit değil.
Bu kadar birbirini otomatikman dışlayan iki olgu değil hayatımızda.
Ya ben kendime sadık kalacağım ya ötekine sadık kalacağım.
Neden ötekini kaybediyorsunuz ki?
Hem kendinize sahip çıkabilirsiniz hem ilişkilerinizi koruyabilirsiniz.
Aynı anda. Korumak istediğiniz ilişkileri korumak, geliştirmek istediğiniz ilişkileri daha çok yatırım yapmak
da otantikliğinizin bir parçası.
Aslında o ilişkide yer almak istiyorsunuz.
O ilişkinin hayatınızda kalmasını istiyorsunuz.
Ama yine böyle bir gündem dahilinde o ilişkiyi hayatınızdan çıkarıyorsunuz.
Yine otantikliği kaybettiniz.
Yine kendinize yabancılaştınız.
Dikkat edin.
Bu benim için önemli, bu benim için vazgeçilmez dedikleriniz nereden geliyor?
Gerçekten sizin sesiniz ve sizin arzunuz mu?
Gerçekten ötekini dışlamak mı zorundasınız orada?
Bence ayrıntılı düşünmeye çok değer bir nokta.
Çok ezbere davranıyoruz.
Modern toplumda bazı böyle söylemler değil de şehir efsaneleri var.
Onlara göre davranıyoruz.
Ezbere gitmeyin bu tip konularda.
25. soru, kalp kırmadan kendiliğimi kabul ettirmenin bir yolu yok mu?
Çok yoruldum eleştirilmekten.
Kalp kırmadan kendiliğinizi kabul ettirmenin bir yolu, soru bir garip bir kere.
Kendiliğinizi kabul ettirmek değil, kendinizi kabul ettirirsiniz.
Sizi o insanlar olduğunuz gibi kabul ediyor mu, etmiyor mu?
Ve sizi kabul edip etmemeleri onların meselesi.
Tabii ki çok direkt olarak sizin hayatınızda bir etkisi var.
Sizin hayatınızda sonuçlar doğuruyor.
Ama siz olduğunuz gibi varsınız.
Kendinizi o ilişkide tutmak için müzakere yapabilirsiniz.
Ama o müzakerenin sonucunda o ilişkinin sürmeyeceği ortaya çıkabilir.
Kalp kırmadan da bütün bunları sürdürmek mümkün.
Azıcık kalp kırmak da yani kırarsanız kırarsınız.
Çok sevimli, çok güzel bir deneyim değil.
Ne kalbi kırılan için ne de kalp kıran için.
Ama bazen kendimize dair gerçekleri söylediğimizde karşımızdaki kırılıyor.
Ve kırılması da gerekiyor.
Çünkü başka türlü söylediklerimiz geçmiyor.
O kırıklığın arasından ancak sızabiliyor.
Ve kulağına gidebiliyor.
26. soru. Kendiliğimizi ortaya koydukça kabul göremiyorum ve bu çatışmalar asla bitmiyor.
Acaba nasıl ortaya koyuyorsunuz?
Bunu sormak isterim. Evet, burada çok farklı senaryolar var.
Doğrudur ki sizin bütün müzakere taleplerinize, bütün uzlaşmacı yaklaşımınıza rağmen birileri sizi kabul etmiyor, reddediyor olabilir.
Sizi olduğunuz gibi görmemek için ellerinden geleni yapabilirler.
Doğrudur. Böyle bir ihtimal her zaman var.
Ama bazen kendimizi ortaya koymak dediğimiz şeyde çok abuk sabuk şeyler yapıyoruz.
Ben böyle hissediyorum.
Bana ne deyip mesela hiç karşı taraf hesaba katmadan hamleler yapıyoruz.
Ve orada acaba reddedilen ben miyim?
Davranışım mı? Önemli olan nokta bu.
Bazen gerçekten ayağım beyağım reddedilen ben oluyorum.
Belki de o ilişkide olmamam gerekiyor.
Belki de orası bana uygun, bana göre bir yer değil.
Bilemiyoruz. Bilemem.
27. soru.
Bazen sanki içimde bir anda mikrofonu sanki annem alıyor, bazen babam alıyor.
İçimde çok fazla ses var.
Hangisi kendimim?
Ayırt etmekte çok zorlanıyorum.
Ayırt. Etmenin yolu sesin kaynağına gitmekten geçmiyor.
Yani kendi bu benim sesim dediğiniz sesi oluşturan kelimeler ve cümleler son derece annenizin ve babanızın olabilir.
Ama siz sahip çıkabiliyor musunuz?
Siz arkasında mısınız o cümlelerin, o kelimelerin?
Yoksa ezbere mi konuşuyorsunuz?
Yoksa... Bir baskı unsuruyla, baskı altında mı öyle hareket etmek zorunda hissediyorsunuz?
Verilen sözleri onurlandırmak mesela benim için çok önemli.
Bunu yapamayacağımı hissettiğim zamanlarda çok stres yaşıyorum.
Bir söz verdin bunu tutmak zorundasın diyen bir ses beliriyor içimde.
Bu ses hem çok annemin sesi ama aynı zamanda benim de sesim.
Çünkü ben önem veriyorum.
Benim için çok kritik bir şey bu.
28. soru.
Sizden öğrendiğim kadarıyla böyle bir fark yok ama varoluşçular algılanan ve gerçek benlik farkına nasıl bakar?
Yani bir tane kendiliğimiz var.
Tabii ki ona bazen dışarıdan bakıyoruz, bazen içeriden deneyimlediğimiz haliyle görebiliyoruz.
Farklı boyutları ve katmanları var.
Size nacizane önerim, kendilik üstüne düşündüğünüzde, kendiniz üstüne düşündüğünüzde mümkün mertebe soyut kavramlardan Uzak düşünmeye çalışın.
Deneyime yakın bir şekilde düşünmeye çalışın.
Aksi takdirde çok böyle soyutlama üstüne soyutlama üstüne soyutlama çok kayboluyoruz içinde.
Bu kadar ne derler bir terminoloji ve kavramlar labirentine girdiğimizde.
29. soru ve bu bölümün son sorusu.
Kendilik nasıl oluşur? Kendilik algısının dengede olduğu ya da olmadığı nasıl anlaşılır?
Sevgiler demiş. Kendilik nasıl oluşura cevap vermiştim aslında.
Kendilik yaşadıkça oluşur.
Kendilik dünyada var oldukça oluşur.
Kendiliğinden oluşur. Kendilik algısının dengede olup olmadığı.
Ne demek kendilik algısının dengede olması?
Mesela bu tam az önce söylediğim şey.
Soyutlama üstü soyutlama gibi geldi.
Emin olamadım. Hani burada kastedilen şu mu?
Ben kendi istediklerimi mi yapacağım, ailemin benden beklediklerini ama benim hiçbir şekilde yapmak istemediklerimi mi yapacağım?
Mesela bu mu o dengeden kastedilen şey?
Bilemedim. Yine aynı öneriyi tekrar edeceğim.
Lütfen kendi üstünüze düşündüğünüzde, kendinize dair fikir yürüttüğünüzde mümkün mertebe soyut kavramlardan uzak durmaya çalışın.
Kendi deneyiminize geri dönün.
Kendi deneyiminize sadık kalarak.
Kendinizi araştırmaya çalışın.
Bugünlük bu bölümlük benden bu kadar.
Önümüzdeki hafta kendiliğe dair sorularınızın ikinci ve son kısmıyla karşınızda olmayı planlıyorum.
Kendinize çok iyi bakın.
Sevgiler.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
