
Transkript
Kendin olmanın dayanılma safifliğinin bir yeni bölümüne daha hoş geldiniz.
Ben Ferhat Şekiçoz.
Yine sorularınıza, cevaplarımla karşınızdayım.
Bugün kayıp bölümünün, kayıp konusunun üçüncü bölümünü sizlere sunacağım.
Uzun bir seri oldu.
Çok sorunuz olmuştu. Bununla beraber terapistinizin matematik konusunda ne kadar beceriksiz ve bilgisiz olduğu da ortaya çıktı.
Çünkü geçtiğimiz iki bölüm boyunca...
80 soru var, 80 soru var.
3 bölüme böldüm.
Her bölümde 23, 22, 23 soru cevaplandıracağım deyip duruyordum.
İlk 2 bölümde 23 soru cevaplandırınca tabii ki son bölüme kaç soru kalıyor?
33, 34 soru kalıyor.
80'i tabii tam 3'e bölünmüyor ama yaklaşık böldüğümüzde 23, 24 çıkmıyor.
Bu da bana bir ufak ders olsun.
Gerçekten de kendimi tebrik etmek istiyorum.
Kendimi tebrik ettikten sonra sorularınıza ve kayıp konusuna dönmek isterim bir parça.
Yine çok güzel sorular.
Bazı sorular kendini tekrar ediyor demeyeyim sorular kendini tekrar etmiyor ama birçok kişinin benzer konularda kaygıları endişeleri olduğunu fark ettim.
O anlamda daha önce duyduğumuz sorular gibi gelebilir ama hepsine yer vermek istiyorum.
Çünkü hepsinde duymaya değer anlamaya değer bir şeyler var.
Günün birinci sorusu. Ebeveyn kaybının ardından duyguların donması, hiçbir şeye ağlayamamak soru işareti demiş bir dinleyici.
Ebeveyn kaybı veya herhangi bir başka bir kayıp, kayıplardan sonra bir süre donuk hissetmek oldukça olağan.
Şöyle düşünün, bünyenizin, zihninizin, vücudunuzun...
Kendi bir zekası var.
Mantığımızın anlayamadığı bir zekası var.
Şeyler çok güzel bir şey söyler.
Kalbin mantığın anlamadığı bir mantığı vardır der.
Bunu daha geniş çaplı düşünerek şu an size söylüyorum.
Genel anlamda bünyemizin, varoluşumuzun kendi bir zekası var.
Mantıklı anlayamadığımız, her zaman manalı gelmeyen ve bazen frene basıyor.
Bazen bir şeyleri durduruyor, bazen şimdi biraz yavaş, şimdi biraz daha az hissetme vakti diyor.
O anlardan biri olabilir bu duyguların donması, hiçbir şeye ağlayamama hali.
İkinci soru.
İlişkilere emek veriyoruz, birden bitiyor.
Bitişi düşünmeden emek vermek mümkün mü?
Bence bir yandan mümkün ama bir yandan da bitişi...
Zihnimizin bir kenarında tutmak bizi gerçeklikle sıkı sıkıya bağlıyor.
Çoğu zaman varoluşsal anlamda hatalı davranışları bir şeyin hiç sonu yokmuş gibi algıladığımızda yapıyoruz.
Heidegger'in bize hatırlattığı en önemli mesele bu.
Ufukta hep sonluluk var.
Aslında anlamlı olan her şey...
Manalı olan her şey, niyetli olan her şey sonluluk ufkunda kendini gösteriyor.
O yüzden sonu olacağını yok saymadan kendimizi konumlandırmamız gerekiyor.
Ve bazen son olacağını fark etmek bizden farklı bir konum almamızı talep edebilir.
Sonu olduğunu fark ettiğimizde, her şeyin sonu olduğu gibi bu ilişkinin de sonu olduğunu fark ettiğimizde başka türlü davranmamız gerektiğine de gözümüz açılabilir.
Birçoğumuz bundan korkuyoruz, bu tavır değişikliğinden, davranış değişikliğinden.
Ezbere yaşadığımız yerden kovulmaktan korkuyoruz.
Bu nedenle düşünmemeye çalışıyoruz.
Ama bununla beraber şey eklemek isterim.
Zaten her şeyin sonu var deyip içini boşaltmak da her şeyin sonu olduğu için anlamlı oysa ki.
Eğer bunun üzerinden içini boşaltıyorsanız o zaman da ayrı bir mesele var demektir.
O zaman ontolojik koşulları...
Bir şeyleri anlamsızlaştırmak üzere kullanıyorsunuz demektir.
Bu da size daha iyi bir şey anlatır.
Buraya bir ek soru eklemek isterim.
Arada geldi bir eski öğrencimin bir sorusu.
Evcil hayvan kaybıyla ilgili soru ve hafif ne derler?
Tepkili bir soruydu diyeyim.
Evet tepkili bir soruydu diyebilirim.
İnsanlar anlamıyor evcil hayvanlarımızı kaybettiğimizde.
Aman sadece bir kediydi, bir kuştu, bir köpekti.
Aman yenisini alırsın diyor.
Bir daha şeyin altını çizmek isterim.
Kayıp kayıptır en nihayetinde ve o kayıp içinde ne varsa kayıp bizi nasıl dönüştürüyorsa ve o dönüştüğümüz halde ne uyanıyorsa nasıl dalgalar?
kıyılarımıza vuruyorsa hepsi çok geçerli, çok gerçek.
Üçüncü soru.
Sıradan bir anda kaybettiğimiz kişiyle ilgili aklımıza gelen bir anın acısını, özlemini hafifletmek soru işareti.
Genel anlamıyla hiçbir duygunuzu hafifletmeye çalışmayın demek isterim.
Duygular spontane bir şekilde belirirler, ortaya çıkarlar, iletmek istediklerini iletirler ve siz iletmek istediklerini duyduğunuzda zaten
çok fazla ayağınıza dolanmadan ve canınızı sıkmadan geri çekilirler.
Duygular ancak biz onları reddettiğimizde, duymamaya çalıştığımızda can sıkıcı hale gelir, ayağımıza dolanır hale gelir.
Bizi boğan bir hale dönüşür.
O yüzden bir anda kaybettiğiniz kişiyle ilgili bir anı geliyorsa aklınıza ve özlediğinizi fark ediyorsanız o özlemle kalın bir parça.
Özlüyorsunuz çünkü daha ötesi birisi yok bunun.
Özlem işte. 4.
Hocam tamamlanmamış yaz için Valsu terapi ne önerir?
Buna dair cevaplar verdim ilk iki bölümde.
Yaz tamamlanan bir şey değil.
Hemen tekrar edeyim. Yazı yaşamak demek o kaybın uyandırdığı, getirdiği bütün deneyimlere açık olmak demek.
Eğer bunları açık olmuyorsanız kapatmaya, hafifletmeye, yok saymaya çalışıyorsanız yasınızı tutamıyorsunuz demektir.
Bu arada bu da bir seçenek yani yas tutamamak ayıp değil.
Bazen çok ağır olduğunda bölümün başında söylediğim gibi frene basmak için yapabildiğimiz bir şey oluyor.
Ama gücünüz yettiğince de yasınızı yaşamaya çalışın.
Tamamlamaya çalışmayın çünkü tamamlanmayacak.
Beşinci soru.
Yaz unutmak mı, alışmak mı?
İkisi de değil. Unutmuyoruz, alışmıyoruz da sadece yeni bir varoluş haline geçiyoruz.
Ama o yeni varoluş halinde kalıcı değil.
O da başka bir yere doğru gidecek.
Yaz hayatın bir parçası.
Tabi olduğumuz değişikliklerin önemli bir parçası.
Vazıç psikoterapide patolojik yaz var mıdır diye sormuş 6.
soruda bir dinleyici.
Patolojik yaz. Patolojiye çok inanmıyoruz Valsu psikoterapistleri olarak.
Tabii ki patoloji olarak isimlendirilen ve yaşayan kişilerin hayatını etrafındaki kişilerin de hayatını çok güçleştiren haller, davranışlar, duygular, döngüler
var. Bunların varlığını reddetmiyoruz.
Ama bir şey patolojik deyince hastalıklı demiş oluyoruz.
İnsan olmaya dair hiçbir şey aslında hastalıklı değil.
İnsan olmaya dair her şey insan olmaya dair.
Nokta. Normal de demiyoruz buna karşın.
O yüzden patolojik yastan kastedilen şeye bakmak isterim.
İşte tamamlanmamış yasmı sizin tabirinizle, tutulmamış yasmı, ertelenen yasmı, çok içine gömülmüş yasmı.
Bunların hepsi unutmayın ki insan olarak opsiyonlarımız arasında.
Yedinci soru.
Kayıp için çok uzun zaman sonra üzüntü ve özlem hissetmemeye başlamak.
Nereden bakmalı? Bir süre sonra kaybetmiş varoluşunuz olağan varoluşunuz haline geliyor.
Üstüne başka yeni değişiklikler geliyor.
Yeni şeyler biniyor. Yeni koşullara ek uydurmak gerekiyor.
O yüzden bir süre sonra üzüntü ve özlem hissetmemeye başlayabiliyoruz.
Ama bu sonsuza dek bu duygulardan uzaklaştık anlamına gelmiyor.
Zaman zaman üzüntü ve özlem tekrardan kendini gösterebilir.
Göstermesi son derece olağan.
Lütfen duygular üzerinden kendinize bir tırnak içinde doğru yaz reçetesi çıkartmaya çalışmayın.
Az özlem duyuyorum, çok özlem duyuyorum.
Şu zamanda üzüntü hissediyorum, bu zamanda hissetmiyorum.
Herkesin yazı kendine, herkesin yazı kendi içinde bir şey anlatıyor.
Sekizinci soru. Üzülmekten çok suçlamak, kızgınlık normal midir?
Yine bir normal midir sorusu.
Herhalde şu normal midir, iyi midir, nasıl bakmalı gibi sorulardan kendimizi azat edebildiğimizde.
Siz bana sorabilirsiniz. Hiç sorun değil.
Lütfen yanlış anlamayın.
Bu soruları soranlara öfkelenmiyorum.
Ama bu soruları kendimize sorduğumuz için, bu sorulara kendimizi maruz bıraktığımız için çok şey kaybediyoruz.
Tabii ki bir kayıp veya sürecinde üzülmekten çok suçlamak ve kızgınlık olabilecek bir şey, olağan bir şey.
Normal midir? Dediğim gibi normal veya patolojik ikileminin ötesinde düşünmeye ihtiyacımız var.
Ama kaybettiğiniz kişiyi yeterince hayatı tutunmadığı için suçlayabilirsiniz.
Yeterince size tutunmadığı için suçlayabilirsiniz.
Bunun için ona öfke, kızgınlık duyabilirsiniz.
Kaybettiğiniz kişinin elinde olsa da olmasa da size ve hayata tutunmak.
O yüzden olağan çok olağan yine yası yaşarken yasın getirdiği bütün deneyimleri açık durmak derken o deneyimler arasında suçlamak, kızgınlık,
öfke de var. Özellikle not etmek isterim.
9. Yaşanmamışlıklara dair duyuları duyulan yas bize ne söylemek ister de yalnız bırakmaz acaba?
Kaybettiğiniz ihtimalleri gösteriyor.
Söylediği şey çok açık değil mi?
Kaybettiniz bir daha bu insanla bunları yaşama ihtimaliniz yok.
Tabii ki başkalarıyla yaşayabilirsiniz ama o insanla o yaşama ihtimaliniz olan şeyleri artık yaşayamayacaksınız.
Bunun bile çok büyük bir yankısı var.
10. soru. Depremde çok fazla tanıdığım öldü.
Neden hiçbirinin yasını tutamıyorum?
Bence tutuyorsunuz. Bunu sırf böyle içi boş, altı boş bir destek cümlesi olarak iletmiyorum size.
Bence tutuyorsunuz.
Sadece tutacak o kadar çok yasınız var ki İngilizce'de bottleneck denir buna.
Böyle şişenin ağzına gelince sıvı sadece küçücük bir yerden geçmeye çalışırken arkada birikir ya.
Öyle bir şey yaşıyorsunuz.
Hepsini yavaş yavaş süreçlendirip Yavaş yavaş yaşayıp bir noktada sahip çıkabileceksiniz.
Ama düşünün ki kaç tane sahip çıkılacak kayıp var orada.
O yüzden lütfen kendinize yüklenmeyin.
Geldiği gibi, olduğu gibi ilerlemeye çalışın.
Bunun için de hiçbir şey hissetmemek de olabilir.
Önünüze bakmak da olabilir.
Soruyu soran kişinin hayat koşullarını bilmiyorum.
O yüzden net bir şey söyleme şansım yok ama bir yandan bu kadar çok kayıp yaşamışken bir yandan da Kendinize yeni bir hayat kurmak zorunda olabilirsiniz örneğin.
Ve tabii ki de kendinize yeni bir hayat kurmak, belli güvenliklere, barınmak, su, gıda, çocuğunuz varsa onun eğitimi veya kendiniz öğrencisiniz, kendinizin eğitimi, kendi geleceğiniz, ailenizin
geleceği. Bunlarla meşgul olmanız da çok olağan ve bunlarla meşgul olurken bazen kayıp ve yasa yer kalmıyor ve belki de kalmamalı.
Belki de biraz önce kendinizle meşgul olmalısınız.
Yaz ve kayıp ferahlığı sever, alanı sever, rahatı sever.
O yüzden sıklıkla kriz dönemlerini atlattıktan sonra en yoğun yazlarımızı yaşarız veya yazın en canı acıtıcı yerlerinde kendimizi buluruz.
Çünkü rahatı ermişizdir ve artık o zorlayıcı duyguları hissetme imkanımız vardır.
11. soru.
Kaybedilen zaman için.
Yaz tutarken daha fazla kaybettiğimi düşünüyorum.
Bu sarmadan nasıl çıkılır?
Harekete geçerek çıkılır.
Zaman kaybetmekten ne kastediyorsunuz bilmiyorum.
Hepimiz zaman kaybediyoruz.
Zaman aleyhimize akan bir şey.
Heidegger'in söylediği gibi insan varoluşu ölüme doğru bir varoluş.
Ölüme her gün yaklaşırken geri kalan zamanınızı nasıl geçirmek istiyorsunuz?
Bu soruyu büyük bir samimiyetle kendinize sorup Bu soruya verdiğiniz cevapların rehberliğinde hareket etmeye başlamak herhalde yapılacak en makul ve en iyi
gelecek şeydir diye düşündüm.
Ama tabii ki yine soruyu soran kişinin koşullarını bilmeden farazi ve üstten üstten bir cevap da vermiş bulunur.
Gelelim bir çocukla ilgili bir soru.
5 yaşında olan yeğenimin beslediği kuş öldü.
Yasını nasıl tutmalı? Ne yapabiliriz?
Çocuk uzmanı değil mi?
Öncelikle bunu söylemek isterim.
Genel psikoloji ve insana dair bilgimle birazcık konuşacağım.
Özellikle bir şey yapmayın.
Zaten yeğeniniz kaybı yaşıyor.
Taşıyamayacağı kadar ağır yükler vermeyin.
Ancak karşılaştığı ve temas ettiği kadarıyla bu kaybı yaşamasına izin verin.
Sorular soracaktır.
Bu sorulara sade bir dille...
Gerçekçi, gerçekliğe temas eden cevaplar vermeye çalışın.
Ve tabii ki de hangi duygular ortaya çıkarsa hepsinin yeri olduğunu hatırlatın.
Üzülebilir, kızabilir, haksızca gelebilir.
Hepsinin yeri olduğunu hatırlatın.
13. soru.
Aşkı yaşamanın mümkün olmadığı zamanlarda yaşanan kayıp hissi ve gelen yaz.
Aşk meselesiyle ilgili bir bölüm yapmıştık.
Aşkı bir parça fazlasıyla kutsal bir yere koyuyoruz diyeyim.
Zannedersem aşkı yaşamanın mümkün olmadığı kelimesinde burada bir anahtar var.
Bu gerçekten bir kayıp mı?
Gerçekten bir yas mı?
Çünkü temelde aşk yaşamak her zaman mümkün.
Tabii ki hepimizin daha kişisel engelleri olabiliyor.
Bu kadar net bir tavır aşkı yaşamanın mümkün olmadığı zamanlarda ben biraz daha bunu kayıp yaz yüzünden ziyade bu yüzüyle ilgilenmek isteyebilirdim.
14. soru uzun zamandır yasını yaşayan danışan eğer istemiyorsa vedalaştırmak gerekir mi?
Bir terapistten bir meslektaştan geldiğini düşünüyorum bu sorunun.
Danışanlarınıza hiçbir zaman tırtmak falan gibi...
Eylemler, fiiller kullanacağınız şeyler yaptı.
Vedalaştırtmak, hissettirtmek, düşündürtmek.
Bunları yapmamanızı öneririm.
Danışan kendi hızında ve kendi sürecinde bir şeyin içinden geçiyor en nihayetinde.
Uzun zamandır yasını yaşıyorsa, o yasın içinde neler çıkıyorsa onlarla daha yakından temas etmesi için.
Onların içinden çıkan anlamları görebilmesi için sorular sorabilirsiniz, yorumlar yapabilirsiniz.
Ama danışanla aynı frekansda danışanın hızında ilerlemek durumundayız.
Bunun altını özellikle çizmek isterim.
Vedalaştırmak gerekir mi?
Neyden vedalaştırmak?
Bizim öyle bir gücümüz var mı?
Burada çok önemli hem klinik hem de etik sorular beliriyor.
Bir an önce vedalaştıralım da yası bitsin böylelikle yası sağlıklı bir yası olsun gibi fikirleriniz varsa yanlış yoldasınız onu söyleyebilirim.
Bir taraftan da bir süpervizyon sorusu danışanı vakayı da bilmeden sadece bu kadarını söyleyeyim.
Yasla yaşamaya çalışırken Vausçu felsefeden kimleri neleri okuyabiliriz sizce?
Buna dair de daha önce bir soru gelmişti.
Direkt Yasla ilgili Vausçu felsefede yazan çizen biri en azından benim bildiğim kadarıyla yoktur.
Tabii ki de daha bu özel, ontik meseleyle alakalı yazıp çizmiş farklı düşünürler veya klinisyenler vardır.
Benim rastladığım veya önerebileceğim böyle bir metin yok.
Bu arada altını çizmek isterim.
Yaz ontik bir mesele, günlük bir meseledir.
Ontolojik olan sonluluktur.
Sonlulukla ilgili yazıp çizen çok fazla isim var.
Hatta şöyle bir iddiada bulunabilirim ki aşağı yukarı bütün varoluşlu filozoflar sonluluktan öyle ya da böyle bahsetmiştir.
O yüzden aslında elinize atabileceğiniz bütün kaynaklar bu.
Meseleye dair özellikle sonluluk ölüm meselelerine değiniyorsa yasla kayıpla ilgili de sizlere fikirler verir diye düşünüyorum.
Net bir yönlendirmem yok şu metin bu kitap diye ama genel anlamıyla varoluşçuluğun sonluluğa ölüme dair söylediklerine bir bakın diye öneririm.
16. soru.
Kayıp ve yaz süreci ölüm hariç hangi durumlarda gerçekleşir?
Birçok farklı durumda gerçekleşebilir.
Bir ilişkinin bitişi, bir arkadaşlığın bitişi, işten çıkarılma, bir şehri veya bir ülkeyi bırakıp başka bir yere yerleşme, savaş,
göç etmek zorunda kalmak, zorunlu göçler.
Örnekler kesinlikle çoğaltılabilir şu anda.
Gündemdekiler üzerinden direkt bunları zikredebildim.
Ama kayıp ve yaz aslında her şeyin sonu olduğu için her şeyi kaybetme ihtimalimiz mevcut.
Her şeyi kaybetme ihtimalimiz mevcut olduğu için de her şey bir yaz potansiyeliyle beraber hayatımıza giriyor ilk baştan zaten.
17. soru.
Aylıkla ilgili yazda çok farklı duygu bir arada.
Zaman geçip bu kadar duygu bitti.
Bittiğinde sonra bu sorunun bir yerde devamı olmalı ama bulamıyorum şu anda.
Ama anladığım kadarıyla çağrışımlarımı paylaşabilirim.
Ayrılıkla ilgili yastığa çok farklı duygu tabii ki de var.
Zaman geçip bu kadar duygu bittiğinde artık o ayrılıkla ilgili ne varsa bir parça onu sahiplenebilir hale gelmiş oluyoruz.
En azından öyle olduğunu umuyoruz.
Ama bir şeyi sahiplenebilmek...
Bir şey için otantik hale gelebilmek diyeyim.
Kalıcı bir durum değil.
Bugün, yarın terk edilmiş olduğum gerçeğine sahip çıkabilirken bir sonraki gün bu gerçek beni tekrar çok yaralayabilir, tekrardan öfke duyabilirim, tekrardan reddeden bir yere doğru
gidebilirim.
18. En ufak bir reddedilişi kayıp gibi adlandırmak.
Bu soru üzerinden biraz benim bir derdim var.
Onu size açmak isterim ki ara ara da dillendiriyorum bunu.
Çok düzenli podcast'ı düzenli takip edenlere de çok yabancı gelmeyecektir diye düşünüyorum.
Kayıp, yaz, travma, tetiklenmek gibi kelimeler bir taraftan çok güzel genel toplumca öğrenilmesi, genel toplumun terapist...
ruh sağlığı çalışanı olmayan onların ötesinde herkesin lugatına girmesi bu kelimelerin bir yandan çok güzel çünkü bir şeyin adı net konulduğunda toplumda o zaman ona saygımız da artıyor.
Onunla nasıl baş edebileceğimizi de bilebiliyoruz.
Ona alan açmayı da akıl edebiliyoruz vesaire vesaire.
O yüzden bu tip kavramların toplumun günlük dilinde yer edilmesi gerçekten değerli.
Bununla beraber ama tabii ki toplumun dilinde bir şeyler yer edindiğinde enflasyona uğrama ihtimaliyle, riskiyle de karşılaşıyorlar.
O yüzden en azından duyduğum kadarıyla gerçekten kayıp olmayan, gerçekten yas olmayan, gerçekten kitabik anlamda travma olmayan birçok şeye
bu şekilde isim verildiği, isimlendirildiğini duyuyorum.
Travma ayrı bir konu ayrı bir bölüm olacak ama en rahat onun üstünden bir örnek verebilirim.
Bir olay nedeniyle çok sarsılmakla travmatize olmak arasında çok ciddi bir fark var.
Ve maalesef artık hepsine travma demeye başladık.
Hepsine travma deyince de evet çok güzel daha önce ismi olmayan olguların bir ismi oldu.
Gerçekten o ismin karşılığı olan diğer deneyimlerin farklı ele almak gerekiyor.
Sarsıcı bir olayla travmatize eden bir olayı farklı şekillerde ele almak gerekiyor.
Hem kendimiz adına hem de biri bunu yaşadığında karşımızda biri bunun içinden geçtiğinde.
O yüzden en ufak bir reddedilişi kayıp gibi adlandırmak.
Onun adı reddediliş ve reddedilmek hiç sevimli bir deneyim değil.
Hiçbirimiz için, çoğunluğumuz için genellemeyi birazcık yontup söyleyeyim.
Birazcık onunla kalmak belki de önemli.
Orada kayıp dediğimiz anda buna veya travma dediğimiz anda bir anlam kayması, anlam boşluğu yaratıyoruz ve gerçekten temas etme şansını kaçırıyoruz.
Oysaki reddedilmek zaten başlı başına çok sarsıcı, çok tatsız, sevimsiz bir deneyim.
O tatsızlığın, sevimsizliğin bir şekilde açılması ve temas etkilebilir hale getirilmesi değerli.
19. soru.
Yaz sürecinde boşluklarını doldurma durumunun önüne mi geçmeli yoksa akışa mı bırakmalı?
Boşluklarını doldurma durumu derken birinin günlük hayattaki boşlukları olduğunu düşünüyorum.
Yine yaz sürecinde kişi yapacağı şeyi yapar.
Herhangi bir şeyin önüne geçmek.
Bakın dilimiz ele veriyor kendimize.
Üç bölümdür tarif etmeye çalıştığım şey yaz alan ister, kendi hızını sever, kendi akışında gitmek ister.
İşte önüne geçmek, düşündürtmek, vedalaştırtmak bilmem ne.
Dilinizi takip ederek aslında sorduğunuz soruların cevaplarını kendi içinizde bulabilirsiniz.
O yüzden... Hiçbir şeyin önüne geçmeyin.
Ne olacaksa olacak.
Bu akış içerisinde kendini gösterecek olanlar kendini gösterecek ve sonra da devam edecek.
20. soru.
Ondan bahsederken hala tutuk hissetmek, kelimelerin ağzımda büyümesi hep böyle zorlanacak.
Hep böyle olmayacak onu söyleyebilirim.
Safi, optimistik bir yerden dile getirmiyorum.
Daha kolay olacak, daha iyi olacak demek için söylemiyorum.
Evet daha hafif, daha kolay, daha rahat olduğu zamanlar olacak.
Ama bununla beraber daha zor, daha ağır, daha karanlık olduğu zamanlarda olacak.
O yüzden kaybettiğiniz kişiden bahsederken onu düşündüğünüzde aniden size zor gelen, ürkütücü görünen, Bir
tsunami dalgası gibi önünüzde beliren devasa duygusal dalgalarla karşılaşabilirsiniz.
Kelimeleri ağzınızda büyüyebilir.
Boğazınız tıkanabilir.
İçiniz yanabilir. Bugün bunları yaşıyorsunuz.
Uzun bir zaman bunları yaşayabilirsiniz.
Ama bunlar yerini başka bir şeye bırakacak.
Yaz da...
Aslında insan varoluşuna dair her şey olduğu gibi son derece dinamik, son derece akışkan, son derece değişime açık bir süreç.
21. Hiç kurulamayacağı anlaşılan sıcak ebeveyn çocuk ilişkisinin yası nasıl tutulur?
Çocuklukta çok güzel bir soru bu.
Yetişkinler olarak terapiye gittiğimizde sıklıkla çocukluğumuzda...
Alamadığımız, ihmal edilen, elimizde olmayan, bize verilmemiş olanlarla karşılaşıyoruz.
Ve yetişkin olarak bunlarla karşılaşmak şöyle bir haksızlık da içeriyor beraberinde.
Zaman makinesi yok ki.
Atlayıp çocukluğumuza dönüp o ihmali giderelim, o verilmeyeni talep edelim.
Çocuk olarak bunları da sadece bir yere kadar talep edebiliyoruz.
Bir yere kadar dillendirip ifade edebiliyoruz.
Çocukluk da bu anlamda sıkışık bir yer.
Ve tabii ki çocuklukta bir şeylerin olmayışı ortaya çıktıkça terapide veya terapide olmak zorunda değil kendi kendinize de fark ettikçe.
Beraberinde bir yası getirecek.
İhmal edilenler, size verilmeyenler, eksik olanlar, çocukluğunuzdaki bütün önemli kişilerin bütün iyi niyetlerine rağmen karşılanmamış ihtiyaçlarınız.
Onlar hiçbir zaman karşılanmayacak.
Bir çocukmuşçasına hiçbir zaman doymayacaksınız.
Artık bir yetişkinsiniz.
İstediğiniz kadar güvenli bağlanma içeren yakın ilişkiler kurun.
İstediğiniz kadar sizi tutan...
Onaran kişilerle etrafınızı donatın.
Bunların hepsi çok değerli, çok güzel.
Kesinlikle azımsamıyorum.
Ama çocukluğunuzdaki boşluk orada kalmaya devam edecek ve o boşluğu taşımaya devam edeceksiniz.
O yüzden orada sizi bekleyen bir yaz var.
Bir ömür boyu sürecek bir yaz var.
22. Arada yakınlarımızı kaybedeceğimiz ihtimalini düşünmek ve hazır olmaya çalışmak.
Hazır olamazsınız daha birini kaybetmeden o kişiyi kaybetmeye dair şeyler düşünerek sadece kendinizi kandırmış olursunuz hazır olmaya çalışıyormuşsunuz
gibi. Ve aynı zamanda da o kişi hala hayatta hala hayatınızda hala avracıkta o kişiyle temas etmek yerine daha henüz gerçekleşmemiş kaybıyla temas etmeye
çalışıp birçok fırsatı kaçırdığınız gibi.
Henüz gerçekleşmemiş bir şeyin de peşinden koşarken kendinizi bulursunuz.
O yüzden tabii ki ihtimalleri olacak da ihtimaller zaman zaman kendini hatırlatıp spontane şekillerde kıyılarımıza kaygı olarak, korku olarak, üzüntü, öfke
olarak vurur. Ama bunun ötesinde özel çabalı bir hazır olma çalışmasına girmemenizi özellikle öneririm.
Bölümün 23. sorusuna, bir yasın işlenip işlenmediğini nasıl anlarız, bastırdık mı, yoksa yaşayabildik mi diye sormuş bir dinleyici.
Bazı sorulara bir lokma şaşırıyorum ve bir lokma da üzülüyorum.
Bunun sebebi aslında, yanlış anlamayın yine soruyu soranla bir çıkışmak değil.
Çünkü bu tip şeyleri ben de düşünüyorum, ben de başkalarına soruyorum, kendime soruyorum.
Oysaki ne kadar...
Cevabı bizde olan sorular bunlar.
Yasın işlenmesi bir kavram.
Lütfen kendi kayıplarınızı, yaslarınızı veya kendinize dair duygularınızı, düşüncelerinizi, hallerinizi, yaşamla ilişkinizi kavramlar üstünden düşünmemeye çalışın.
Yası bastırdınız mı, yaşayabiliyor musunuz da yine sadece sizin verebileceğiniz bir soru.
Cevap, bu sorunun cevabı bir tek sizde mevcut aslında.
Bir şekilde kayıbın getirdiklerine kendinizi açabiliyorsanız, kendinizi bir parça bırakabiliyorsanız zaten yasınızı yaşıyorsunuz demektir.
Kayıbın getirdiklerinden kaçmak için elinizden geleni yapıyorsanız yasınızı yaşamamaya çalışıyorsunuz demektir.
Yası yaşamamak da baş başına kötü bir şey değil.
Onun altını bir daha çizmek isterim.
Bence o noktada anlaşılmaya muhtaç olan...
Kısım ne oluyor da bu yası yaşamaktan kaçınıyorsunuz?
24. soru.
Hep kayıp yaşayabileceğimiz bilgisinin getirdiği zorlayıcı duygular demiş.
Bunu galiba iki bölüm önce de cevap vermiştim.
Başka bir dinleyici daha iletmişti.
Hayatta olmak ve insan olmak kolay değil.
Birçok zorlayıcı duygu getiriyor beraberinde.
Hep kayıp yaşayacağımıza dair o bilgiye sahip olmak da.
Bu zorluklardan biri.
Siz bu bilgiye temas etmeseniz de etmeseniz de insan olma koşullarının bir parçası olarak hayatta olmanın bir parçası olarak kayıp ihtimallerini hep yaşıyoruz.
Kayıp ihtimalleriyle hep yaşıyoruz.
O yüzden o zorlayıcı duygularla bir şey yapmanıza gerek yok.
Duygular gelir gider.
Size bir mesaj vermeye çalışır.
O mesajı duymaya çalışmak çok değerli.
Örneğin birini veya bir şeyi kaybedeceğinizi düşünüp bu size iyi gelmiyorsa, içinizi yoğun bir hüzün kaplıyorsa aslında o insan veya o şeye ne kadar değer
verdiğiniz ortaya çıkıyor.
Kalan zamanınızla ne yapacağınıza dair, nasıl kullanmak istediğinize dair devasa bir varusal soruyu kucağınızda buluyorsunuz.
Zorlayıcı duyguların da vermeye çalıştığı mesajlar var.
Onları duymaya çalışın dediğim tam olarak bu.
25. soru.
Bir durumun sağladığı konforu kaybetmenin yasa hakkında ne söylerdiniz?
Bu gerçekten bir yas mı emin değilim?
Bir durumun sağladığı konfor, konfor kaybı bir yas mıdır emin değilim?
Bir kayıp tabii ki ama her kayıpta bir yasa...
Evrilmek zorunda mı? Burada yası böyle enflasyona uğratılmış bir şekilde mi kullanıyoruz?
Ona dair bir soru işareti bırakmak istedim ama tabii ki belli bir şeyin konforunu, bir hayat koşulunun, bir ilişkide olmanın, duygusal, maddi, ilişkisel,
başka türlü konforları kaybettiğimizde boşluğunu yaşayabiliriz, özleyebiliriz, öfkelenebiliriz.
Daha ne söyleyebilirim emin değilim.
O kayıbın getirdiği, kayıp kayıptır en nihayetinde, kayıbın getirdiği duygulara kendimizi açık tutarak devam etmek ki o kaybı kabullenip, sahiplenip,
yüklenip devam edebilelim elimizden geldiğince.
26. soru.
İhtimaller ve yaşanmamış hüzünler geliyor.
Bazen bir şeyi yaşamamanın hüznü yasa dönüşüyor.
Kesinlikle dönüşebilir.
Yaşanmamış olanların da yası diye bir şey var.
Çünkü orada da bir şey kaybediyorsunuz.
Kaybettiğiniz şey hayalinizin gerçek olma ihtimali.
Bir şey hayal ediyormuşsunuz ve onu kaybetme tabii ki de çok anlaşılır ve çok insani bir olgudan bahsediyorsunuz.
27. soru.
Eski sevgiyi stoklamak kaybettiğimiz için küçük bir mabet mi kurmaktır?
Neden? Nasıl biter?
Burada bu tip şeyler getirdiğinde danışanlarım aslında onlara hep aynı soruyu ve bir daha bir daha aynı soruyu soruyorum.
Stalkladığınızda, açıp baktığınızda, araştırdığınızda ne bulmayı umut ediyorsunuz?
Ne bulmayı hayal ediyorsunuz?
Ve bu tek bir hayal ve tek bir umut değil.
Her stalklamanın kendi içinde bir niyete sahip.
Aa nasıl bak hayatına devam edemiyor.
Aa bak ne kadar üzgün. Buna dair ipuçları mı arıyorsunuz?
Sizi bıraktı gitti, bir kadın, bir adam başka biri için mi bıraktı gitti?
Buna dair bir veri mi arıyorsunuz?
Stalklamanın da bir yönü var, bir yönelimselliği var her eylemin olduğu gibi.
Stalklayarak ne arıyorsunuz, ne bulmaya çalışıyorsunuz?
Küçük bir mabet kurmak mı hiç emin değilim açıkçası ama tabii ki ilişkiyi devam ettirmek.
Geçtiğimiz iki bölümde ve bu bölümde de söylediğimizde...
Kaybettiklerimizle ilişkilerimiz devam ediyor ve bu da o ilişkiyi devam ettirmenin farklı bir rengi, farklı bir tonu olarak bakılabilir.
28. soru.
Yas demiş ben de o yüzden yanlış okudum.
Yas ve melankoli ilişkisine dair vasıflık ne diyor?
Bir şey demiyor.
Yas bir insan olma halidir der herhalde.
Melankoli de bir ruh halidir.
Ruhalleri gelir geçer bize bir şey anlatmaya çalışır.
Melankolik ruhali genellikle kaybettiğimiz, elimizden gidenin bize ne kadar değerli olduğunu bize gösterir.
Ve yazın içinde de tabii ki yaşanabilecek, içinden geçilecek ruhallerinden biri olarak düşünülebilir.
Gelelim 29. soruya.
Ölmeyen kayıplarımız, ayrılıklar, küslükler, kopmalarla nasıl bir yaz süreci geçiririz?
Bunun da cevabını birkaç kere verdim ama hazır kayıpla yazla ilgili seriyi, bölümleri bitirirken, son dakikalara yaklaşırken bir kere daha söylemekte fayda var gibi geliyor.
Kayıp kayıptır, yaz yazdır.
Ontolojik anlamda, varoluşçu anlamda kaybettiğiniz şeyin niteliği veya niceliğine göre değişmez.
Kaybın kendisinin farklı renkleri vardır.
O yüzden... Ölüm olmadan kaybettiklerimiz işte ayrılıklar, küslükler, kopmalar da tıpkı ölüm içeren kayıplardaki gibi içimizde bir boşluk bırakır elimizden bir şey
kayıp gider. Belki aradaki en önemli fark hayatta olanla tekrardan bir şeyleri başlatma, barışma, yan yana gelme ihtimali var.
O ihtimalin canlılığı farklı bir renk katabilir kayıp hissine.
Yaz sürecine kimisi hayatta ama artık ulaşamayacağım artık yüzüme bakmayacak deyip daha da yoğun bir hüzne kapılabilir.
Hayatta ve beni istemedi deyip daha büyük bir öfkeye kapılabilir.
Kimisi için de bir umut kaynağı olabilir bu gerçek anlamıyla.
Ama dediğim gibi bunlar zaten o kayıp hissinin ufak tefek renkleri.
Her kayıbında farklı, her bireysel kayıbın, her bireyin yaşadığı bireysel kayıbın farklı renkleri var.
O renkler çerçevesinde düşünmek mümkün olabilir.
Otuzuncu soru. Sevdiklerimizi kaybetme korkusu çok yüksekse bunu kurup kurup üzülmekle nasıl başa çıkabiliriz?
Kurmayın. Dalga geçmiyorum, şaka yapmıyorum.
Kurmayın. Vaktinizi, henüz yaşamadığınız bir şeyi kendinize sanal bir şekilde yaşatarak.
Kullanmayı tercih ediyorsunuz.
Harcamak demeyeceğim çünkü burada bir seçim var.
Bilerek ya da bilmeden zamanınızı bu şekilde kullanmayı tercih ediyorsunuz.
Ve bunu yaparak ne yapmaya çalışıyorsunuz acaba?
Bazen hayatımızda olan birini kaybettikten sonra yaşayacaklarımızı hayal etmek, düşünmek ne kadar büyük bir üzüntü verse de bize
romantik bir resim çizer ve var olan günce ilişkideki sorunları görmezden gelmemizi sağlayan bir araca dönüşebilir.
Örneğin bu otomatikman böyledir demek istemiyorum ama en nihayetinde yaşamadığınız bir kaybı sanal bir şekilde kendinize yaşatıyorsanız bir şey yapıyorsunuzdur yine orada elbette.
Onu anlamaya çalışmakta fayda var.
31. soru kaybettiklerimiz...
Kaybettiklerimiz yaşıyorlarmış gibi hissediyorum.
Normal midir? Çok klişe olacak ama içinizde yaşıyorlar bir açıdan baktığımızda.
Siz çünkü anılarda da onları hatırlıyorsunuz.
Bazen zihninizin içinde onlarla diyaloğa girebiliyorsunuz.
Bir boyutta yaşıyorlar en nihayetinde.
O yüzden...
Zaten bir voucher terapisi olarak bu normal midir, patolojik midir ikilemi çok favori ikilemlerinden biri değil.
Çok kısıtlayıcı ve çok indirgemeci olduğunu düşünüyorum.
Onun ötesinde de yine insani bir şeyden bahsediyorsunuz sanki.
32. soru.
Bir yas varmış gibi yaşanan hayat varsa nedeni bulunmayan kendi kendine nasıl çalışmalı?
Kayıp yok da yas var.
Bir türlü nedeni bulunamıyor o yaz hissinin.
Kendi kendine nasıl çalışılmalı?
Bence kendi kendinize çalışmak yerine bir terapiye gitmeyi tercih edebilirsiniz.
Gerçekten de içinizdeki hissiyat, duygular, ruh haliyle dışarıdaki gerçeklik arasında bir uyumsuzluk hissediyorsanız bu uyumsuzluk
boşuna değildir. Yine oradadır.
Bir anlamı vardır, bir mesaj vermeye çalışıyordur.
Bunu zannedersem en iyi terapide anlayabilirsiniz.
Bir terapistin eşliğinde onun size rengi noktası olarak hizmet etmesiyle beraber.
33. soru.
Yaz tutup tutmadığımızı bitirip bitmediğini nasıl anlarız ya da biter mi?
Çok güzel bir soruyla yaz serisini veda edebiliriz belki de.
Yine bunun cevabını birkaç kere verdim ama bir daha bir daha vermekten çekinmeyeceğim bir mesaj.
Yaz bitmez.
Yaz yaşanmaya devam eder.
İnsan olarak var olmak yaslı bir şekilde var olmaktır.
Çünkü bir sürü kayıp yaşadık.
Bir sürü kayıp ihtimaliyle yaşamaya devam ediyoruz.
Yaz bitmez.
Sadece... farklı formlarda, farklı şekillerde karşımıza çıkar.
Kayıplarımız bizim duygularımıza, duygu dünyamıza hep farklı yankılarla kendini gösterirler.
Kaybettiğimizde onu kabullendik ve kapattık diye bir şey yok.
Kaybetmiş bir şekilde devam ederken hep kendimi o kayıpla ilgili farklı ruh hallerinde bulurum.
Çok zorlu bir konuydu.
Üç bölüm boyunca konuştuk.
Birçok sorunuz vardı. Umarım ki bir parça cevap olmuştur.
Umarım ki kendi içinizde bir şeyleri araştırmanız için yardımcı olmuştur.
Bütün bu verdiğim cevaplar en azından dilim döndüğünce.
Bir sonraki bölümümüz kendilik ve kişilik hakkında olacak.
Yine çok sayıda soru gelmiş.
Muhtemelen iki bölüm şeklinde yapacağım.
Önümüzdeki hafta kendilik ve kişilik meselelerinde buluşmak üzere diyelim.
Kendinize çok iyi bakın.
Sevgiler.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
